Tuhaf şeyler oluyor! Ardı ardına esrarengiz cinayetler! Açıklanması güç ilişkiler! Hepsi bir yumak gibi! Hatta olayların tamamının on dokuzuncu yüzyılın sonlarında geçmesine rağmen, hepsinin kökleri Ortaçağ'da. Tapınak Şövalyeleri ve Gül Haçlıları karışıyor her şeye. Hem de nerede? Deniz kokan İzmir'in karanlık sokaklarında! Ortalıkta faytonlar, kupa arabaları koşuşturuyor! Bu cinayetlerin yazarı Suphi Varım, büyülü kelimelerle kanınızda dolaşmaya artık başlamış, usul usul zihninizi de ele geçiriyor. Yapacak bir şey yok, siz de onun dedektifinin peşinden... Soluk soluğa! Aman dikkat!
Suphi Varım’ın çocukluğu, İzmir’in beton ormanına dönüşmediği yıllarda, sokak aralarında ve arsalarda Çelik Bilek, Tom Miks, Kaptan Swing ve Zagor olarak geçti. Hayal gücü zengin bir çocuktu. Ailesi mahalle arasındaki iki katlı evi bırakıp dönemin modernleşme simgesi apartmanlardan birine taşınınca Kulver Kalesi’nden ve Darkwood Ormanı’ndan kopan küçük Suphi, beton blokların arasında ne yapacağını şaşırdı, hüzünlendi.
O yıllarda mahalle kitapçısında tesadüf eseri Agatha Christie’nin ‘Ölümün Sıcak Eli’ romanını buldu; okur okumaz da polisiyenin büyüsüne kapıldı. Christie’yi Mickey Spillaneler, Maurice Leblanclar, Carter Dicksonlar, takip etti.
Kolej’de kendi kafasındaki arkadaşlarıyla gizli bir dedektiflik bürosu kurup apartman olmayı bekleyen metruk evlere girmeye, dedektifçilik oynamaya başladı.
Zaman geçti ve genç Suphi Varım, artık Suphi Bey oldu. Yıllarca profesyonel yönetici olarak çalıştı. Yüksek lisansını ve doktorasını tamamlayıp ekonomi âlimleri arasına katıldı. Hatta bir üniversitede yardımcı doçent olup ders bile verdi. Bu yoğunluk içinde Nezihe’ye kocalık, Sedef’e babalık etmeye çalıştı.
Suphi Bey, kırk dokuz yaşında emekli oldu ve çocukluk düşlerinin eşliğinde polisiye yazmaya koyuldu.
İlk baskısını 2012'de yapan Düello, Suhpi Varım'ın "Simirna Cinayetleri" adını verdiği serinin de ilk kitabı.
Klasik İngiliz Polisiyesi'nden (hatta isim verelim Agatha Christie'den) esintiler taşıyan kitap, Sultan İkinci Abdülhamit'in istibdat yönetimindeki İzmir'de bir dizi cinayetin nedenini ve katilini araştıran İngiliz bir arkeologun hikayesi. İngiliz arkeolog Ronald Morgan, İzmir sosyetesinin iyi bildiği ve kendisininde de yakın çevresinde yaşayan levantenlerin bazılarının öldürülmesi ile birlikte dedektifliğe soyunuyor. Başına gelen heyecanlı maceralar içinde bulduğu küçük bağlantılar ile katilin kimliğine ulaşmaya çalışıyor.
Ancak kitabın eksileri artılarından fazla. Öncelikle çok karakter var kitapta. Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, İngilizler, Fransızlar, Almanlar, Bulgarlar, Osmanlılar, sürekli adı anılan Genç Türkler... Her bir ulus/etnisite neredeyse bir kadın ve bir erkeğiyle Nuh'un gemisine binen hayvan çiftleri gibi romanda arzı endam ediyor. Elbette döneminin İzmir'ini iyi temsil ediyor bu durum. Üstelik hikayenin Osmanlı'ya yönelik bir ticari mesele ile ilişkilendirilmesi de bu durumu bir kat daha gerekli kılıyor belki. Ama birbirleriyle aşk, komşuluk, ticaret, vs. ile ilişki içindeki bu kalabalık insan grubu hikayenin takibini güçleştiriyor. İsimler bir süre sonra birbirine karışıyor. İngiliz olan kimdi, Amerikalı ne iş yapıyordu, Bulgar tamam da Rum olan kimin karısıydı? İngiliz genç kız Fransız kadının arkadaşıydı ama...
Bu durum kitabın ilk 70 sayfasında hiç bir şey olmamasına da yol açıyor. İlk cinayet 70. sayfadan sonra gerçekleşiyor ve aksiyonu düşük ilerleyen kitap bir türlü hızlanamıyor.
Polisiyenin Kraliçesi de denilen Agatha Christie romanlarının işte tam da bu yüzden ilk sayfalarında kim kimdir bölümü yer alır. Bağlantılar, karakterler birbiriyle karışmasın diye kimin kim olduğu daha ilk sayfada liste halinde verilir. Okur romanı okurken bir kopma yaşarsa, öndeki bu sayfaya bakıp bağları tekrar kurabilir.
Düello'nun ikinci eksiği gerçekçiliğin kaybolması. Karakterlerin bazıları örneğin Yıldız İstihbarat Teşkilatının hafiyesi Rıza Kerim ya da Kolağası Tevfik Bey gibi karakterler daha gerçekçi öğelerle işlenmişken, Ernest Malcolm, Sofia Dobrev, Charles Williams hatta baş karakterimiz Ronald Morgan kağıttan kesilmiş oyuncak bebekler gibi. Başlarına gelen olumsuz şeylerin hiç birinden etkilenmeyen, yaşadıkları şeyleri hiç olmamış gibi kenara bırakıp iki saat sonra hayatlarına devam eden tipler.
