Edebiyatımızın çınarı, büyük usta Yaşar Kemal'in Tek Kanatlı Bir Kuş kitabı, toplumda bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan korkunun destansı bir romanı.
Halkının neden terk ettiği bilinmeyen, gizemli karanlık bir kasaba, bu kasabaya atandığı halde gidemeyen bir posta müdürü, yalnızlığın timsali bir istasyon şefi, "Alamancı" bir genç kadın...Ve bütün fantastikliğine karşın son derece gerçekçi gelen bir dünya... Metafor mu? Alegori mi yoksa?
Şaşırtıcı ve çok katmanlı olay akışı, kişilerinin zenginliği ve derinliği, zaman zaman bir röportaj keskinliği kazanan masalsı diliyle tam bir Yaşar Kemal romanı.
Tek Kanatlı Bir Kuş'da toplumda bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan korkuyu anlatan Yaşar Kemal, kitabın ana teması korku ile ilgili "Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Roman yazdığım zaman içimde bir korku istemezdim. O yüzden bu kitapta da korkuyu anlattım. Kayseri'de askerlik yaptığım kasabanın üzerinde büyük bir taş vardı ve bütün kasaba bu taşın üzerlerine düşeceğinden korkuyor, taşı üzerilerine düşmesin diye demir zincirlerle bağlıyorlardı. Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin derdim. Seneler senesi bu korkuyu yazmak istedim" diyor.
Romanının başkahramanları olan Posta Müdürü Remzi Bey ve karısı Melek Hanım'ın çileli yolculuğundan ve o dönem için şartları çok daha ağır olan postacılık mesleğinden bahseden Yaşar Kemal, "O dönemde Anadolu'da postacıdan daha önemli bir kişi yoktu. Özellikle benim için postacı çok önemliydi. O zaman bana mektuplar geliyordu. Bu mektupları benden önce jandarmalar okuyordu. Bazen makale yazar gazeteye göndermek isterdim. Bu makaleler bazen gider, bazen de gitmezdi" diye ekliyor.
Yaşar Kemal'in 1960'ların sonunda yazdığı ve şimdi yayımlamaya karar verdiği Tek Kanatlı Bir Kuş romanı, okuru 1960'lı yılların Anadolusu'na götüren tarihi bir belge olmanın yanı sıra büyük ustanın edebiyatında önemli bir dönemi de gözler önüne seriyor.
Yaşar Kemal, asıl adı Kemal Sadık Gökçeli. Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926’da doğdu. Doğum yılı bazı biyografilerde 1923 olarak geçer.
Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 1940’lı yılların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu; 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. 1943’te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlar’ı yayımladı. Askerliğini yaptıktan sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948’de Kadirli’ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhalcilik yaptı. 1950’de Komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, Kozan cezaevinde yattı. 1951’de salıverildikten sonra İstanbul’a gitti, 1951-63 arasında Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Kemal imzası ile fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bu arada 1952’de ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ı, 1955’te ise bugüne dek kırktan fazla dile çevrilen romanı İnce Memed’i yayımladı. 1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. 1967’de haftalık siyasi dergi Ant’ın kurucuları arasında yer aldı. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988’de kurulan PEN Yazarlar Derneği’nin de ilk başkanı oldu. 1995’te Der Spiegel’deki bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl bu kez Index on Censorhip’teki yazısı nedeniyle 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildiyse de cezası ertelendi.
Şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerini kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal’in yapıtları kırkı aşkın dile çevrilmiştir. Yaşar Kemal, Türkiye’de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra yurtdışında aralarında Uluslararası Cino del Duca ödülü, Légion d’Honneur nişanı Commandeur payesi, Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Premi Internacional Catalunya, Fransa Cumhuriyeti tarafından Légion d’Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nün de bulunduğu yirmiyi aşkın ödül, ikisi yurtdışında beşi Türkiye’de olmak üzere, yedi fahri doktorluk payesi aldı. 28 Şubat 2015 tarihinde vefat etti.
