تأتي رواية توباز في إطار السلسلة التي تبنتها العربي للنشر والتوزيع، وذلك لترجمة الأدب المعاصر من "أغرب البلاد" فمن خلال هذه السلسلة نستطيع أن نعرف أكثر عن هذه البلاد والثقافات من خلال قراءة الأدب المعاصر لها والدخول في العالم الحقيقي بعيداً عن الصورة النمطية، وبناءاً عليه بدأنا السلسلة باختيار بلاد لا نعرف هنها الكثير كالنرويج والتشيك وتركيا وهولندا وسلوفاكيا.
رواية توباز دائماً ما كنت أعتقد أن مهنة النصاب هي من أشرف المهن في السرقة. فهي تقوم على شخص دائماً ما يكون في منتهى الذكاء بحيث يعمل على اقناعك بإخراج نقودك من جيبك وإعطائها إليك برضاه ودون استخدام أي عنف أو اجبار. هو شخص يلعب على غريزة الطمع البشري وعلى رغبة الأشخاص في المكسب السريع أو استغلال الموقف. هذا الكتاب أحداثه كلها تدور في يوم واحد وفي مكان واحد . فنحن نعيش حياة العاملين في المتجر الشهير "توباز" الذي يقع في أنطاليا. ونقتفي أثر فوج سياحي قادم من سويسرا. ونرى كيف يقَسم الفوج على البائعين وكيف يتصرف كل بائع مع مختلف العملاء. نحن نعيش القصة من من وجهة نظر البائعين ونكتشف أسرار هذه المحلات وكيفية التعامل والنصب على السائحين. وتتشابه هذه القصة مع ما يحدث في بازارات خان الخليلي في القاهرة أو بازارات الأقصر وأسوان.
Hakan Günday was born in Rhodes in 1976. He finished his primary education in Brussels. After attending Ankara Tevfik Fikret High School, he studied at the Department of French Translator in the Faculty of Literature of Hacettepe University. He then transferred to Université Libre de Bruxelles. Günday continued his study in the Faculty of Political Sciences at Ankara University. He published his first novel, Kinyas ve Kayra, in 2000.
He is also a playwright and working in cooperation with DOT company- İstanbul (http://go-dot.org/).
İlk hakan günday kitabım. Enfes değişik bir dil ve argo kullanıyor. Antalyada dönen kuyumculuk tezgahları , umutsuz bir adamın hayatı..
"ahçik = kadın meterlemek = becermek-sikmek meter = seks tram = para dacik = yerli / türk pıt = ecstasy paks = kişi mart = adam pata = penis vardik = külot tetas = göğüs / meme deşa ! = siktir ! pörç = ibne koks = kokain "
Aga bu nedir? Ne okudum ben? Tam bir tezgahtar argosu...Adam laf cambazı; dile dans ettiriyor adeta. Okurken "altı çizilmeden geçilmeyen kitapların yazarı unvanına" sahip olmasına şaşmamak gerek. Alıntıladığım yerler gelsin hemen: "...Dünyada aslında iki ırk vardır. Dolandırılanlar ve tecavüz edilenler. Beyazlar dolandırılır. Onun dışındaki renklerinse ırzına geçilir, aynı beyazlar tarafından. Küçük boyutlu dolandırıcılıklar, ülkenin kadınlarından yeraltı ve yerüstü zenginliklerine kadar her şeyine sahip beyazların göz yummak zorunda kaldıkları bir durumdur. Sosyal patlamayı engelleyici bir görevi vardır. Beyaz adamın, tecavüz edilenler için uydurduğu başka bir katlanma yoludur. Geri kalmaya mahkûm ülkenin insanı, beyazdan çarptığı parayla yetinir. Sokakta uyumasının, kız kardeşini satmasının, kentin beyaz semtlerine adım atamamasının bedelidir bu. Uygarlığa köle olmanın maaşıdır. Kuzey Avrupa politikacılarının övdüğü sosyal adalettir. Ve dolayısıyla turizmi, Üçüncü Dünya ülkelerine bırakmıştır medeniyet. Irzına geçtiği halklara karşılığını verebilmek için. Böylece rahat uyurlar geceleri. Vicdanları zencilerden, Kızılderililerden, Uzakdoğululardan, Araplardan korunur böylece... Bu ufak kazıklamalar bir zırhtır, yüzyılın imparatorlarının vicdanlarına...." "...Topaz Jewellery Center, evrenin en büyük kuyumcusudur. Temeli Kapalıçarşı’da, çatısı Antalya’dadır. Çatının altında dört kat yatar. Her biri yedi yüz metrekaredir… Bina, var olmayan bir ülkenin büyükelçiliğine benzer. İçine adım atıldığında Türkiye’den çıkılır. Dışarıdan Kabe’ye, içeriden ana rahmine benzer… Topaz üç delikli bir kasadır… Binanın bağırsağına denk düşen arka cephedeyse duvarla aynı renkte tokmak taşıyan balina grisi demir bir kapı vardır. Topaz’a giren birinci deliği, çıkan ikinci deliği kullanır. Çünkü Topaz’a girmiş olan turistle, çıkacak olan turist karşılaşmamalıdır...." "...Turistin bağırsakları tatilde boşalır. Tıkanmış bağırsakları açmak göreviyse tezgahtarındır. Tezgahta meterlemek, zurnik