Odam uzaktı. Bir park çıktı önüme. Elmayı çıkardım. Sanki küfeden aldığım değildi bu, kırmızılı yeşilli iri bir elmaydı. Karşıdaki otların içine fırlattım. İçimde teneke borudan çıkan dumanı gördüğümdeki aynı kazıntı vardı. Yandaki kanepede oturan bir adam bana bakıyordu: beni görüyormuş, ben oradaymışım gibi. Yusuf Atılgan, ilkgençlik yıllarında yazdığı öyküleriyle Tercüman gazetesinin açtığı yarışmada ödül kazanmış, daha sonra öykülerini edebiyat dergilerinde yayımlamıştı. Tek öykü kitabı Bodur Minareden Öte’yi 1960 yılında çıkardı. Yazarın bütün öyküleri ilk kez 1992 yılında Eylemci adıyla basıldı, Bütün Öyküleri başlığını taşıyan ve Ekmek Elden Süt Memeden’deki çocuk öykülerini de kapsayan bu kitapsa 2000’de yayımlandı. Edebiyatımızın bu büyük yazarının öyküleri okura romanlarının atmosferi ve coğrafyası hakkında ipuçları verecektir.
Yusuf Atılgan (27 June 1921, Manisa - 9 October 1989, İstanbul) was a Turkish novelist and dramatist, who is best known for his novels Aylak Adam (The Loiterer) and Anayurt Oteli (Motherland Hotel). He is one of the pioneers of the modern Turkish novel.
Atılgan is considered as one of the pioneers of the modern Turkish novel. His novels had a psychological style, digging into themes such as loneliness, questioning, meaning of life.
Atılgan finished middle school in Manisa, then high school in Balıkesir. He graduated in Turkish language and literature from İstanbul University. He finished his thesis titled Tokatlı Kani: Sanat, şahsiyet ve psikoloji under supervision of Nihat Tarlan. Atılgan then began teaching literature at Maltepe Askeri Lisesi in Akşehir. In 1946, he settled down at a village named Hacırahmanlı near Manisa where he took up writing. His novel Aylak Adam was published in 1959 which dealt with psychological themes such as loneliness, scope and possibility of love, meaning of life, seeking and obsession. This was followed in 1973 by Anayurt Oteli, which narrated the life of a hotel doorkeeper(named Zebercet) in an Anatolian town, with deep psychological examinations and touching themes such as sexuality and obsession. It gained further fame with a film based on the novel. In 1976, he began working in İstanbul as an editor and translator. With his wife Serpil he had a son in 1979 named Mehmet.
Atılgan died of a heart attack in 1989 while in the middle of writing a novel titled Canistan
Kasabadan, Köyden, Kentten olarak 3 bölüme ayrılmıştır kitap. Her üç bölümde de defalarca kez okuyup her seferinde hayran olduğum öyküler var. Kasabadan "evdeki", Köyden "Kümesin Ötesi, Kentten "Yaşanmaz" Özellikle Yaşanmaz isimli öykü yerli-yabancı en sevdiğim öykü listemde ilk 10 dadır ilk okuduğumdan beri. Yusuf Atılgan öyküleri bana tek kelime dahi atılmayacak kadar tam gelir. Herhangi bir eseri değerlendirirken eser sahibinin kişiliği kimliği değil, eserin kalitesi göz önünde bulundurulmalı bence ama Atılgan edebiyatı kadar, duruşu, vb yönlerden de liste başında olanlardan benim için. Her okuduğumda keşke daha çok eser bırakma şansı olsaymış diye üzülmeden edemiyorum. Kesinlikle gözüm kapali tavsiye edeceğim öyküler!.