Yaşar Kemal was born as Kemal Sadık Gökçeli in 1926 in the Hemite village of Kadirli, Osmaniye, where his family, originally from the village of Ernis (present-day Ünseli) near Lake Van, had settled after a long period of immigration caused by the Russian occupation during World War I. With his amazing imagination, grasp of the inner depths of the human soul, and lyrical narrative, Yaşar Kemal became one of the leading name not only of Turkish literature, but of world literature as well. Translated into more than forty languages, Yaşar Kemal is the recipient of many awards in Turkey and more than twenty international awards including Prix mondial Cino del Duca, Commandeur de la Légion d'Honneur de France, Commandeur des Arts et des Lettres of the French Ministry of Culture, Grand Officier de la Légion d'Honneur de France, Premi Internacional Cataluña, Peace Prize of the German Book Trade, as well as seven honorary doctorates—five in Turkey and two abroad. The last award Kemal received was the Bjørnson Prize given by the Norwegian Academy of Literature and Freedom of Expression (Bjørnson Academy) on November 9, 2. Yaşar Kemal died in İstanbul on February 28, 2015.
Yaşar Kemal anlatımı diye bir şey var ki, bambaşka bir dünya. Çünkü yazdığı o kısacık öykülerde o kadar çok şey anlatıyor ki aslında... Dümdüz okuyunca 'Bu ne yahu, yurdum insanını anlatan normal bir öykü işte' deyip anlamlandırılamadan geçilmesi muhtemel. Ama Yaşar Kemal dümdüz okunup geçilmez zannımca; Yaşar Kemal okunur, satır altları çizilir, üzerine düşünülür, irdelenir, araştırılır. Ancak o zaman o kısacık öyküler anlamlanır, hem de nasıl anlamlanır... Tek Kanatlı Bir Kuş; nedendir bilinmez ama herkesin girmeye korktuğu, terk edilmiş, ıssız bir kasabaya atanan postahane müdürü ve eşinin üzerinden "toplumsal korkuyu" anlatan bir eser. Bilinmezlikten, korkudan korkan insanlar. Hiçbir bilgi ya da fikir sahibi olmadan, söylentileri olduğu gibi kabullenip, o söylentilerle yaratılan dünyaya teslim olan zihinler. Düşünmeyi, araştırmayı denese zihinlerindeki o soyut hapishaneden kurtulacak; ama sorgulamadıkları, sınırlarını zorlamadıkları için kendilerine dayatılan yeryüzüne hapsolmuş, uçamayan Tek Kanatlı Kuşlar, bizler. Benim üzerine düşündükçe daha çok sevdiğim alegorik bir öyküydü, Tek Kanatlı Kuşlar. Yaşar Kemal okumayı sevenlere tavsiyemdir; ancak kalemiyle ilk defa tanışacaklara, başka bir kitabı ile başlamalarını öneririm.
"Kim bilir, bir insanın iyilik mi kötülük mü, dostluk mu, düşmanlık mı düşündüğünü , şöyle yüzüne bakınca kim bilir? Tanışmadan konuşup görüşmeden insan korkuludur, başka bir şeydir. Konuşup görüşüncedir ki insan, işte o zaman insan olur"
Kısacık hatta bende, hatırladığım kadarıyla yarım kalmış hissi uyandıran bir kitaptı. Fantastik bir anlatımı vardı. Korku ve belirsizlik duygusu çok iyi işlenmişti bence. Karakterler azdı ama ilginçlerdi:) Özellikle Melek Hanım karakteri benim çok hoşuma gitmişti. Hani eski reklamlarda bir Ayşe Teyze vardı, çantasında her ihtiyaca çözüm olacak acil eşyalar , malzemeler çıkardı. İşte Melek Hanım da öyle şirin bir karakterdi benim için:)
Alegorinin ne olduğunu tam olarak anlamış oldum böylece . Artık karışmaz metafor ve sembollerle. Güzeldi. Nedense bana Godot'yu Beklerken'i hatırlattı.