çektirmek, tokarlamak bir satış tekniğidir. Turistin tramını almak için zamanı çok dar olan tezgahtar, konuşmaktansa tokarlamayı tercih eder. Birkaç dakika önce patasını emdiği martın sattığı mala hayır diyebilecek turist yoktur. Cinsel yakınlaşma hiçbir kelimenin erişemeyeceği hıza ve güce sahiptir…” "...Devletin kendisine verdiği olanakları en üst düzeyde kullanan ve üniversite eğitimi doğrultusunda kariyer inşa eden Batı Avrupalı bir ahçiğin, vahşi ve cahil bir marta aşık olmasının nedeni, Grace Kelly gibi her şeye sahip bir aktristin Güneş Tarikatı adındaki palyaço sürüsüne katılmasınınkiyle aynıdır: Boşluk. Dışları dolu, içleri boş ahçikler, içleri dolu , dışları boş martları görünce sevgi doğururlar. Bir tür hastalık. Ama bu da kimsenin umurunda değildir. Çünkü aşk, Akdeniz’in tuzlu suyunda gözlerini açamayan geçici körlere sunulmuş bir deliliktir. Takım elbiseli hastabakıcılara tezgahtar denir…" "...Tezgahtar, diğer insanlara ancak bir astronot kadar yaklaşabilen, duygu ve düşünce örnekleri toplayıp kendine dönen kişidir. Kimlik koleksiyoncusudur. Sermayesi, sattığı mal değil, müşterileridir. Karşısındakine bir önceki müşterisini satar. Turistin tezgahtan kalmak için değil, tezgaha oturmadan önce biraz düşünmesi gerekir. Ama Gabor’un da dediği gibi insanın öğrendiği ve unuttuğu ilk bilgi, düşünmektir. Dolayısıyla ilk insan da, son insan da turisttir. Tezgahtarsa şeytandır. Bu yüzden şeytan kelimesinin İngilizcesi satan diye yazılır...." "....“Tezgahtarlar bin bir tezgahla Avrupa Birliği’nin kurucu üye ülkelerinin vatandaşlarından tane tane yumoş ( Euro) indirirken, Türk hükümetleri milyonlarca yumoşluk savaş uçaklarını tek tezgahta satın alır. Oy verenler hayatta kalmayı öğrenip tezgahtar olurken, oy alanlar, siyasi kariyerleri boyunca turist kalır..." "...Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye'dir. hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir boğaz köprüsü anlamına geliyormuş. ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu'da, ayakkabılı olanı Batı'da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk... Boğazımıza takılmasınlar diye. yutkunup gönderiyorduk hepsini. nereye gideceklerse oraya…Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara...."
هذه الرواية استفدت منها شيء واحد وهو الحذر من النصابين والمحتالين على السائحين في كل انحاء العالم ، فلا تصدق ما يقولون عن منتجاتهم خصوصاً الاسعار ستجدها في مكان ما بسعر اقل من ضعف السعر الذين يريدونك ان تشتريه
"Tezgâhtarlığın zorluklarından biri tekrardır. İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur. Aynı cümleleri aynı mimikler eşliğinde iki bin kez söylemiş olan tezgâhtar, artık ne dediğini duymuyordur. Başka konular üzerinde yoğunlaşıyor, müşterisinin banka hesabında ne kadar tramı olduğunu ya da yanındaki ahçiğin vardik rengini tahmin etmeye çalışıyordur. Kendisini duymayan tezgâhtar, konuşmasının hangi bölümünde olduğunu karşısındakinin yüz ifadesinden anlar."
Topaz Jewellery Center. Antalya'nın turistlerini içine çekip yutan sonra biraz eksilmiş(!) bir şekilde tekrar geldiği yönün tersine bırakan büyük kuyumcu merkezi. Ve Kozan... Tezgahtardır. Hayatının rolünü bu center'ın içinde oynamaktadır. Yalanlar, kişilik bölünmeleri, kendine inanamamazlık, onarılamaz bir çatışma, her şeyiyle onda hayat bulmaktadır. Ve meter, ahçik, tram, mart, potpot... Bunlar Topaz çalışanlarının aralarında anlaştıkları bir dilin kelimeleri. Yalan dünyalarında, yılan bir dil ile tatlı bir kuyudur Topaz...
Kinyas və Kayranı oxumuşdum 3-4 il əvvəl. Bu əsərlə də uzun müddətdi baxışırdıq...Hakan Gündayın dili və mövzusu yaxşı mənada xeyli sadələşib deyə düşünürəm. Bəyəndim✌️
Olumsuz yorumların aksine fazlasıyla beğendim kitabı. 200 sayfa boyunca tek bir gün anlatılmasına rağmen hiç sıkılmadan soluksuz okudum diyebilirim. Günday'ın yazım tarzına bayılıyorum!
Bir Hakan Günday romanının daha sonunda bu yazarı daha çok okumalıyım dedim. Dili, tespitleri, analizleri, gözlemleri, oyun içinde oyunu nefisti. Hatta rahatsız edici derecede.