Hikayenin içindeki pek çok yan unsur onu zenginleştiriyor ama bunlar birbirleriyle ya da final ile anlamlı bir bağ kuramadığı için anlamlarını da yitiriyorlar. Haçlılar ve Tapınak Şövalyeleri kitabın sonundaki maskeli baloda giyilen bir kıyafete bağlanıyor. Simya ve ruhçuluk meseleri sadece boş bir binaya girilmesine imkan veriyor. Silah ticareti finale kadar en az üzerinde durulan mesele olduğu halde tüm cinayetler bu iş ile açıklanıyor. Genç Türkler ise dillerde olan ama ne olduğu bilinmeyen bir mesele olarak kalıyor.
Kitap 1133 yılıyla başlıyor. İlk başta geri dönüşler yaparız, bir 1890 bir 1133 yılına geçeriz diye düşünmüştüm. Olmadı. Bu tür kitapları daha çok seviyordum, öyle olur diye de çok sevinmiştim. 1890’a geldiğimizde ise çok fazla karakter çıkıyor karşımıza. Ve çok fazla mekan. Genelde polisiyeler bir çevrenin etrafında döner ama bir oraya bir buraya gidiyor gibiler. Karakterler de farklı ırklardan. İsim çeşitliliği çok. İsmen hepsini bilmek imkansız. Sadece 2 cümle kuran karakteri daha sonra karşıma çıkartınca karakter bu kim oluyorum. Bir de bir cümlede karakter ismi kullanırken diğer cümlede Amerikalı, Fransız falan diyor. Sadece ismen gidelim. Bir de ırklarını mı bilmem lazım karakterlerin? Tamam 1890 İzmir’i ama bu kadar karakter polisiyede kafa karıştırıyor. Ve 1890 İzmir’inden çok İngiltere gibi geldi kitap. Karakterlerin yabancı olmasından mı, bakış açısını gördüğümüz karakterin İngiliz olmasından kaynaklı mı, bilmiyorum. Bir de üstüne 200 sayfalık kitap da 40’a geldiğimde daha cinayet işlenmemişti bile. Fazla ayrıntıya girmiş. Dönem kitabı ama polisiye sonuçta. İlk cinayet, Charles Williams beklemediğim bir isimdi. Hatta ben kendisinden şüpheleniyordum. Daha ortada cinayet bile yoktu hatta. Ölmesine baya şaşırdım da neden bu sorgulama işini göremedik. Tamam Ronald çözecek dedektif yaptık adamı da sorgulama mı görsek bir de? Şüphelenseler her leyden ve herkesten. Aile dramına bile girilebilirdi de aile dramına girilemeyecek kadar karakter var. Ki cinayetten sonra sanki tekrar karakter ortaya çıktı. Hepsini hikaye başlamadan tanıtsa da öyle başlasak kitaba. Kim kimdi hep unuttum. Cinayet işlendikten sonra sadece belli karakterlere odaklanıp, diğer ismi geçenler figüran gibi olsaydı daha hoş olurdu. Gerhard ne iş anlamadan bir baktım Tevfik Bey öldü. Fakat birden sahne atladı. Film ya da dizi de değil bu, bilemedim. Birden Alain Terrail çıktı gibi geldi. Ya da zaten gördüm ama karakteri unuttum, kitabın ortasında çıkınca da şaşırdım. Olayları ve karakterleri bağlamayı en sona bırakmak yerine neden ortasında bağlamaya başlamadı? O 1133’de geçen kısım 172’de çıktı. Ara ara geçiyordu ama o kısmı anlatmaya, en azından 1890’a bağlamaya 172’de başladım kitap. Daha erken olabilirdi. Şüphelendiğim kim varsa o da ölüyor. Şaşırıyorum ama bir yandan da komik. Katil daha doğrusu katiller ise biri beklediğim isim çıktı. Diğerinin ismine dikkat bile etmemiştim. Kitabın yazım tarzı akıcı, biraz ayrıntılı ama sıkıcı değil. Sadece sonu neden böyle oldu? Cinayet işleme sebebin cidden bu mu? Yani tapınakla, kılıçla alakası yok mu? Ya da ilk sayfada geçen Tapınak Ocağı’yla ne alakası var? O hikaye neden verildi. Beklemiyordum. Sebep kılıç olsa daha çok severdim.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Biraz emek isteyen bir kitap, belki ilk 30 sayfa sadece karakterleri anlatıyor, bu anlatımın özellikle dili bana yapay geldi. Belki de yerli bir yazardan yabancıların hayatlarını dinlediğimiz için.. Öte yandan günün İzmirini anlatması, şehrin bir panaromasını vermesi çok hoşuma gitti.
Ardından sürükleyici bir hikaye başlıyor, şehri tanıdıktan, insanları tanıdıktan sonra hikaye su gibi akıyor. Kitabı okurken bir yandan telefonu elimden düşürmedim çünkü mekanlar ve hayat o kadar canlı anlatılmış ki bahsedilen yerleri web'de aratıp hikayelerini öğrendim (ilgilenenler için en çok sonuç http://levantineheritage.com/ sitesinden çıktı).
Özellikle İzmirlilerin okumasını öneririm, her gün sokaklarından geçtiğimiz şehrin 100 sene önceki halini anlatıyor ve güzel anlatıyor.
200 sayfa bitmek bilmedi. ilk kısım iyice durgun, çok fazla isim var. Kim kimdir listesi koysalarmış kitabın başına. Diyaloglarda sıkıntı var, doğal gelmedi. 70. sayfada ancak cinayet işlendi. Dur sen, bloga yazacağım:)