Kısa bir öyküden günümüzdeki mevcut olayları anlatılmaya çalışılmış..Ülkede bir korkunun olduğu ve bu korkunun tam olarak ne olduğunu,neyden kaynaklandığını veya kimler tarafından kullanıldığı meçhul şeye itafen yazılmış bir eser gibi geldi bana...Günümüzde derin devlet ve ergenekon gibi kimine göre var olan ama içeriği tam olarak bilinemeyen kimine göre de gerçekte varolmayan efsanelerinden dem vurmuş gibime geliyor.Nihayetinde günümüzün Türkiyesinde varolan bir korkunun herkesçe bilindiğinin ve hissedildiğinin ama bunun tam olarak ne olduğunu veya gerçekte var olup olmadığını bir köye atanan ve gurbette kendi köyüne ziyaret etmek isteyen insanlar tarafından belirli belirsiz kararsızlıklar ve tartışmalar ve bunun yaşam şartlarına yaptığı etki çok güzel ve kısa şekilde anlatılmış.Ama sonuç olarak herzaman ki gibi akıcı,kısa ve öz yazılmış bir Yaşar Kemal öyküsü..
Başka bir yerde de dillendirdiğim üzere: "Yaşar Kemal'in Yer Demir Gök Bakır'da, Demirciler Çarşısı Cinayeti'nde ve İnce Memed'in çeşitli bölümlerinde ziyadesiyle ve hakkını vererek ve ağzımızın sularını akıttırarak ve hem de 'ulan herif amma da yazmış' diye hayret ettirterek, üstüne bir de 'bundan böyle tüm Yaşar Kemal kitaplarını deviririm' diye ünlettirerek anlattığı 'korku'yu bu sefer beklenenin altında bir performansla okurlarına yeniden hatırlattığı kitapçığı. Gençliğin kıymetlimize bu eser üzerinden not vermemesini, işbu kitabı daha ziyade hobi olarak okumasını salık veririm."
Halkı tarafından terk edildiği söylenegelen bir kasaba, bu kasabaya atanan ancak bir türlü gitme cesareti gösteremeyip kasabayı uzaktan seyreden bir posta müdürü ve sonradan görme izlenimi veren karısı, yalnız bir istasyon şefi, "Alamancı" bir genç kadın ve sürekli Almanya’yı överken köyünü küçümseyişi, hem kasabaya gidip geldiğini söyleyen hem de gitmek isteyenleri korkutarak vazgeçiren bir köylü… Korkunun esiri olmuş otobüs şoförleri ve kasaba ile ilgili civara yayılmış temeli olmayan bir korku. Korkunun nedenini öğrenip çözümlemek yerine korkudan korkmayı tercih eden insanların ruh hali… Öykü tadında tam bir Yaşar Kemal romanı.
Yasar Kemal ne yazarsa yazsın güzel yazıyor, kendini okutuyor..Ama eger bu roman (bence büyük puntolarla basılmış bir hikaye) Yaşar Kemal'in ilk okuduğum eseri olsaydı kendisinin neden bu kadar övülüp yüceltildiğini sorgulamama sebep olurdu sanırım...
Kısa fakat çarpıcı bir roman. Yaşar Kemal'in korku duygusunu işlemek için yazdığı bu eser, sakinlerinin birden kaybolduğu bir kasabaya atanan posta memuru, eşi ile birlikte göreve başlamak için bu terk edilmiş yere gelir. Sonra onlara katılan bir köylü, Almancı bir kadın ve eşi ile tam bir muammaya dönen olay sonuçsuz kalsa da kitabı sonuna kadar götüren bir merak unsuru oluşturuyor. Bir çırpıda soluksuz okunan kitaplar listeme üst sıradan giren bu eser bana aynı zamanda Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler eserini anımsattı.