Yusuf Atılgan 1944 yılında öğretmen okulunu bitirince, Akşehir’de bulunan Maltepe Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliğine başlar. Ancak, burada öğretmenlik yaparken öğrenciliği sırasında Komünist Partisi’ne katılarak faaliyette bulunduğu gerekçesiyle İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından Ceza Kanunu’nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkum edilir Atılgan. Altı ay Sansaryan Han’da, dört ay da Tophane Cezaevi’nde olmak üzere on ay hapis yatar; ordudan da ihraç edilir, öğretmenlik hakkı elinden alınır. Artık öğretmenlik yapamayacaktır, yaşamı boyunca taşır içinde bu hasreti. Yıllar sonra Refik Durbaş’ın kendisine yönelttiği “Dünyaya bir daha gelseydin yine roman mı yazmak isterdin?” sorusuna “Öğretmen olmak isterdim. Öğretmenliği çok sevmiştim” yanıtını verir. ✳️ Yusuf Atılgan benim için değerli bir yazardır edebiyat temelli bir öğretmen oluşundan ziyade uğramış olduğu sınıfsal intiharın izlerini derinden hissediyorum Öğretmenlik olgusu elinden alınan hayatına çiftçilik yaparak devam eden edebiyat pazarlarından uzak kırgın fakat en temiz şekilde saf edebiyat üreticisi olan yazarı en içten duygularla hissetmek tehlikeli bir eylem çünkü günümüzde o kadar insan o sınıfsal intiharın eşiğinde ki buna direnmek için kişilik değişikliği yapmak bile mümkün geçen yılın Ocak ayında ilk iki romanını okumuştum bu yılın Ocak ayında da kalan iki kitabını okuyarak eser yönünden sona eren fakat düşünce modeli olarak zihnime yerleşen bir Yusuf Atılgan'la devam ediyorum... Bu kitaptan bir acı alıntı yapmak istiyorum. ✳️ "Babam okula verdi beni. Yıllarca sürdü bu. Hiç hoşlanmıyordum; arkadaşlarla itişip kakışmak, öğretmenleri dinlemek yüzünden elimde olmadan büyüyordum. Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım."
türk edebiyat tarihinin korkuyu beklerken’den sonraki en iyi öykü kitabı benim için. bitmesin diye her öykünün arasına günler koydum. o günlerde hep okuduğum öyküleri düşündüm. yusuf atılgan anayurt oteli’nin girişiyle bize ne kadar sağlam bir öykücü olduğunu göstermişti, bu öyküleri yazımının zirvesi benim gözümde. keşke okumadığım kitabı olsaydı birkaç tane daha.
bir sanatçının eserinde fazladan tek bir kelime, nota, ne bileyim bir desen bırakmadığı ustalık seviyesi vardır. yusuf atılgan her eseriyle bu seviyede benim gözümde, bu öyküleri de dahil. hem çok sade, net öyküler; ama asla “basit” değiller.
hemen bitirmemek için sakladığım kadar varmış. biraz unuttukça kitaplıktan çekip karıştırılacak kitaplara biri daha eklendi.
Yusuf Atılgan öykülerini sevdim. Şehir içinde yolculuk ederek fazla vakit harcayanların çantasından eksik etmemesi gereken kitaplar öykü kitapları. Tutku, Kümesin Ötesi, Yük, Çıkılmayan, Bodur Minareden Öte ve Ağaç öykülerinden birini, bir kitapçıda bu kitaba denk geldiğinizde okursanız pişman olmazsınız.
"Ötekilerden uzaklığında bir gösteriş, ikiyüzlülük, şirretçe bir kendini savunma yoktu. Onların ötesinde olduğunu bilmenin hoşgörüsüyle bakıyordu. 'Böyle onlar,' diyordu. 'Ben onlarla birlik yaşamak zorundayım.'"
Yusuf Atılgan'ın sadece roman değil, benim açımdan okuması zor olan bir tür olarak öyküde de ne kadar müthiş bir yazar olduğunun kanıtı.