Malafa, Hakan Günday’dan okuduğum 4. kitap olmasıyla birlikte aynı zamanda yazarın en beğendiğim kitabı oldu.
Kitapta Ermeni kuyumcular tarafından oluşturulan kuyumcu argosundan bolca kelimeler var. Bu kelimelerle ilk defa karşılaştığımız için ve yazar anlamlarını söylemediği için biraz bocalıyoruz. Ama 20-30 sayfa sonra bu kelimeler kafamızda oturmaya başlıyor ve sürekli kullanıldıkları için de metinden kopmadan otomatik olarak kelimeleri çevirmeye başlıyoruz.
Kelimelerin karşılığını kitaba başlamadan öğrenmek isteyenler için alta bir link bırakıyorum. Ama okurken anlamları keşfetmeniz daha zevkli olacaktır.
Kitapta, kuyumcu esnafı ve turizmciler tarafından yapılan türlü dalavereler anlatılıyor. Yazarın en ince ayrıntısına kadar bu dalavereleri anlatması büyük bir başarı. Bu eserini yazabilmek için ya ailesinin/arkadaşlarının bu işi yapması lazım ya da bir süre kendisinin tezgahtarlık yapması lazım. Yoksa kulaktan duyma bilgilerle yazılabilecek bir kitap değil.
Kitapta kuyumcu esnafı anlatılıyor diye aklınıza sıkıcı bir kitap izlenimi gelmesin, okurken sürekli gülmekten dolayı ara vermek zorunda kaldığım bir kitaptı. Bir insanın bu kitaptan sıkılması için ya kendisinin bir esnaf olması lazım ya da esnaftan büyük bir kazık yemiş birisi olması lazım.
Hakan Günday’a başlamak için kitap önerisi isteyenlere şiddetle bu kitabından başlamalarını tavsiye ederim.
Türkiye erkeğinin yabancı olana, paraya ve kadına dair fantezileri dayanak noktası alınarak dedikoducu erkek anlatıcı ağzıyla yazılmış bir eser. Kitabın yarısı şu şöyledir bu böyledirli çok bilmiş bitirim abi lafazanlığıyla dolu, çeyreği Avrupalı erkeklerin ne kadar mal, karılarıyla kızlarının ne kevaşe olduğu ve hepsinin söğüşlenmeyi nasıl hak ettiği ile ilgili, geri kalanıysa olay örgüsü bir şekilde yürüsün diye tesadüf üzerine tesadüfler üzerine kurulmuş. Bu tür şeyleri sevenler çok keyif alacaktır.
Kitap degerlendirirken benim kriterim: Bu kitabın yazarının ismini kendi adımla değiştirsem ve bastırmaya çalışsam ne olur? Eminim ki bunu bastiramazdim. Yarısına kadar bile okumadan iade ederlerdi. Nasıl sabır gösterip bitirdim bilmiyorum.
Dünyada aslında iki ırk vardır. Dolandırılanlar ve tecavüz edilenler. Beyazlar dolandırılır. Onun dışındaki renklerinse ırzına geçilir, aynı beyazlar tarafından. Küçük boyutlu dolandırıcılıklar, ülkenin kadınlarından yeraltı ve yer üstü zenginliklerine kadar her şeyine sahip beyazların göz yummak zorunda kaldıkları bir durumdur. Sosyal patlamayı engelleyici bir görevi vardır. Beyaz adamın,tecavüz edilenler için uydurduğu başka bir katlanma yoludur. Geri kalmaya mahkûm ülkenin insanı,beyazdan çarptığı parayla yetinir. Sokakta uyumasının, kız kardeşini satmasının, kentin beyaz semtlerine adım atamamasının bedelidir bu. Uygarlığa köle olmanın maaşıdır. Kuzey Avrupa politikacılarının övdüğü sosyal adalettir. Ve dolayısıyla turizmi, Üçüncü Dünya ülkelerine bırakmıştır medeniyet. Irzına geçtiği halklara karşılığını verebilmek için. Böylece rahat uyurlar geceleri.Vicdanları zencilerden, Kızılderililerden, Uzak doğululardan, Araplardan korunur böylece... Bu ufak kazıklamalar bir zırhtır, yüzyılın imparatorlarının vicdanlarına. Kinyas ve Kayra
Kelimeler taş, ağızlar sapan olduğunda sakin olmak şarttı
Satmak için ortada bir malolması gerekmez. Satmak için bir alıcının olması yeter. Alıcı olduğunu bilmese bile.
Ön cephenin balina grisirengindeki duvarı, hayat geçirmez camdan üretilmiş kapılar taşır.
“Tevazu, iki kez iltifat almanın yoludur. Örnek: Ne kadar güzelsiniz! Hayır, değilim. Evet,öylesiniz. Etti iki!”
İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur.