Mekanın serbestliğine rağmen psikolojik hapsin, soyut hapsin nasıl somutlaştığını hikaye etme yoluyla aktarışını sevdim. İsminin mealini niteliğinde bir kitap. İnsanın kanatlarından birinin kırılıp nasıl bir cendereye atıldığını anlatır. Okuduktan sonra aklıma takılan soru şu olmuştu: İnsanın kanatlarını kırıyorlar mı yoksa kanatlarından birini hissedemediği için mi uçuyor? Bence kitap da bu soruyu soruyor, vesselam.
Çeşitli sebeplerle Yokuşlu kasabasına gitmek isteyen fakat bir türlü oraya ulaşamayan bir grup insanın kısa hikayesi bu metin. Güzel başladı, gel gelelim hiç olmayacak bir yerde bitiverdi hikaye. Geliştirilse harika bir kitap olabilirdi.
Yaşar’ım Kemal yine okurunu alıp bambaşka diyarlara götürüyor muazzam diliyle. Masal tadındaki havasıyla esrarengiz bir kasabayı türlü karakterlerle birlikte ele alan Tek Kanatlı Bir Kuş, su gibi akıp giden sıcacık bir öykü.
İlk sayfayı okumaya başladığımda "Kapağında yazarın adı yazmasa da bu eser Yaşar Kemal'in derdim." diye geçirdim içimden. Kaleminin etkisi kendini hemen belli ediyor. Kısaca konusundan bahsedelim.
Bir kasaba düşünün; terkedilmiş, ıssız, insansız... Bir de böyle bir kasabaya posta müdürü olarak atanmış Remzi Bey ve karısı. Remzi Bey ve karısı günler süren uzun ve meşakkatli bir tren yolculuğunun ardından güç de olsa atandıkları kasabanın yakınlarına ulaşmışlardır. Ellerinde göçebe hayatlarının yükleri, kendilerini yeni duraklarına götürecek bir taşıt aramaktadırlar. Ne var ki kasabaya girmeye kimse cesaret edememektedir. Yolcu minibüsü onları kasabayı uzaktan görebilecekleri bir yere kadar götürür, ancak bir adım dahi ileri gitmeyi kabul etmez. Ne olduğu hakkında kimse bir şey bilmese de kasabaya adeta lanetli muamelesi yapılmaktadır. Bilmedikleri halde bu korku içlerine o kadar işlemiştir ki, yatakları, döşekleri, tabakları, giysileri ile kasaba girişinde kalakalmışlardır. Ankara'dan, devletlerinden birinin gelip kendilerine yardım edecekleri umudu ile oracıkta beklemektedirler. Bu sırada onlara eşlik eden bir kaç yolcu daha gelmiştir ancak onlar da kasabada ne olduğunu bilmedikleri halde, içlerine işleyen korku yüzünden kasabaya girmeye cesaret edemezler.
Toplumsal korkuyu işlemiştir Yaşar Kemal bu öyküsünde. Adeta bulaşıcı bir hastalık gibi türeyen ve toplumun her kesminin içine işleyen korkuyu. Tabular bir kitleyi nasıl yönetir, kısacık bir öyküde bize anlatmış.
Kısa bir yolculuğunuzda dahi okuyabileceğiniz sadelikte ve güzellikte, tavsiyem olan bir kitap!
yalın anlatımı ve gizemli kasaba atmosferiyle Gabriel Garcia Marquez 'in kitaplarını hatırlattı bana . Sonu daha farklı olsaydı belki daha fazla sevebilirdim. Karakterleri çok sevdim. Bence en iyi karakter sadece bir bölümde görünen ve çay uzmanı olan istasyon görevlisi. Çayı anlatışı bile okunmaya değer.
