Bence, Refik Halit'in affı kararı üzerinde bu içli yazılarının tesiri büyük olmuştur. Atatürk'ün bunları okuyup duygulandığını yakından biliyorum.
Fakat, birkaç zamandır gönlünde beslemekte olduğu bu af arzusunun nihayet kanuni bir şekilde uygulanmasına yol açan yazı -buna bir eser de diyebiliriz- öyle sanıyorum ki, Refik Halit'in Deli adlı küçük bir komedya kitabıdır.Atatürk, hiçbirimizin görmediği bilmediği bu eserciği nereden bulmuştu ve ona kim göndermişti hatırlayamıyorum. Yalnız, dün geçmiş bir olay gibi noktası noktasına hatırladığım şudur: Bir akşam, Atatürk, sofraya oturduğumuz sırada "Çocuklar," demişti, "size bu akşam tadına doyum olmaz bir 'ziyafet-i edebiye' çekeceğim" ve elinde tuttuğu cep dergisi kıtasında bir kitabı göstererek: "Bu" diye ilave etmişti, "Refik Halit'in, yirmi yıllık bir akıl hastasının, şuuru yerine gelip kendini baştan başa değişmiş bir Türkiye içinde bulunca, tekrar dirilişini gösteren bir tiyatro piyesidir."
Ve gözlüğünü takarak bizzat kendisi okumağa başlamıştı. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, 71-72) Refik Halid Karay, güncel olaylara getirdiği mizahi yaklaşımın bir örneği olan Deli'de, cumhuriyet sonrası modernleşme sürecinde değişen hayat şartlarını ve hayata dahil olan yenilikleri eskiyle kıyaslayıp okuyucusunu gülümsetirken, Ankara ve Karacaoğlan hakkındaki detaylı anlatımı ile de dönemin Ankara'sına ve büyük ozana ışık tutuyor.
Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi'nde ve Hukuk Mektebi'nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün olarak gönderildi. İstanbul'a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta Telefon Telgraf) Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşadı.
Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplarla 150'likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı'nda ilk defa Anadolu'yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur. İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçeyi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.
Yazar 18 Temmuz 1965’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
Refik Halid Karay’ın derleme niteliğindeki bu kitabının 1939 baskısını bir pazardaki kitap standından herhalde iki-üç kilo domates fiyatına almıştım. (Semih Lütfi Kitabevi’nin “vintage” kapaklarına da zaafım var zaten.)
Kitaba adını veren oyun sadece 28 sayfa. Ama Atatürk’ün hoşuna gittiği, bu nedenle Refik Halid’in sürgünden yurda dönmesini sağladığı rivayet ediliyormuş. 2. Meşrutiyet döneminde komaya girip, 1930’larda bilincini geri kazanan bir şahsın ülkede yaşanan köklü değişimleri öğrenmesi üzerine dengesini kaybedişi eğlenceli bir şekilde anlatılıyor. Basit ama keyifle okunuyor.
Kitabın daha büyük bir bölümünü ise yazarın Osmanlının son döneminde sürgüne gönderildiği 1910’ların Ankara izlenimleri (çarpıcı bir büyük yangın tasviri var), Karacaoğlan hakkında bir tanıtıcı yazı (bugünün standartlarıyla bayağı bir pedofilmiş diyebilirsiniz bu ünlü halk şairimize), bazı aletler ve icatlar hakkında (şemsiyeden kibrite, elektrikten bisiklete) ilginç metinler oluşturuyor. Tüm bu yazılarda Karay’ın gözlemciliğine, yaşamdan keyif alma konusundaki inceliğine, mizah yeteneğine ve özellikle de usta kalemine şahit oluyorsunuz.