Dünya üzerinde dört değerli ve yüzlerce yarı değerli taş vardır. Dört taşın değerli olmasının nedeni tabiî ki nadir oluşlarıdır. Sertlik oranı ve nadirlik açısından sıralarsak önce elmas gelir. Elması Güney Afrika’dan alır ve kesilmesi için Anvers’e yollarız. Dünyanın en iyi elmas kesim atölyeleri Anvers’tedir. Atölyelerimizde kullanılan taşların hepsini aracısız olarak madenlerden alırız.Dolayısıyla fiyat düşer. Kesilmiş taşlar buraya gelir ve önceden hazırlanmış modellerin üzerine mıhlanır. Kırmızı taş yakut Burma’dan, mavi taş safir Kaşmir’den, yeşil taş zümrütse Kolombiya’dan gelir.”
Tezgâhtarlar, hayatlarındaki disiplinsizliği işlerine nadiren yansıtırlar. Bir planları vardır. Ancak planlarının tek kötü yanı kendi hayatlarına dair olmamasıdır. Müşteriyi görür ve tezgâhı kurarlar.Müşteri gittiğindeyse, hayatsız kalırlar. Çünkü tezgâhtar tezgâhsız yaşayamaz. Tezgâhtar başka hiçbiriş yapamaz. Bu yüzden Antalya, işsiz tezgâhtarlarla dolu bir kenttir. Tezgâhtarlık ilk değil, son iştir.Herkesin tezgâhtar olduğu bir dünyada hiçbir şeye şaşırmamak gerekir çünkü üreticilik dönemi sona ermiş, aracılık dönemi başlamıştır. Ancak aracılığın yan etkisiyse deliliktir
Bir zamanlar Batı’yı Doğu’dan ayıran sadece Berlin Duvarı’yken artık ülke sayısı kadar duvar vardır. Ve o duvarlarda delik açmak için kime ne verilmesi gerektiği çok iyi bilinmelidir.
Çünkü sosyal düzenin tembelleştirdiği halkın en büyük düşmanı çalışanlardır. Elleri ve terleriyle çalışanlar. Tembellikten aptallaşmış olanlar kendilerini sizinle kıyaslar ve her gece onların kabuslarındaki başrolü oynarsın
Kontramanyak tezgâh bir gösteridir. Yüksek tezgâhtar elastikiyeti gerektirir. Çünkü insan,kendisine yöneltilmiş bir soruya yönlenmeye şartlanmıştı
“Yolculuklar insana her şeyi öğretir. Bazen kendimizi o kadar hayatımıza kapatıyoruz ki dışarıda neler olup bittiğini unutuyoruz. Hatta dünyayı öğrenemeden ölüyoruz. Hayatımız çalışmakla,kazandıklarımızı biriktirmekle geçiyor. Peki ya sonra? Evet, çocuklarımız için yapıyoruz her şeyi.Bizden sonrası için. Ama para harcarken yaptığımız tercihler belirliyor kimliğimizi. Bazen durup düşünmek gerekiyor. Neden çalışıyorum? Rahat bir hayat için. Peki o rahat hayatı yaşayacak olan kişi yani kendim için ne yapıyorum? Hiçbir şey. İnsanın kendini şımartması ruhsal dengesini sağlaması için şart. Çünkü ancak ruhsal dengeye sahip biri her sabah kendisini sorgulamadan yatağından kalkıp çalışmaya gidebilir. Belki de burası, bunun için vardır. İnsanların kendilerini şımartmalarına yardımcı olmak için. Matematikle hesaplanan hayatlara biraz romantizm katmak için. Bu yüzden tatile çıkmıyor muyuz? Bu yüzden sinemaya gitmiyor muyuz? Bu yüzden birbirimize ‘Seni seviyorum!’demiyor muyuz
“İnsanlar çoğu zaman gerçekleştiremeyecekleri hayaller kuruyorlar. Hayallerini gerçekleştirememelerinin nedeni, nasıl yapacaklarını bilememeleri ve karşılarına fırsatların çıkmaması. Ama her şey bir karşılaşmadan ibaret. Bir çok şeyin yan yana gelmesinden. Bu kolyeyi size neden gösteriyorum? Çünkü bir hikayesi var.”
Geleceğe hazırlanmak için o kadar zaman harcanıyor ki bugün kaybolup gidiyor
Mücevher gerekli bir emtia değildir. Ancak hayal, gerçeğe katlanmak için gereklidir. Temel gıda,giyinme ve barınma gibi bedene yönelik harcamalar eti, hayaller ruhu doyur
Burası, karanlık bir gökyüzünün altına yayılmış vahşi ve işlenmesi zor bir toprak..
Yeryüzündeki olanakların sınırlı oluşu ülkeleri doğal düşmanlar haline getirmiştir. Sıcak ya da soğuk savaşlar, insan kadar eskidir. Turizm, doğal düşmanlıklar arasında savaşsız var olmayı savunan bir ideolojidir. Çünkü savaşlarda güçlüler kazanır, oysa turizmde zayıfların da şansı vardı
Her tezgâhtarın, kendisini tezgâhtar olma noktasına getirmiş bir günahı vardır: tembellik, suç,ihanet.