Kitap kısa, bir solukta okunuyor fakat o arka kapak yazısında bahsi geçen "anlatıcılığın sınırlarını zorlayan çağın romanı" kısmına katılmam mümkün değil.
“...çünkü derdi korku değil, korkuyu beklemekti. Ve korkuyu beklemek, korkudan beterdi. Bir zamanlar birinin yazdığı gibi.” Hakan Günday “...ne zamandı bilmiyorum. yaşadıklarından sana kalan tortu, seni olduğun yere çakan, olduğun yerde fırtına koparan korku.” Birhan Keskin
Yaşar Kemal’in ölümden önce son yayımlanan bu kitabında yine temel nokta Anadolu insanı. Yaşar Kemal bu romanında odak noktası olan korku duygusuna ilişkin şöyle diyor: “Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Roman yazdığım zaman içimde bir korku istemezdim. O yüzden bu kitapta da korkuyu anlattım. Kayseri’de askerlik yaptığım kasabanın üzerinde büyük bir taş vardı ve bütün kasaba bu taşın üzerlerine düşeceğinden korkuyor, taşı üzerlerine düşmesin diye demir zincirlerle bağlıyorlardı. Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin diyordum. Seneler senesi bu korkuyu yazmak istedim.” Romanda posta müdürü olarak Trabzon’un ıssız, sessiz, terk edilmiş Yokuşlu kasabasına atanan Remzi Tavdemir ve eşi Melek Hanım baş karakterler. Bu ikilinin atandıkları kasabaya doğru çıktıkları tren yolculuğuyla başlayan roman, kasabaya giremeyip bir ceviz ağacının altında korkuyu bekledikleri sonsuz anların içinde sonlanmaktadır. Romanın ana konusu durmadan, hızlıca, nedeni bilinmez bir şekilde, koşullanılmış bir hal gibi bireylerin içinde büyüyen, gelişen ve önü alınamayıp kişileri hareketsiz bırakan korkunun yayılımını anlatıyor. “Dağ düşüyor Yokuşlu’nun üstüne. Kimse yaklaşamıyor oraya. Dağ evleri, kayaları ezip geçiyor her gün her gün. Kimse yaklaşamıyor o kasabaya” (ss.22). “Şimdi iyice merak ediyordu bu kasabayı. Korkuya benzer, yılgınlığı, yarı uyku haline benzer bir duyguda bunalarak” (ss.30). Remzi Bey ve Melek Hanım, Remzi Bey’in atandığı kasabaya varmak için uzun bir tren yolculuğundan geçerler, ardından kasabaya ulaşıncaya kadar bin bir insandan oraya gitmemeleri, orada “bir şey” olduğu, bu şeyin korkulası “bir şey” olduğu ve oradan uzak durmaları gerektiği ve hatta geldikleri yere Ankara’ya dönmeleri gerektiği söylenip durur. “Bir şey olmuş ki kasabaya, kimse bilmiyor, söylemiyor” (ss.71). Öyle ki bütün insanları kasabaya girmekten, yakınından geçmekten, kasabanın ufkuna dahi bakmaktan alıkoyan bir tür kronik korku hali. Ancak Remzi Bey dirayetli biridir ve kasabayı gidip gözleriyle görmeden bu yoldan vazgeçebilecek gibi değildir. Remzi Bey ısrarcıydı ancak minibüs şoförü de en az onun kadar ısrarcı olunca eşiyle onu kasabanın girişine yakın bir ceviz ağacından bir milim öteye götürmeyi kabul etmedi. Remzi Bey ve Melek Hanım diğerlerine ait korkuyu kendi bünyelerine hızlıca çektiklerinden artık onlar da kasabaya gitmekten ürperiyorlardı ve o ceviz ağacının altında birilerinin gelmelerini bekledirler ya da kasabaya giden birilerinin geçmesini. Çok geçmeden bir minibüs daha