Kitaba ismini veren Deli yaklaşık 30 sayfalık kısa bir oyun. Kitabın geri kalanıysa Karay'ın farklı konulara ve nesnelere dair denemelerinden oluşuyor. Deli'de 2. Meşrutiyetin ilanından hemen önce koma benzeri bir duruma girip 1930'da uyanan bir adamın uykuda olduğu süre zarfında meydan gelen değişime gösterdiği tepki anlatılıyor. Devekuşu Kabare'de benzer bir hikaye 1980'den önce uykuya dalıp Özal döneminde uyanan biri için anlatılıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam Elveda Lenin de benzer bir konuyu ele almıştı. Eğlenceli güzel bir oyun. Ankara başlıklı denemede ise Karay'ın sürgün olduğu dönemde bir süre kaldığı şehri anlatıyor. Cumhuriyetle birlikte şehirde yaşanan değişimi vurgulayan metinde Enver ve Cemal Paşa gibi dönemin önemli isimlerine ve siyasi konulara da dokundurmalar var. Yaş ve Baş başlık kısımda yer alan yazılarda yazarın kırk yaşına girdiği bir dönemde yazılmış ve bisiklet, otomobil, kibrit gibi yeni icatlarla tanışmasını anlatıyor. Karacaoğlan'da ise şiirlerinden yola çıkılarak şairin bir portresini çiziyor Karay. Bunların dışında Şemsiye iie Kiraza, Çileğe Dair başlıklı iki kısa deneme daha var. Karay Türkçeyi çok ama çok iyi kullanan bir yazar. Yer yer kelimelerin kökenlerine de değinerek açıklamalar yapacak kadar da meraklı. Akıcı ve sade bir dille yazdığı metinler çok rahat okunuyor. Deli, Ankara ve Yaş ve Baş başlıklı kısımlar daha çok ilgimi çekti. Meraklısı için Karacaoğlan başlıklı yazıda çok keyif verici olacaktır. Ancak bu metinlerin ilk yayım tarihleri hakkında bir bilgi yok. Sondaki iki denemenin (Şemsiye iie Kiraza, Çileğe Dair) İkinci Dünya Savaşı arifesinde yazıldığı anlaşılıyor, Yaş ve Baş'ın ise yazarın kırk yaşına girdiği 1928'de. Karay'ın eserlerinin telif süresi dolmadığı için tek yayımcısı durumunda olan İnkılap Kitabevi'nin pek de azımsanmayacak düzeyde olan fiyatlardan elde ettiği gelir ne kadardır bilemiyorum ama bir kısmını baskıyı biraz daha iyileştirmek için harcaması yerinde olur sanırım. Kütüphaneden ödünç aldığım 2009 tarihli baskıdan sonra bu yönde iyileştirmeler yapmışlardır umarım.
Yüzelliliklerden olduğu gerekçesiyle sürgüne gönderilen Refik Halid'in affedilmesine vesile olan piyes dönemindeki diğer eserlerden farklı olarak yıkama-yağlama-propaganda işine girişmemiş.
Delilik acaba, Yakup Tekin Bey'in kendi sözleriyle, yeni bir tarih, kültür, dil, yaşantı icad etme ideali ve girişimi midir, yoksa Maruf Bey'in bütün yenilikleri çocuksu garipseyişi mi? Eserin sonunda yazar bize bu soruyu yöneltip perdeyi kapatıyor.
Anakronizme düşecek olursam, öyle ahım şahım bir oyun değil; fakat dönemindeki ender hicivlerden biri olduğu için kıymetli.
Her biri adeta bir tılsımmışçasına, bir araya geldiklerinde sihirli bir dünyaya ve döneme kapı aralayan, en güzel eserleri müjdeleyen, birbirini tescilleyen ön adları olan yazar ve şairleri okumaktan hep büyük keyif almışımdır: Ahmed Hamdi, Nahid Sırrı, Yahya Kemal, Reşat Nuri, Halid Ziya, Şevket Süreyya, Yakup Kadri, Mithat Cemal, Necip Fazıl, Ümit Yaşar. Bir de, belki daha zor olanı başarıp tek ismi mühürleyenler var: Peyami ve Nazım gibi söylendiğinde hiçbir kafa karışıklığına yer bırakmaksızın duyuları ve duyguları hazırola geçiren isimler.
Refik Halid de benim için bunlardan biridir. Kitaplarını okuyarak, “bugün benim yaşadığım yerlerde eskiden kimler, nasıl yaşıyormuş?” sorusuna cevap aradığım, eserinin örgüsü içinde bu soruma cevap olarak çıkarabildiğim ipuçlarına şaşırarak heyecanlandığım bir yazardır. “Bu Bizim Hayatımız” adlı kitabında anlattığı, artık bir bilinmezliğe, zevale kayıp giden eski İstanbul'u okurken ben kum tanelerinin avucunun içinden dökülmesine üzülen bir çocuk gibi hissetmişimdir (Server Bedii imzalı, birçoğu aceleye gelmiş, mantık hataları ve dikkatsizliklerle dolu “Cingöz Recai” hikayeciklerini mesela, dikkatli dedektif Mehmet Rıza'nın Cingöz Recai'yi yakalamaya çalışması gibi ben de Peyami'nin benzersiz üslubunun izlerini yakalamak için, ama daha çok, hiç görmediğim ama hep hasret duyduğum eski İstanbul'un nasıl bir yer olduğunu anlamak için okurum). Mesela Çete'de, İskender Zülkarneyn'in, Heraklius'un, Süleyman Şah'ın veya Kuvayı Milliyecilerin hepsinin arşınladığı bir coğrafyayı bin yılın imbiğinden geçirmiş, özünü bize sunmuş gibidir. Refik Halid, hikayenin ruhunu içinde geçtiği coğrafyanın ruhuyla meczeden bir üslubun üstadıdır.