Tezgâhtarlar bir mal için saatlerce pazarlık edebilen, ancak kendi çıkarlarını ancak bir çocuk kadar koruyabilen, gerçek hayata düşmüş hayal kahramanlarına benzerler.Mantığın hiçbir şey ifade etmediği romantik dünyalarında aşktan ölür, aşktan doğarlar. Gündüz o kadar çok yalan söylerler ki, gece her duyduklarına inanırlar. Beyaz lekeler taşıyan ruhları,umursamamak ve umursanmamaktan, kaynağı belirsiz radyasyon yemiş astronotlar kadar mesleki deformasyona uğramıştır
Satma hastalığına yakalanmış insanların çalıştırılmasıysa suçtur. Ancak günümüz dünyasının hiçbir yasal düzeneğinde cezası yoktur. Defalarca düşüp defalarca kalkmaktan dizleri kan çanağına dönmüş tezgâhtarlar, bolluk ve boşluk içinde yaşar. Hayatlarındaki bütün farklar tek harfliktir. Satmak her şeyi herkese ve saçmak her şeyi her yere. O ve U harfleri Türk alfabesinde canlı olarak bilinir ve sesleri yakından geldiği için yazıldıkları gibi okunur. Diri diri gömüldükleri takdirde,üzerlerine atılan toprağı simgeleyen iki nokta vardır. Yerin altındaki O ve U harfleri Ö ve Ü diye okunur. Çünkü sesleri toprağın altından geldiği için incelmiştir. Buna göre: insan turist olur. İnsan tezgâhtar ölür. Tezgâhın hangi tarafında olduğunun da, hangi tarafında öldüğünün de bir önemi yoktur.Müşteri de orospu kadar öröspüdür
Sokağın sahne,konunun hayat olduğu bir oyunda, sürekli konuşabilmek, dikkatlerini odaklamak ve saatlerce ayakta kalabilmek için pafküf ve pıt kullanan atıcılar kendilerini insanların yolunu değiştiren bir tanrı olarak görürler. Haklıdırlar. Turizmde tek kullu dinler, tanrı sayısı kadardır.
“İnsanların foyası elbet çıkar. Bilir misin, foyanın nereden geldiğini? Sadece üst tabladan ibaret boktan elmasları mıhlamadan önce altlarına folyo kâğıdı yerleştirirler. Taşı mıhlarlar. Böylece sanki taş birinci kaliteymiş gibi parlar, oysa yarısı yoktur. Yansıyan ışık taştan değil, altındaki folyodan geliyordur. Ancak bir gün mal, bir kuyumcuya gider de taşı sökülürse, müşteri meterlendiğini anlar.Çünkü taşın altındaki folyo kâğıdı tabak gibi ortaya çıkar. Folyo, zaman içinde foya kelimesinedönüşmüştür. Elmasın da, insanın da ne mal olduğu elbet anlaşılır. Yeter ki taşı sök.
Diplomasi ve turizm, insanlık olimpiyatının benzer kurallara göre oynanan iki disiplinidir. İkisinde de disiplinsizlik şarttır. Sonuç önemlidir. Sonuca varana kadar geçilen bütün yollar, arkeoloji karaştırmalara neden olacak kadar tarihe karışır. Yolların otoban ya da patika olmasının hiçbir önemi yoktur. Bireyler arasındaki diplomasi ve turizmde kazanan taraf, genellikle hayat şartlarının çarpıklığından ötürü tali yollar bulmak zorunda kalmış ülkelerin vatandaşlarıdır. Yol yoksa açılır.Greyder ya da tırnakla. Türkler, doğru bir örnektir. Bireysel çatışmaları zihinsel elastikiyetleriyle çözebilmeye alışmış yapıları, kartezyen mantığın anasını meterler. Ancak elastikiyetin fazla geliştiği bir toplumda sosyal ve siyasî ahenk yok olduğu için söz konusu toplumu yönetenler zayıf düşer ve mermer bir duvarı andıran kırık haçlı dünyaya çarpıp stratejik kazıklar yer.
Çünkü pişmanlık ilk insandan torunlarına mirastı.
İnsan her şeyi düşünebilir. Düşünce, zemini sonsuzluk olan bir oyundaki piyondur. İstediği yere gider. Hayal kırıklığı, varoluş uykusuzluğu ya da sadece merak kurbanı olan insan, yeryüzündeki benzerlerinin tamamını öldürüp Tanrı’yla yalnız kalmak isteyebilir. Eğer oralarda bir yerdeyse,Tanrı’yla konuşmak için en yüksek dağın zirvesine çıkıp “Neden?” diye sorabilir. “Artık yalnızız. Ne mucizelerinden korkacak yığınlar var, ne de cennet ve cehennemine yollayabileceğin iki ayaklı hesap makineleri. Sadece sen ve ben. Anlat şimdi. Neden?” Düşünce, insanın ölümsüz olan tek organıdır.Sonsuza kadar, yeryüzünün sırtında zıplayan tenis topları gibi, bir kafatasından diğerine çarpar.Çarpma anında, kişi aklına bir düşünce geldiğini sanır ancak kafatası tenis topunun içeri girmesine izin vermezse zıplama devam eder. Geçirgen bir kafatası bulana kadar düşünceler seker ve zıplar. Taki beyinlerine süzülecekleri insanları bulup, onlar tarafından uygulamaya geçirilene kadar. Ancak ozaman düşünce davranışa dönüşür
Dışları dolu, içleri boş ahçikler, içleri dolu, dışları boş martları görünce sevgi doğururlar. Bir tür hastalık. Suçiçeği gibi.