geldi ve dört kişi indi içinden, şoför yine kasabaya girmeyi reddedip onları da Remzi Bey ve eşinin yanına bıraktı. Bu son yolcuların dördü de Almanya’dan ailelerini ziyaret etmek için gelmişlerdi. Bunların içerisinde bu kasabada yaşayan annesini ziyaret etmeye gelen Zeliha ve eşi Hüsam da vardı. “Tanışmadan, konuşup görüşmeden bir insan korkuludur, başka bir şeydir. Yani herhangi bir şeydir. Konuşup görüşüncedir ki işte o zaman insan insan olur.” (ss.12) Korkuyla var olan insan, nicedir insan olmaktan çıkıyor. Toplumların afyonlarından bahsedilirken gerilerde kalan ve aslında çok da öne alınmayan ögelerden biri de “korku”, büyüdükçe önü alınamayan, efsaneleşen, destansı bir hale gelen korku kişiyi insani becerilerinden ve diğer anlamlı tüm duygularından bir çırpıda, tek seferde koparabilmektedir. Bu korku halinin uzun sürmesi, devamlı olması ise bireyin hem ruhsal hem de fizyolojik gelişimini ziyadesiyle sekteye uğratabilmektedir. Oysa birey çocukluğundan ve hatta bebekliğinden itibaren korkularını yenerek gelişir, büyür. “Remzi Bey yorulmuştu. Dizleri sızlıyordu. İçinde bir karamsarlık vardı, elini ayağını kesen. Korkuya, umutsuzluğa benzer.” (ss.11) Korku doğası gereği akıl ya da zihin kontrolü ile baş edilemeyen ve kişinin iç huzursuzluğuna neden olan, aslında beklendik ve olağan bir duygudur. Evrensel bir geçişi ve deneyimlenmesi olan korku aniden ortaya çıkan bir durum karşısında, tehdit olarak algıladığımız anlar silsilesine verdiğimiz reaktif bir tepkiyi içermektedir. Temelde faydalı olan yanları da vardır; dozunda hissedildiğinde bireyi tehlikelerden sakınır ancak artan boyutta bir korku ise kişinin psikolojik anlamda zihninin alev almasına neden olabilir. O nedenle aşırı düzeyde olan da, az düzeyde olan korku da istendik durumlar değildir; her ikisinde de kişiyi ruhsal açıdan kendini zinde ve doyumlu bir hayatın içerisinde var ediyor olmaktan git gide uzaklaşmaktadır. “Her gün giriyorum kasabaya, bomboş. Boşluk korkutuyor adamı. Boş bir kasaba, aman Allah kardaş, düşman başına. Bu kasabanın insanları boşluktan korkup kaçmışlar, başlarını alıp gitmişler. Ben de başımı aldım kaçtım” (ss.39). Kitapta da benzer biçimde yayılan ve toplumsal anlamda giderek büyüyerek salgın haline gelen bir korkudan bahsedilmektedir. Kitap kahramanları –özellikle Remzi Bey ve eşi Melek Hanım- korkuyu ve onu yaratan kasabanın o uzak, ıssız ve kimsenin gitmediği halini düşünmeden duramamaktadırlar. Ceviz ağacı altı halkı olarak durmadan bu korkuyu konuşmaktadırlar. Aslında korkuyu durmadan mevzu bahis ediyor olmak da psikolojik anlamda unutmayı ve kabul etmeyi engelleme kuvvetini arttırdığından, korkuyu düşünerek, seslendirerek, durmadan konuşup söyleyerek aslında daha da büyük ve “korkunç” bir hale getirmişlerdir. “Hava kararıyor, iri yıldızlar gökyüzüne dökülüyor, uzaklardan çakal pavkırmaları geliyordu. Korkmamak, kendini kavi tutmak için Zeliha var gücünü harcıyordu.” (ss.51)