Refik Halid'in kaleminden kan damlar. Derdini “evet tam da böyle” dedirten neredeyse matematik bir kesinlikle ve geometrik bir güzellikle anlatır.
Konusunu kendi hayatından damıtmıştır hikayelerinin çoğunun. Geride, yakından bildiği, tecrübe ettiği bir şeyi anlattığını ama yine de yaratının tam zamanında ve tam yerinde estetik dokunuşları yaptığını hissettirdiği eserler bırakmıştır. İşte tam da bundan yüreğe işleyen hikayelerini, dilini nakış gibi kendi işlediği bir tuvale yansıtır. 'Deli' bu bağlamda özel bir derlemedir. Geçmişin, sanat eserinde damla damla emilen usaresi anı kitaplarında sert bir çekirdek gibi somutlaşır.
Esasen kitapla aynı adı taşıyan tiyatro eseri esasen kitaba karakterini kazandırmaktan uzaktır. Tiyatro tekniği açısından zayıf ve biraz yavan olduğunu düşünüyorum. Oyunun konusu ise bir derdi anlatmak ister. Yakınlarda mesela “Elveda Lenin” filminde izlediğimiz türden zamanın akışının hızlanmasına ve kendi zamanına yabancılaşmaya dair bir hikayedir. Cemiyetin az zamanda nereden nereye geldiğini göstermesi ve bireyin bu değişimde nasıl savrulduğunu tasrih etmesi açısından kayda değerdir. Yazar ithaf bölümünde Atatürk'ün “İnkılabımızı hicvetmiyor, tebarüz ettiriyor” dediğini yazmış. Bana kalırsa burası biraz tartışmalıdır. Muharririn, oyunun kahramanını, mazisini yaldızı ve sırları dökülmüş, kararmış devasa bir aynayı peşi sıra sürüklemeye çalışan gariban bir meczup gibi göstermeye çalışmış olması ihtimal dahilindedir gerçekten de. Öte yandan, bu hikayede bana, bütün ahalinin yağan yağmurdan aklını kaybettiği krallığın hükümdarına akıllılığın ne ağır geldiğini anlatan o meşhur hikayedeki gibi bir hikmet var gibi geldi. Bilemem.
'Ankara' adlı fıkrasında, Cumhuriyet'le birlikte sanki gökten zembille inmiş gibi bilinen Ankara'nın evveliyatından bahsederken, şehrin Ermenilerinin yangından kurtarmaya çalıştıkları piyanoların akibetini anlatışında ortaya çıkan hiç bilinmedik bir Ankara vardır. 'Yaş ve Baş' adlı yazısında dönemin birçoğu artık çoktan aşılmış, tarihe karışmış icatlarından bahsedişinde eşsiz ve eskimeyecek bir mizah duygusu vardır. 'Karacaoğlan' başlıklı çalışmasında ise bu ünlü şairimizi, tarihi ve coğrafi manzarası içinde yazdığı şiirlerden yola çıkarak tanımaya, tanıtmaya çalışır (Refik Halid'in Karacoğlan hakkında uzmanlık derecesinde bilgi sahibi olmasında biraz da Hatay'daki sürgünlüğü pay sahibi olsa gerektir). 'Şemsiye' adlı yazısında dönemin siyasasını ve siyasi manzarasını o kadar ustalıkla ve kara bir mizahla betimler ki, yüz şu kadar yıl sonra tüm ışık ve gölge oyunlarına, değişen zamana ve aktörlere mukabil, biz de kendi manzaramızın eskisine ne kadar da benzediğini şaşarak ve üzülerek ama belki biraz da bu değişmezliğin verdiği tevekkülle hissederiz.