Çünkü aşk, Akdeniz’in tuzlu suyunda gözlerini açamayan geçici körlere sunulmuş bir deliliktir. Takım elbiseli hastabakıcılara tezgâhtar denir.“Yenge, bir çay daha alırsın, değil mi?”
Başka bir yolu olmalı, diye düşündü. Kimsenin bilmediği bir yol. Ancak kimse bilmediği için o yol da yoktu
Aklının korunması için Tanrı’ya ilk yalvaran insanın dileği yerine getirildi. O günden bu yana insanın aklı, Tanrı tarafından korundu. Belki bir kasada, belki de cennette. Çünkü aklın, insan bedeninden kaçabileceği beş delik ve akıl yoksunu bedende delilik vardı. Akıl, insandan korundu.İnsan, beş duyulu bir hayvan oldu. Bedeni ölümlü, aklı korunan, beş duyulu bir hayvan. Tanrı’nın insan olarak doğacağı güne kadar böyle sürecek. Aklı, insanla öldüğü gün öpüşecek. Hayattakilerse son ana kadar koklayacak, duyacak, görecek, tadacak, dokunacak ama asla düşünemeyecek. Çünkü aklı alınmış insana bırakılmış olan beyin, sahibine sadece hayal veren bir organdır. Var olanın üzerine kurulan hayaller. Oysa akıl, yoktan düşünce yaratır. Yoktan var etmek bir düşünce, yoktan var ettiğini düşünmek bir hayaldir. İnsan düşünmez, düşündüğünü hayal eder. Akıl sadece Tanrı, beyinse bir çocuk tarafından korunabilir. İnsanı koruyansa ölümdür. Bir hayal organıyla yaşadığı sürece kendine zarar verecek olan insanı sonsuz acıdan kurtaran ölüm, doğumdan üstündür.“Amin!”
Tabiî ki bütün tezgâhtarlar ahlaksız ve suçlu değildir. Ancak tezgâhtarlık, ahlaksız ve suçluların,kişilik özelliklerini değiştirmeden, yasal olarak yapabilecekleri ender mesleklerdendir. Belki de bütün meslekler böyledir. Bütün insanların ahlaksız ve suçlu olabileceği gibi. Her şey bütün ihtimallere eşit uzaklıktadır. Yakınlaşıp uzaklaşmaları geçicidir.
Bazı insanlar, inanması ne kadar güç olursa olsun, zihinlerini boşaltabilirler. Bilgiler, deneyimler,duygular, kişilik özellikleri buharlaşır. Unutmak, var olanı yok etmektir.
İyiliğin ne olduğunu biliyoruz ama iyi olamıyoruz. Çünkü içimizde Tanrı’nın sadece küçük bir parçasını taşıyoruz. İyilik ve kötülük çelişkisi buradan geliyor.Gücümüzün asla yetmeyeceği hayallerimiz var: erdem, yüksek değerler, sonsuz kardeşlik, insanlık barışı gibi. Ama birleşmediğimiz sürece ne yazık ki hiçbiri gerçekleşmeyecek
Zeki bir adamsın. Evet, düşünmek. Sevgili dostum, insanlar düşünmeyi unutmakla başlarlar hayvanlaşmaya. Neden ile sonucu eşleştirmeyi unutmakla başlarlar insanlıklarından uzaklaşmaya.Dürüstlükten vazgeçmenin tek nedeni düşünmeyi unutmaktır. Yalan söyleyerek gündelik sorunlarından kurtulan ve yüzeysel acılarını sonlandıran insanın ödeyeceği bedel, yalan söylediği için duyacağı pişmanlık acısıdır.
İki milyon yıl. Bir elmasın oluşması için geçmesi gereken yıl sayısı. İki milyon yıl. Elimde,dünyanın tarihi var. Her şeyden ve herkesten eski..
. İnsanlar ölür.Her şey ölür. Ama sadece iki şey ayakta kalır: aşk ve pırlanta. Sonsuza kadar parlarlar. Bir deniz feneri gibi. İnsanlara neyin değerli olduğunu anımsatırlar. İnsan âşık olunca, taş pırlanta olunca ölümsüzleşir.
Kendinden ilham alan kişi her şeyi yapabilir. Eseriyle karışmıştır. Neyin kurgu neyin gerçek olduğu anlaşılamaz. Bir sanat eseri olarak yaşar ve kendinden eser kalmaz.
Batı’da insanların kökü birdir. Dalları gelişir. Kökten bağlı olanlar, sosyal düzen tarafından birbirine benzer hallere sokulmuş insanlardır. Ancak bunlar büyüyüp gelişir ve ayakları sosyal güvenlik numaralarına saplanmışken elleriyle gidebildikleri kadar uzağa yükselirler. Oysa Doğu,kapalıdır. Kök ve dallar birlikte yaşar. Bunun nedeni, dalları koruyacak tarafsız bir sosyal düzeneğin olmamasıdır. Dal, ancak köküne yakınsa yaşar. Otuz beş kişilik aileler, tek evin içinde birlikte ölür.Evden kaçılmaz. Çünkü bu deliliktir. Evden kaçanı kimse koruyamaz. Batı’daysa evden kaçmak,gelişmenin tek yoludur. Aslında her ne kadar Doğu doğaya daha yakınmış gibi dursa da, hayvanların yavrularıyla ilişkileri düşünüldüğünde Batı toprağa çok daha yakındır. Toplumların bir el olduğunu düşünürsek, Batı’da eller açıktır. Avuç toplum, parmaklar bireydir. Doğu’daysa eller yumruk olmuştur. Bu yüzden, Doğulularla savaşmak için hepsini birden yok etmek gerekir. Yumruk bilekten kesilmelidir. Batılılarsa, parmak kırar gibi tek tek alt edilmelidir. Parmaklar teker teker kesilmelidir.Size, sen diyebilir miyim?