Yine mekan, zaman analizinde ve kişi tahlilinde nakış yapıyormuş gibi bunları öyküye işliyor, öykü bitince de siz hayretler içerisinde sayfaya bakıyorsunuz. Abartıdan, süsten ve sükseden uzak, bir o kadar da keskin ve şiddetli öyküler bunlar. Özellikle öykü bütünündense Atılgan'ın öykü parçalarını, yani nakışın çiçeklerini seviyorum ben. Bir lafı mesela, ama söylenmek için söylenmiş değil ya da öykü de o söz üzerine oluşturulmuş değiller. Bu çiçek bir karakter de olabilir, mekan da, öyküyü anlatan da veya belki hikayedeki bir nesne de. Üstelik o kadar olağan ya da sıradan ki bazıları,,, büyülenmekten başka bir şey yapamıyorum.
Zaten benim zat-ı alim satır aralarında anlam çıkartmaya (yazar belki degil öyle bir şey kurgulamamış olsa da) bayılır. Yusuf Atılgan'ın da buna çok müsait bir üslubu var.
Peki niye nakış işliyor o zaman? Atılgan'ın tüm romanlarında olan şey: varoluş sorgusu. 'Tuhaf' bir sorgu bu ancak tuhaf olan karakter mi, tuhaf karakter üzerinden yaptığı tuhaf varoluş sorgusu mu yoksa varoluş sorgusu başlı başına mı tuhaf onu okuyup karar verin. Bence tuhaf olan Atılgan'ın yarattığı karakterlerden başka her şey. Normal dediğiniz yaşamın tamamı tuhaf bence. Reddediyorum. Atılgan da ediyor.
“Hey kız, koca tanrı sevişenlerden yanadır demedi miydim ben sana.”
Yusuf Atılgan'ın tüm öykülerinin tek bir ciltte toplandığı Yapı Kredi Yayınları'nın "Bütün Öyküler" kitabı Atılgan'ın tarzının neden öyküye daha yatkın olduğunu kanıtlar nitelikte. Öyküler kısa olduğu için Atılgan'ın genel tarzı olan karışık anlatımı "Anayurt Oteli" ve "Aylak Adam"da olduğu gibi okuyucuyu fazla zorlamıyor. Ciltte zaman zaman minimaliste kaçan öyküler bulmak mümkün. Kitabı okurken Yusuf Atılgan'ın anlatımıyla gerçekten Türk edebiyatının özgün yazarlarından biri olduğunu tekrardan görüyorsunuz; fakat açıkçası ben bir kere daha anladım ki Yusuf Atılgan pek bana uygun bir yazar değil. Toplamda dört eseri olması sebebiyle her edebiyat severin zaman ayırmasını tavsiye ettiğim yazarlardan biri.
Anayurt Oteli'ni çok sevsem de Aylak Adam pek hoşuma gitmemişti; zaten Yusuf Atılgan küçük şehirlerin, kasabaların ve hatta köylerin insanını yazmalıymış. Özellikle köyde geçen hikayelerini çok ama çok beğendim. Son kısımda ekmek elden süt memeden'deki "masallar" ise bizim çocukluğumuzu da kapsayan, öğüt vereceğim, çocuk korkutacağım derken çocuğun psikolojisini bozan türdendi:) Ama adamcağızın suçu yok biz bunlarla büyüdük.
Yazarın en az romanları kadar çarpıcı öyküleri bu kitapta toplanmış. Köyden, kasabadan, kentten olan öyküler en nihayetinde insan odaklı olduğundan yazarın her daim söyleyecekleri oluyor. Ben "Korkut'a Masal" ve "Ceren'e Masal" öyküsünün özellikle okunmasını tavsiye ederim. "Ceren'e Masal" bana Kör Baykuş'u anımsattı.
Okumadığım Yusuf Atılgan kitapları bitmesin diye yavaş yavaş, sindire sindire elime alıyorum her birini. Öykülerini de öyle okudum. Hepsi çok güzeldi ama Bodur Minareden Öte ve hayvanların kişileştirildiği öyküler ayrı bir tat verdi bana. Okunmalı.