Edebi kişiliğinin yanı sıra, Refik Halid'in bir de siyasi bir kişiliği vardır. Bir kere İttihatçılara muhaliftir. Yazılarında İttihatçılar hep eleştiri konusudurlar. Enver Paşa'yı mesela harp cephelerindeki muvaffakiyetsizliğe mukabil kadınların çarşafının boyuyla uğraştığı için eleştirir. Cemal Paşa'yı ise “elimizdeki avucumuzdaki altınları Arap illerine çeker, yerine dili dilimize, huyu huyumuza uymaz, burnuzlu, maşlahlı sıcak iklim mahlukatı yollardı” diye Suriye ve Lübnanlıları Anadolu'ya tehcir etmesinden dolayı zemmeder. Birinci Dünya Savaşı'nın kaybedilmesinden dolayı “İttihat ve Terakki'den tiksiniyorduk” diye de açıkça meramını anlatır.
Milli Mücadele'ye karşı İstanbul Hükümeti'ne destek vermiş ve kendi hayat ve düşünce tarzına yakın bulmasına rağmen özellikle “muhalif” olduğu dönemde inkılaplara mesafeli yaklaşmıştır. Mesela Arap harflerine aleyhtarlığının eski olduğunu, buna karşılık harf inkılabına evvela “ısınamadığını” kendi yazıyor. Klasik Türk musikisine ve divan edebiyatına da istihzayla yaklaşır. Milli Mücadele'ye karşı İstanbul Hükümeti'ne destek verdiği gerekçesiyle, “Aydede” adlı mizah dergisinin sahibi sıfatıyla Lozan Muahedesi akabinde sürgün edilmiş (veya kaçmış, ayrıntısına vakıf değilim); Yakup Kadri'nin ifadesine göre, ancak Atatürk'ün “Deli” adlı oyununu okumasından (ve onu inkılapları tebarüz ettiren bir eser olarak gördükten) sonradır ki affedilerek Türkiye'ye dönmüştür. Yakup Kadri bu olayı şu şekilde anlatıyormuş: “Atatürk, (bu eseri okuduktan sonra) Karagöz perdesi karşısında bir çocuk gibi kahkahalarla güldükten sonra: ‘Yazık oldu şuna!’ diye söylendi ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya dönerek ‘Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım’ dedi.” (İnkılap Yayınları “bazı siyasal davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar” gibi acayip bir cümle koymuş kitabın arka kapağına).
Sonraları siyasetten ziyade edebiyatla iştigal eder. Tanıl Bora, “Cereyanlar” adlı kitabında ondan “liberalmeşrep” diye bahseder ki bence cuk oturmuş, harikulade bir tanımdır. Bir kere önce istibdat, ardından meşrutiyet, mütareke, milli mücadele ve inkılaplar devrinde tam anlamıyla “liberal” olmaya vakit ve imkan bulamamış olan Refik Halid bence memleketimizde hep akim kalmış, Prens Sabahattin gibi biraz nevi şahsına münhasır, eksantrik zevatla özdeşleştirilmiş olan liberallik akımına, eğer gerekli gayret ve himmeti gösterebilmiş olsaydı teorik anlamda da cidden katkıda bulunabilirdi diye düşünürüm. Faşizme, anti-semitizme, bütün bunlar zamanın ruhunun gerekleri iken de karşı çıkmayı (illa ahlaki değil ama teorik bir nokta-i nazardan da olsa) bilmiştir. Biraz da bundan olsa gerek hakkında Hazar Devleti “Karayim” Yahudilerinden olduğu gibi birtakım söylenti de varittir. Bana kalırsa biraz da bu söylentileri yalanlamak amacıyla hemen her yerde biyografilerinde “Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden” olduğu yazılmakta, şecere verilmektedir. Meraklı bir hikaye!