Doğu, Batı’nın sırtıdır. Batı’nın zayıflığı, kendini sırtından bıçaklayabilecek kadar uzun kollara sahip ve kör olmasıdır. Dünya etrafında kovalamaca oynamanın sonu yorgunluktan ölmektir. Kendi kuyruğunu yiyen bir yılan ne kadar yaşayabilir? Yönler, sadece denizciler ve pilotlar içindir. Sorulması gereken dünyanın nerede olduğudur. Doğuda mı, batıda mı? Ve bu yönlerin merkezinde ne olduğu merak edilmelidir. Her şey matematiktir. Dünyadan ne çıkarsa sonuç sıfır olur?
Nobel ödüllü Doktor Ferdinand Henri Moissan’ın, Arizona’daki Diablo Kanyonu’na düşmüş olan meteorda karşılaştığı dünya dışı mineral, 1905 yılında, kâşifinin adıyla tescillenmiştir: Moissan,moissanite, mosanit. Bu mineral, doğadaki elmasla benzer niteliklere sahiptir. Doksanların ikinci yarısında laboratu
Turizmi yerin dibinə soxub çıxaran qəşəng bir kitab. 😁
Bəyəndiyim və ya diqqətimi çəkən yerlər:
Malafa - Hakan Günday (Highlight: 52; Note: 0)
───────────────
▪ Dünyada aslında iki ırk vardır. Dolandırılanlar ve tecavüz edilenler. Beyazlar dolandırılır. Onun dışındaki renklerinse ırzına geçilir, aynı beyazlar tarafından. Küçük boyutlu dolandırıcılıklar, ülkenin kadınlarından yeraltı ve yerüst�� zenginliklerine kadar her şeyine sahip beyazların göz yummak zorunda kaldıkları bir durumdur. Sosyal patlamayı engelleyici bir görevi vardır. Beyaz adamın, tecavüz edilenler için uydurduğu başka bir katlanma yoludur. Geri kalmaya mahkûm ülkenin insanı, beyazdan çarptığı parayla yetinir. Sokakta uyumasının, kız kardeşini satmasının, kentin beyaz semtlerine adım atamamasının bedelidir bu. Uygarlığa köle olmanın maaşıdır. Kuzey Avrupa politikacılarının övdüğü sosyal adalettir. Ve dolayısıyla turizmi, Üçüncü Dünya ülkelerine bırakmıştır medeniyet. Irzına geçtiği halklara karşılığını verebilmek için. Böylece rahat uyurlar geceleri. Vicdanları zencilerden, Kızılderililerden, Uzakdoğululardan, Araplardan korunur böylece... Bu ufak kazıklamalar bir zırhtır, yüzyılın imparatorlarının vicdanlarına. Kinyas ve Kayra
▪ Topaz’da iki yüz elli dört çalışan ve bir patron vardı: Sami Çınarcıyan. Şanslıydı çünkü ofislerden arta kalan katların sayısı kadar oğla sahipti. Üç Çınarcıyan, üç ayrı katın müdürüydü. Yukarıdan aşağıya: Hayko, Jojo, Cefi. İlk oğlan doğdunda, Sami’nin altınla ilişkisi sol elindeki alyans kadardı. Bir Ermeni adını uygun gördü: Hayko. Tramı bollaştıkça çocuk doğurttu. Kendi adını bile nasıl gerekiyorsa öyle telaffuz etmeyi öğrenmiş olan Sami’nin
▪ tramı bollaştıkça çocuklarının değil ama onlara koyduğu adların dini değişti. Yahudileşti: Jojo ve Cefi. Soyadları duyulana kadar Yahudi, adları duyulana kadar Ermeni. İkisi de duyulmamışsa Türk. Mutlaka biri işe yarardı. Ne de olsa Türkiye’de yaşıyorlardı. En ağır katı yöneten Hayko Çınarcıyan’dı. Erivan’ı su markası sanacak kadar Türk, pırlanta toptancılarını kazıklayacak kadar Ermeni.
▪ Tatil yapan insanlara hizmet edenin laneti, hizmet ettiği her kişinin tatilde olmasıdır.
▪ Selim, yirmi yedi yıl Hollanda’da yaşamıştı. Kardeşini öldürdüğü için yedi yıl boyunca gün saymış, sonra da dilini bilmediği Türkiye’ye fırlatılmıştı.