"On yıl önce annemi de severdim. Hem böyle kasabanın insanlarından korkmazdım... Okulu bitirdiğim yıl karşıya kalasları yığdılar. Arsa sesini yitirdi."
"Kusur bağışlayacak göz yok bunlarda. Büzülüyorum; içimi bir korku kaplıyor."
"Neden bu daracık kasabadayız biz? Yoksa bütün dünya böyle mi? Kitapların dediği yalan mı?"
"Saatların tıkırtısıyla içinin sıkıntısı arasında bir ilgi vardır sanki. Bu durmayan tıkırtı dünyanın düzeni gibi bir şeydir. Değişmez. Dursa sıkıntısı geçecek belki. Oysa bu sıkıntıyı yaratan kendisidir. Her sabah dükkana girdi mi ilk işi birer birer bu saatları kurmaktır. İğrene iğrene yapar bu işi. Kurmayıverse olmaz mı? Olmaz?"
"İsteksiz, ara sıra, ödev yapar gibi sarılmalar, tümü."
"Yazmayacağım onun hikayesini, vazgeçtim. Beceremem, yanlış anlatırım diye korkuyorum."
"Yılın bu vakti hava böyle güzel olsun, yağmur yağmasın da ben aylak kalayım, olacak şey değildi bu. İçimde bir ağırlık, bir yalnızlık duyuyordum. Geldim bu karaağacın dibine oturdum. İnsanlar gelip sorsunlar istiyordum. O-sman, ne arıyorsun burda? desinler. Anlatayım, beni tedirgin eden gizin ağırlığını paylaşayım onlarla, yeğinleşsin. Sormuyorlardı."
"Öyle rahatım ki, öğleyin ayrılmıyayım diye ekmeğimi yanımda getiriyorum; gün devrilip karaağaçların gölgesi uzayıncaya, güneş vuruncaya değiş burada kalıyorum. Susamasam, çişim gelmese hiç kalkmıyacam yerimden."
"Horoz bu dört duvar arasından hoşnut. Yiyip içip üstümüze atlamak yetiyor ona. Ama ben her zamandan çok şimdi kocaman avluların özlemini duyuyorum. Duvarların ardında, o uçsuz bucaksız dünyada daha iyi tavuklar arasında, daha anlayışlı horozlarla geçecek günlerin özlemiyle doluyum. Bıktım buradan. Kaçacağım. Ama köpekler varmış, başka canavarlar varmış, olsun. Bu defa kanatlarımı açar uçuveririm, hırpalatmam kendimi onlara."
"Kalkıp dünküne benzer yeni bir güne başlamakta ne var?"
"Gene, göçmen bulamacıyla ekşili köfteyi, sanki birbirinden ayrı şeyler değilmişler gibi, aynı ilgisizlik, aynı sessizlikle çiğneyip yutan bir erkeğe çeşitli yemekler pişirmeyecek miyim? Bütün bu çamaşır yıkamalar, ortalık süpürmeler, yemek pişirmeler lüzumsuz işler değil mi?"
"Belki de herkes, her gün dünküne benzer uzun bir güne uyanıyor."
"Gücün doğruldum."
"Dayanamayacaktım; kahredici bir sıkıntı vardı içimde. Birden hatırladım. Eve varınca kendimi öldürecektim. Rahatladım."
"Bütün dünya bana bir yaşama borçlu."
"Odam alacakaranlıktı. Işığı yaktım. Perdeler inik, bir de kapı sürgülü oldu mu kendi ülkemdeyim burda. Yeğindim, sivrisinek gibi. Tavana baktım. Büyük eksiklikti bu; ustalık üst üste kocaman yapılar dikmekte değil, odaların tavanına sağlam halkalar çıkmaktaydı."
"Cadde kalabalık gibi geldi bana. İnsanların birbirine benzerlikleri, tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi."