Bu arada, İnkılap yayınlarının baskısı hakkında birkaç söz söylemeden geçemeyeceğim. İlk önce, benim okuduğum baskıdaki Vartan Paçacı imzalı kapak tasarımındaki fotoğrafının kitap içeriğiyle kesin ilgisini tespit edemedim. "Ankara'nın eski hali olsa gerektir" diye hüsnü zan ediyorum. Keşke kapak içine kısa bir açıklama yazılsaymış. Daha geç tarihli yayınlarını bilemem ama benim okuduğum baskıda parçaların tek tek nerede ve ne zaman yayımlandıkları belirtilmiyor; bir kısmının gazetelerde yayımlanmış makaleler olabileceği yazarın kendi beyanından ve üslubundan anlaşılıyorsa da bu yazıların tarih ve kaynak bilgileri eksik. Aslında bu eserlerin ilk kez ne zaman bir araya getirilip bir bütün olarak basıldığı da bir muamma. Hatta belki daha da şaşırtıcı olanı, elimdeki dördüncü baskısının (kırmızı kapak) basım tarihini bile göremiyorum. Yazarın 'Dört Yapraklı Yonca' adlı yine İnkılap tarafından daha yakın dönemde basılmış olduğunu düşündüren bir kitabı da var elimde ve İnkılap Kitabevi'nin lütfen '2009' tarihini attığını görüyorum. Bu kitabın da ne zaman nerede nasıl yayımlandığı bilgisi esirgeniyor okurlardan. Açıkçası yayıncılık bana biraz araştırma işi olmalı gibi geliyor. Bu tür bir yayıncılığı görünce, Yapı Kredi Yayınları'nın zaman zaman malumatfüruşluğa varacak bilgileri havi derlemeleri sıcak bir şükran duygusu uyandırıyor sinede. Malum, birçok ülkede geleneksel hal almış olan bir uygulamada, memleketin tanınmış yazar, şair ve eleştirmenlerine bu tür klasik kitaplar için önsözler yazdırılır. Bu önsözler, yeterince derinlikli bir şekilde araştırılmışsa (ki çoğu zaman öyledir) kitabın içine doğduğu iklim hakkında da bize ipuçları verir. Bütün bunlar şöyle dursun, yazık ki İnkılap'tan kitabın ne zaman yazıldığı bilgisini bile edinemiyoruz.
H.R. Karay’ın eserlerini bir zamanlar okumaya niyetlenmiştim, fakat hangi kitaptan başlamam gerektiğine karar verememiştim. Ancak daha önce okuduğum şu anekdot beni "Deli" kitabına yönlendirdi:
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na göre, bir akşam sofrada Atatürk, misafirlerine bu küçük tiyatro metnini yüksek sesle okumaya başlamıştır. Kitap ilerledikçe hem kendisi hem de sofradakiler kahkahalarla gülmüş; Atatürk sonunda “Yazık oldu Halid’e!” diyerek Refik Halid Karay’ın sürgünden bir an önce dönmesi için çare aramaya karar vermiştir.
Bu anı beni oldukça etkiledi. Gerçi bir adamın sürgüne gönderilmesi ya da affedilmesinin bu kadar kolay bir şekilde belirlenmesi, Atatürk dönemi uygulamaları hakkında da düşündürücü bir fikir veriyor.
Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm, söz konusu piyes; yaklaşık 30-40 sayfalık kısa ama etkileyici bir metin. Beni şaşırtan bir diğer unsur ise Cumhuriyet’in erken dönemine dair yapılan eleştirilerdi. Bu eleştiriler akademik ya da kuramsal temellere dayanmıyor; daha çok sokakta halk arasında dile getirilen yorumlar (örneğin aşırı çıplaklık, aşırı Batılılaşma gibi) üzerinden şekilleniyor. Demek ki bu konular o dönemlerde de konuşuluyormuş. Konu "Abdülhamid döneminde komaya girip Cumhuriyet döneminde uyanan adam" gibi artık klişe olmuş bir konu. Ancak burada işlenişi gerçekten enfes.
Kitabın geri kalan kısmı ise kendi içinde ikiye ayrılıyor: Düz yazılar (ki bunların bir kısmı oldukça etkileyici ve zarif cümlelerle örülmüş) ve kitabın sonunda yer alan Karacaoğlan değerlendirmesi. Açık söylemek gerekirse, Karacaoğlan hakkında bu kadar derli toplu bir değerlendirmeye daha önce rastlamamıştım. Zaten öteden beri yazarların başka yazarlar, kitaplar ya da filmler hakkında yaptığı yorumlar ilgimi çeker. Hem edebi eleştiri boyutuyla hem de polemik içeriğiyle bu tür metinlerin okunması her zaman bana zevk verir.