Oysa bunca söz edilen bir şeyi normalleştirmek, üstelik bu olumsuz bir duygu ise, epey güçleşebiliyor zaman içinde. Zeliha kasabaya gitmeyi, yürümeyi tüm söylenenlere rağmen cesaret etmiş, bir girişimde bulunmuş ancak bunun neticesinde fenalık geçirerek ceviz ağacının altına geri dönmüştür. Ertesi gün de ne olduğunu bilmediği, neden korktuğuna dair en ufak bir fikri olmadığı halde, kasabaya girmenin mümkün olmayacağına dair keskin ve net inancıyla eşini de yanına alarak geri dönmüştür. Korku hareket kabiliyetini azaltan ve hatta zaman zaman sıfırlayan ve birey olmanın sınırlılığı konusunda bize ültimatomlar verebilen bir duygudur! Zeliha’nın da, Remzi Bey’in de, Melek Hanım’ın da hareketsizliğinin nedeni herkesin tek gerçek olduğuna inandıkları “korkulması gereken bir şey var” düşüncesidir. “Hiçbir şey duymuyor, düşünmüyordu. Korkunun ötesinde bir korku, ürküntünün ötesinde bir ürküntüdeydi”(ss.51). /“Korkuyorum, içime değiyor, başımıza bir iş gelecek...Korkuyorum” (ss.62). Temelde korku gibi görünen kitapta aktarımı sağlanan duygu, yer yer sözcüklerin ve cümlelerin gelişinden kaygı ya da anksiyetenin içerisine de girebilmektedir. Korku daha çok kişinin içinde bulunduğu anda iken, kaygının daha çok geleceğe ilişkin algılarımızdan kaynaklı olabileceği, kaygının kaynağının sıklıkla bilinmesinin güç olduğu söylenebilir. Kitapta da korku ögesinin belirsiz olması bir yandan kaygıyı andırırken, öte yandan içinde bulunulan anın içinde cereyan etmesi ise onu korku odağında tutmaktadır. Yaşar Kemal bu aşamada somut bir tehlikeden ya da durumdan ziyade kişinin zihninde yarattığı korku zincirinin aslında bir timsahtan, bir depremden daha beter bir yaşama neden olabileceğini göstermeye çalışmıştır. Bu aşamada işin içine bilinçdışı süreçlerin de dahil olduğunu, kitaptaki kahramanların aslında farkında olmadan bu korku sarmalına dahil olduklarını görebilmek de mümkün. “Üstümde kuşların ağırlığı, kanatları bir hoş, bir deli. Bir kokuyorlar deli deli. Bir öylesine yanıma yönüme doldular ki soluk alamıyorum. Soluksuz kaldım. Birden aklıma tıp etti. Aklıma tıp edince aklım başıma geldi, her şeyi anladım, hiç insan yok. Bu kasabanın insanları bu kuşlar. Hiç insan yok” (ss.60). Korku yüksek düzeylerde hissedildiğinde gerçeği çarpıtma riski giderek çoğalmaktadır. Daha doğru bir ifadeyle; aslında bireyler kafalarında korkuya dair şemaları katı sınırlar içinde ve gerçekdışı bir düzeyde şekillendirdiklerinde, yani korkunun somut anlamda ortada oluşuna dair sağlıksız düşünceleri çoğaldığında bu duygu daha etkili bir şekilde hissedilebilmekte ve yaşanabilmektedir. Romanda da benzer şekilde bir güruh insanın sağlıksız olan düşünceler ve inançlar peşinde, üstelik gerçekliğine dair en ufak bir fikirleri olmadığı halde nasıl bir korku selinde yüzdüklerini görebiliyoruz. İçlerinden biri dahi çıkıp “Bu kasabada aslında ne olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok, sadece varsayımlarımızdan yola çıkıp korkudan tir tir titriyoruz. Bir durup düşünelim.” demiyor, diyemiyor. Çünkü