1800'lü yılların İzmir'indeyiz yine. Ermeni Mahallesi'nde, Haynots'da. Mabetler, sokaklar, evler... İçlerinde toplantılar, kutlamalar, bazen cinnetler. Tüyler ürpertici cinayetler ve ölümcül saldırılar. Mahallede hiç kimsenin duymak istemediği hikâyeler. Hepsi, kimsenin duymak istemediği kâbuslar. Herkes tedirgin, çünkü tamamı gerçek. Bu sefer, Fransız dedektif Edmond Leblanc ise karabasanı bitirmeye kararlı. Düellonun yazarı Suphi Varım'dan tarihin koridorlarında yeni bir polisiye öykü. Keyifli bir gününüzdeyseniz, bu romanı okumaya karar verdiyseniz, gökyüzünüzün kararmasına hazırlıklı olun.
Suphi Varım’ın çocukluğu, İzmir’in beton ormanına dönüşmediği yıllarda, sokak aralarında ve arsalarda Çelik Bilek, Tom Miks, Kaptan Swing ve Zagor olarak geçti. Hayal gücü zengin bir çocuktu. Ailesi mahalle arasındaki iki katlı evi bırakıp dönemin modernleşme simgesi apartmanlardan birine taşınınca Kulver Kalesi’nden ve Darkwood Ormanı’ndan kopan küçük Suphi, beton blokların arasında ne yapacağını şaşırdı, hüzünlendi.
O yıllarda mahalle kitapçısında tesadüf eseri Agatha Christie’nin ‘Ölümün Sıcak Eli’ romanını buldu; okur okumaz da polisiyenin büyüsüne kapıldı. Christie’yi Mickey Spillaneler, Maurice Leblanclar, Carter Dicksonlar, takip etti.
Kolej’de kendi kafasındaki arkadaşlarıyla gizli bir dedektiflik bürosu kurup apartman olmayı bekleyen metruk evlere girmeye, dedektifçilik oynamaya başladı.
Zaman geçti ve genç Suphi Varım, artık Suphi Bey oldu. Yıllarca profesyonel yönetici olarak çalıştı. Yüksek lisansını ve doktorasını tamamlayıp ekonomi âlimleri arasına katıldı. Hatta bir üniversitede yardımcı doçent olup ders bile verdi. Bu yoğunluk içinde Nezihe’ye kocalık, Sedef’e babalık etmeye çalıştı.
Suphi Bey, kırk dokuz yaşında emekli oldu ve çocukluk düşlerinin eşliğinde polisiye yazmaya koyuldu.
1896 Paris’te başlıyor hikaye. Ben katille bağlantılı olur demiştim ama… Neyse. Kitapla ilgili ilk sorunum; ilk kitabın devamı ve seriye bağlı kitap ama karakterler tamamen değişti? İlk kitapta o kadar çok karakter vardı ki, ben üçlemenin tamamının bu karakterler çevresinde döneceğini düşünmüştüm. Yoksa yazar neden 200 sayfalık bir kitaba o kadar karakter koysun demiştim ki, alakası yokmuş. İlk kitaptaki karakterlerin birkaçı şöyle bir görünmek dışında hiçbir şey yapmadı. Diğerleri hep yeni karakterler. Ve yine çok karakter var. İlk kitaptan farklı olarak isimleri de garip. Tamam Ermeni de bu isimler ne? İsimlerde zorlamak bana kitap okumayı da zorlaştırıyor gibi geliyor. Aklımda tutamadığım için deftere karakterlerin isimlerini ve ne olarak kitapta bulunduklarını yazdım. Ona rağmen okumakta zorlandım biraz. Bu sefer olaylar erken başladı derken kitabın 156 sayfa olduğunu fark ettim. Yani aslında erken de başlamamış olaylar. Bir de olaylar arka arkaya oluyor. Hayvanlar zehirleniyor, çocuklar zehirleniyor, cinayet işleniyor. Hepsi ara vermeden oluyor aslında. Bu hızlı olma sonunda tek bir sayfayla patlamaya gider demiştim ama bir 4-5 sayfa olayları, katilin neden katil olduğunu anlatıyor. Ve katil. Yine beklemediğim biri çıktı. Ama bu sefer en azından göz önünde bir karakterdi. Ve her şey mantıklı bağlandı bence. Çocuklara yapılan saldırılar, cinayetler, hayvanların zehirlenmesi. Özellikle hayvanların zehirlenmesini katile bağlaması çok iyiydi. Ben zaten bekliyordum fakat bir an hiç hayvanlardan bahsedilmeyecek gibi gelmişti. Unutulmaması hoşuma gitti. Ve yine ilk baştaki kısa hikayenin kitabın geri kalanıyla tek bağlantısı karakter. Karakteri tanıtmak için yazılmış aslında. Ben bir an yakalayamadığı katil de mi acaba bu işin içinde diye düşünmüştüm. Akıcı bir kitap. Bence yazarın yazım tarzına daha fazla alıştım bu kitapta. Sonuncu kitabı da bu ay okur, sonra yazarın başka kitaplarına da bakarım.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Serinin ilk romanına göre daha hızlı, daha hareketli bir kitap. Kahramanımız yine yabancı (bu kez Fransız). Hikaye İzmir'in Ermeni mahallesinde geçiyor. Katil yine yabancı. Ancak finale doğru herşey birden daha da hızlanıp, birkaç sayfada çözülüyor.