------------------------
“Onlar gitt, işte sana berzügarları” (s.11)
“Bilirsiniz ki kahvenin terkibatında kafein vardır; kafein münebbihtir, kalp üzerinde müessirdir; yaşlılara mazarrat verir, şerayini takallüs ettirdiği gibi asabı da yorar” (s.12)
“Şebnur- Evvela Yakup Hoca da böyle bir şeyler derdi...Amma sonradan fikrini değiştirdi; Türkçü oldu. Maruf bey- Yahu bu softanın olmadığı da kalmamış! Türkçü ne demek? Anadolu’dan Türk mü getirip satıyor, ne halt ediyor? Yoğurtçu, kestaneci, helvacı gibi şimdi Lazcı, Arnavutçu, Kürtçü, falan gibi zanaatlar da mı var? (s.17)
“Bir gün, bir uzak yerde, yol uğrağı, bir adamcağızı rast gelirsiniz; orta halli bir adamcağız...Tanışır, konuşur, ayrılır, gidersiniz. Fikrinizde bıraktıpı iz hastalıklıya benzeyen solgun yüzü, çürük dişleri, oldukça düşkün kıyafeti, bezginliğidir. Bir müddet sonra onları da unutursunuz. Böyle hiçten tanışmalar karşısında zihnimiz lastıkliğini kaybetmemiş bir hamura benzer: Üstüne dokunan parmak yerleri çarçabuk kabarıp silinen, eski şeklini bulan bir hamur...Fakat bir gün, o adam, birdenbire bir ehemmiyet alır; cevheri meydana çıkar, adı, sanı dünyaları tutar. Varsa o, yoksa o...Bu işe şaşar, kalırsınız. Sade şaşmakla da kalmaz, siz de ehemmiyet vermeye koyulursunuz. Çehresinin hatları zihninizin göğsünde tutulmuş bir ayın açılışı gibi nurlanmaya;kaşı, gözü, burnu, ağzı belirip kendisini tanıtmaya başlar. Hatta küçüj bir böbürlenme duymaktasınız: “Benim eski ahbabımdır,”dersiniz. “Beraber epeyce düşüp kalkmıştık!” İşte bugün Ankara isminin karşısında aynı haldeyim, öyle bir şaşkınlık, bir övünme içindeyim” (s.37)
“Evet, bastonuma dayanmıştım. Zira o zamanlar -Hamdullah Suphi müstesna-herkes gibi ben de baston taşırdım. Baston da nedir? Şehirdeki adama -kör, topal değilse- bastonun ne faydası vardır? Nesine yarar? Hem el, hem baş belasdıır. O sopa için ne emekler verdiğimiz hele bir düşününüz. İlk önce ekonomi bakışından lüzumsuz harcanmış bir paradır. Sonra elimiz de, beynimizi de yoran engeldir. Bir eve ve kahveye mi girdik, kendimizden önce onu yerleştirmek lazım gelir. Ya çengele asarız, ya iskemlemize takarız. Çengelden çalındığı olur, kızarız. İskemleden, ayakları takılarak düşürenler ve içlerinden bize sövenler olur. Ayrıca eğiliriz, toz toprak içinden alırız, sileriz, okşarız, gene bir yere iliştiririz. Kalkarken unuttuğumuz ve yarı yoldan dönüp aradığımız, bulamayınca bütün kahve halkından ve garsonlardan sorduğumuz da çoktur” (s.49)
“Ben, küçük bir talih ciheti daima yaver olanlardanımdır. Servet yapamam, fakat parasız da kalmam; kaşane kuramam, fakat yurtsuz da durmam; otomobilim yoktur, fakat pek de yayn dolaşmam; yanağından kan damlayan bir adam da değilim, fakat büyük hastalık da nedir bilmem. Ya kendime yahut karşımdakine kurşun sıkmış bir aşık olmadım, fakat sevilmemiş de sayılmam. Güzellik semtime uğramadı, fakat sevimlilik nedir, bildim.” (s.63)
“Bu ud, haddinden fazla büyümüş bir fıtık gibi görünür; kenarına vurdukça inleyen, vızlayan bir acayip dert, bir ahenkli ur!” (s.73)
“Bir Amerikan istatistiğine göre aysız arabalrın şimdiye kadar ezdiği adamların yekunu umumi harpteki telefattan fazlaymış. İstatistiğe pek de inannalardan değilim; fakat aklımca şöyle bir hesap yapıyorum: Tanıdıklarımdan kaç kişi harpte öldü, kaç kişi otomobil altında can verdi? İstatistik haklı çıkıyor” (s.126)