korkunun esaretinde, ilk akıllarına gelene inanmayı tercih ederek, tek bir alternatif düşünce dahi bulmadan ya da bulamadan, kaskatı zihin sınırları içerisinde, sorgulamaksızın gerçek olmayan bir gerçeğe inanıyorlar. Çok sonralar kulağımıza ne çalınıyor biliyor musunuz? Hepimizin birer kanadı olmayan kuş olduğumuz, yani temelde fizyolojik olarak iki kanadımız gayet görünürken; ya biz inanıyoruz ya da inandırılıyoruz velhasıl diyoruz ki “Benim bir kanadım yok. Olsaydı korkmazdım, uçardım. Ancak şimdi uçamam çünkü bir kanatla uçulduğu nerede, hangi zamanda görülmüş allasen? Hem ben uçmayı denesem bile; d��şeceksem, düşeceğimden bunca eminsem neden böyle bir yola sevdalanayım ki? Hem ben uçmak da istemiyorum, yürüsem de olur...” Bizler bir bir uzaklaşıyoruz içimizden, korktukça, ürperdikçe uzaklaşıyoruz kendimizden, yapabileceklerimizden, aslında yaratabileceğimiz belki de bir ihtimal dahi olsa mucizelerimizden, olumlu olan kalp ritmimizden, nefesimizdeki çiçek kokusundan, bacağımızdaki koşma isteğinden, kolumuzdaki yazma kabiliyetinden, dilimizdeki yeşilli sözcüklerden. Biz çok korktukça çok uzaklaşıyoruz, çok yapamayız zannediyoruz her şeyi, olmaz bizden diyoruz, mümkün değil! Oysa korkunun olmadığı diyarlarda, masallara olan inancımızı çocuklukta bırakmaktan vazgeçebilirsek eğer, yaşamın da toplumun da bireyin de yeniden kendini evriltme gücünün varlığı bir ütopya olamaz! Bu deli bir gerçektir! Saf bir gerçek! Sonunu beylik laflarla bitirmeyeceğim bu yazının; mesela korkmayınız, korkularınızın üstüne gidiniz filan da demeyeceğim, hatta mümkünse korkunuz. Bir tek şey fısıldayacağım; korkularınızdan korkmayınız, onlara gülünüz! Hem hep böyle sesler gelip duruyor bir süredir kulağıma; gülmenin ziyadesiyle devrimci bir eylem olup, ciddi kaotik bütün duygularımızı, elbette buna korku da dahil, tahtlarından ettiğini...Biliyorum korku bir cehennemdir, inancımızı sarsıp sorgularsak tatlı bir yola dönebilir...Belki...
“Ceviz ağacı çok değerlidir, ama altında uyumayacaksın gölgesi ağırdır” (ss.25).
Yaşar Kemal'ın tuğla gibi kitaplarından sonra farklı bir deneyim oldu diyebilirim. Kitabın gereğinden fazla büyük olan puntosu beni baya bir endişelendirmişti kitabı aldığımda. Ancak bu kısacık kitap detaylar ile dolu. Gerçekçi karakter, ortam tasvirlerileri ve Aziz Nesin vari bir son.
Kimselerin bilmediği ve hatta gitmediği bu kasabalara gitmek... Okurken bile insanın göğsüne bir ağırlık bırakıyor. Memurlar neler yaşadılar Tanrı bilir. Sanırım babamda zamanında böyle yerlere gitmek zorunda kaldı. Hala oraları sayıklayıp durur. Yaşar Kemal beni yine bir yerlere götürdü.
Kim bilir, bir insanın iyilik mi kötülük mü, dostluk mu düşmanlık mı düşündüğünü şöyle yüzüne bakınca, kim bilir? Tanışmadan, konuşup görüşmeden bir insan korkuludur, başka bir şeydir. Yani herhangi bir şeydir. Konuşup görüşüncedir ki işte o zaman insan insan olur. Tanışmadan görüşmeden bir insan bir ıssız ada gibidir. Tehlikelerle doludur.