"Bir cıgara yaktım. Umutluydum. Yine bir işe girecektim. Bu sabah -Yarın uğra- demişti birisi."
"-Herkes esnesin. Her şey önceden bilinmektedir. Bu dünyadan hiçbir şey umulmamaktadır.- (Michelet)"
"Ayaklarını gücün kaldırıyordu yerden."
"Belli bir yaşayış uygulamışlar bana. Görünmeyen bir giysi giydirmişler. Sıkıyor beni, çıkarıp atamıyorum. Düğmelerini çözemem mi? Bu bile güç. Ya çıkarıp atanlar? Tutuyorlar onları. Deliler evine kapıyorlar ya da kodese."
"Kapının önünde durdu. Pencerelerde ışık olsa. Kimsesi yok. -Sıkıştık mı yalnızlığımız daha koyulaşıyor- İçeri girer girmez kapıyı kilitledi."
"Konuşmaya razı olmak yüzünden uğradığım zararların ilki, memeden kesilmek oldu."
"Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım."
Öykülerin pek çoğunu beğendim."Tutku"isimli öyküden çok etkilendim derken; kitabın sonraki sayfalarında yer alan "Bodur Minareden Öte" öyküsü ise çarptı geçti. Tavsiye ederim.
Hep insanı Ege köylerine götüren öyküler. Çok samimi, dili çok yalın. Kitaptaki iki masalı okuduktan sonra yetişkinler için masal yazma isteği duydum; ikisi de harika!
Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım. Yukarıya bildirildi; başöğretmen beni getirip ağzıma acı birer sürdü. "Böyle gidersen beynine de biber sürülür"dedi.
Yusuf Atılgan'ın romanlarına giden öyküleri gibi. Her yerinde bir çocukluk bir aylaklık var. Son kısımdaki masallar ise Yusuf Atılgan'ın öyküsündeki ilerici yönünü de ortaya koyuyor. Son kısımlarda Feyyaz Kayacan'da ki tadın aynısını aldım.
Bir çok kez başka yazarların öykü derleme kitaplarına denk gelmişimdir. İlk zamanlar beklentileri karşılamadıklarına şahit olmuşumdur ama "zaten bir sürü öykü var içinde, hepsinin iyi olması ne kadar mümkün ki" demişimdir sonra. Ama Yusuf Atılgan beni resmen gafil avladı. Hiç bir beklenti ile başlamadığım bu kitapta resmen hayal alemine daldım. Bütün öyküleri yaşadım sanki. Bir tane öykü bile "ben fazlayım" demiyor.
"en iyisi vapurlardı. sağ elini saçlarından geçirip yanağına dayardı. kimsenin göremediği iki ucunda yalnız kaldığımız o kıldan ince köprüyü kurardık. biliyor musun, beni yokluğun eşiğinden sen çevirdin. birbirimiz için varız biz derdim. kendimi ona gerekli yapmaya uğraşıyordum belki.dünyada ötekilerin de oluşunu bağışlıyordum. vapuru yapan işçiler, yüzdürenler, onu iskeleye bağlayan kırmızı burunlu adam, ekmeğimizi pişiren fırıncı, ağabeyim, herkes biz olalım diye vardılar".
Özellikle Dedikodu, Çıkılmayan ve Bodur Minareden Öte öyküleri çok iyiydi. Sanırım Yusuf Atılgan'ın en iyi olduğu alanlardan birisi olaylara farklı kişilerin veya karakterlerin gözlerinden bakabilmesi...
Yusuf Atilgan yarattigi karakterlerin ic dunyalarini okuruna hissettirebilen bir yazar. Oykulerini de bir solukta okudum. Kitabin son sayfasini cevirdigimde diger kitaplarini da okumam gerektigini dusundum.
''Her şeyin eskiden denenmiş bir çıkmaz yola gidişindeki kesinliğin önüne geçemeyecek miyiz? Yok mu kurtuluş? O ne yapıyor bilmiyorum; ben uğraşıyorum.''