“Seherden uğradım dostun köyüne/ Hoş geldin sevdiğim, in! dedi bana/ Tomurcuk memesin verdi ağzıma/ Yorgunsun sevgilim,em”dedi bana. “Vatan tutup eğlenecek yer değil!- Karacaoğlan” (s.138)
“Şairin şahsı, şekli, felsefesi: Karacaoğlan güzel bir adam değilmiş...Yaşadığı yerlerde mekan tutan aşiret ahalisine göre fazla esmer, belki de yanık, kavrukmuş. Belki de bu esmerliğine bakarak ya o kendisine, ya başkaları ona bu ismi muvafık bulmuşlar. Hatta renginin koyulduğunu yüzüne vuran bir kıza karşı kusurunu müdafaa mecburiyetinde bile kalmış: Ban kara diyen dilber!/Gözlerin kara değil mi? mısralarıyla başlayan manzumesi Edmond Rostan’ın burun büyüklüğü hakkına Cyrano de Bergerac’a söylettiği güzel tiradı hatıratan zenginliktedir. Şair büyük bir coşkunlukla sevgilisne bütün bildiği kara renkli makbul şeyleri sayıyor: “Senin de güzel gelin, kaşların, zülgün, saç örgün, sürmen kara değil midir? Çöldeki Arap emirinin çadırı, Mısır’daki zenginlerin kölesi, pınara konan kuğunun benleri, beylerin içtiği kahve, güzellelerin başlarına taktıkları sümbül, hepsi kara değil midir? Ve nihayet kuvvetli cümlesini ve delilini sona saklıyor: Kara donludur Beytullah/Örtüsü kara değil mi? (s.139)
“Üç derdim var birbirinden seçilmez/ Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm! (s.141)
“Güzel sevme derler nasıl sevmeyeyim/Sevsem öldürürler, sevmesem öldüm” (s.162)
“İnsan ve Şişe. Çocuğun babasına rast gelirsiniz. Elinde bir şişe: “Nedir bu şişe”? -Süt şişesi Çocuk biraz büyür. Küçük bir şişe ile görürsünüz? Bu ne şişesi? Mürekkep şişesi! Çocuk bir gençtir. Elinde yine bir şişe ile rastlarsınız: Bu şişe nedir? -Kolony şişesi Çocuk şimdi otuz, kırk yaşlarındadır;yine bir şişe ile yoldadır. O ne şişesi? -Rakı şişesi Çocuk kırkını geçmiştir; bakarsınız elinde bir şişe ile gidiyor: O ne şişesi? – İlaç şişesi!Maden suyu şişesi” Çocuk elli, altmış arasındadır. Bir gün omuzları çökük, karşınıza çıkar: -Yine mi şişe? Evet, idrar şişesi Çocuk artık ak saçlı, başını sonsuz uykusuna varmak için yastığa dayamış, binlerce şişe tükettiği dünyadan çekiliyor. Kapıda eli şişeli birine rast gelirsiniz: -Bu ne şişesi? -Zemzem şişesi” (s.189-190)
Her ne kadar Cumhuriyetimizin en yozlaşmış döneminde doğmuş,bir iktidardan başkasını görmemiş olsam da Cumhuriyetin içine doğmuş olma şansına sahibim.Ve hepimiz Cumhuriyetin ilanı ile birlikte yapılan yenilikleri ilkokul kitaplarımızda okumuş olsak da o dönemin insanlarında nasıl tesir ettiğini hissedememiştik.Bu oyunla birlikte şuan gün kadar doğal olan şeylerin o zamanlarda ne kadar garip karşılandığını hissetmiş oldum.Gerçekten karanlık yollardan geçerek bugünlere ulaşmışız.Bugünler de Cumhuriyetimiz adına ne kadar aydınlık orası tartışılır tabii...Kitaba dönecek olursak yazarın Ankara hatıraları yeni başkentin halini tahayyül edebilmek açısından güzeldi.Ülkeye gelen yeni icatlar hakkındaki ilk fikirler de okumaya değer.Karacaoğlan parçası zevkli olmakla birlikte biraz abartılmış,Karacaoğlanın pedofiliye çıkabilecek fikirlerinin üstü örtülmeye çalışılmış gibi geldi.Sona yerleştirilmiş Şişeye ve İnsana Dair bölümünün ise kitabı bitirmek için güzel bir parça olduğunu düşünüyorum.