▪ Asfalta benzeyen Cenevre aksanı, el yapımı saat sesini, patikaya benzeyen Romanş aksanıysa inek böğürmesini anımsatır. Böğürenler, deniz düzeyine indikçe zekâ düzeyleri düşen dağlılardır. Kayaksız ayakları İsviçre’de karın içine gömülürken, yün çoraplı, sandaletli ayakları Türkiye’de sahil kumlarına batar. Güneşin ilk yaktıkları ve tramın ilk şımarttıkları onlardır. Rousseau ya da Antik Yunan demokrasisiyle hiçbir ilgileri yoktur. Türkiye’yi tanımadıkları için korkak, Türkiye’yi tanımadıkları için cahildirler.
▪ Tezgâhtarın en küçük yanlış hareketi, dışarıda bekleyen tur otobüsüne kaçmalarına neden olur. Güneşin üzerinde tepindiği bir tavanın altında, özellikle çalıştırılmayan klimalardan ötürü havası boğaz yakan otobüste saatlerce beklerler. Kentte yaşamayan bir İsviçreli, kentte yaşayan bir Rus’a benzer. Görgüsüzlüğü hoş görülmeli, zenginliği yüzüne vurulmamalıdır. İsviçreliye vergilerin, Rus’a votkanın ağırlığından yakınılmalıdır. Turizm, ulus stereotipleri üzerine inşa edilmiştir. Temeli çok sağlamdır.
▪ Tezgâhtarlığın zorluklarından biri tekrardır. İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur. Aynı cümleleri aynı mimikler eşliğinde iki bin kez söylemiş olan tezgâhtar, artık ne dediğini duymuyordur. Başka konular üzerinde yoğunlaşıyor, müşterisinin banka hesabında ne kadar tramı olduğunu ya da yanındaki ahçiğin vardik rengini tahmin etmeye çalışıyordur. Kendisini duymayan tezgâhtar, konuşmasının hangi bölümünde olduğunu karşısındakinin yüz ifadesinden anlar.
▪ Yalan, turizmin doğasında vardır.
▪ Tezgâhtarın nadir de olsa kapıldığı korku yalan bilincinden kaynaklanır. Yalan o kadar ortadadır ki turistin hiçbir şeye inanmadığını düşünür. Geçici bir krizdir. Oysa turistler her şeye inanmak için valizlerini toplamış olan insanlardır. Bunu anımsayan tezgâhtar rahatlar ve gösterisine devam eder.
▪ Toprak ve çiftlik hayvanlarıyla uğraşmaktan parmakları bir tırmığın dişlerine dönüşmüş olan mart, şişmiş parmağından çekip çıkaramadığı alyansını gösterdi. “On dört yıldır çıkarmıyorum. Herhalde bununla öleceğim.” “Havadaki nem oranından kaynaklanıyor,” dedi Kozan. “Parmaklar sıcaktan şişer. Bu yüzden müşterilerimize satın aldıkları yüzüğü hangi coğrafyada takacaklarını sorar, ölçüsünü ona göre yaptırırız.”
▪ “Bu yaşta nasıl çalışabiliyorlar?”
▪ “Hayır Bayan Jouvet, çalışmıyorlar. Meslek öğreniyorlar. Topaz’ın atölyeleri, Milli Eğitim Bakanlığı’yla ortaklaşa gerçekleştirilen bir projenin parçasıdır. İlköğretimdeki çocuklar on iki yaşından sonra meslek eğitimi görebilirler ve bu eğitim dört yıl sürer. Daha sonra, dilerlerse mücevher üretiminin herhangi bir branşında uzmanlaşır ve bir atölyeye usta olurlar. Elişçiliği bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de geriliyor ve devlet, aileleri teşvik etmek için böyle bir proje geliştirdi. Tatillerde, hafta sonlarında ve hafta içi, okul saatleri dışında buraya gelen çocuklar dört yıllık stajlarını tamamlıyor ve sertifikalarını alıyorlar. Bu arada sembolik bir ücret bile alıyorlar.”
▪ “Dünya üzerinde dört değerli ve yüzlerce yarı değerli taş vardır. Dört taşın değerli olmasının nedeni tabiî ki nadir oluşlarıdır. Sertlik oranı ve nadirlik açısından sıralarsak önce elmas gelir. Elması Güney Afrika’dan alır ve kesilmesi için Anvers’e yollarız. Dünyanın en iyi elmas kesim atölyeleri Anvers’tedir. Atölyelerimizde kullanılan taşların hepsini aracısız olarak madenlerden alırız. Dolayısıyla fiyat düşer. Kesilmiş taşlar buraya gelir ve önceden hazırlanmış modellerin üzerine mıhlanır. Kırmızı taş yakut Burma’dan, mavi taş safir Kaşmir’den, yeşil taş zümrütse Kolombiya’dan gelir.”
▪ Elmaslar kesilmiş olarak Hong Kong’dan bir dolara alındığı ve renkli taşların yarısı da lazerle renklendirilmiş cam olduğu için Kozan’ın o an bir Tanrı iradesiyle maymuna dönüştürülmüş olması gerekirdi ama mitolojide bile turisti koruyan bir Tanrı yoktu.
▪ Turizm, bir serabı tram karşılığı izletmektir.
▪ “Elmas, taşın doğadaki adı, pırlantaysa işlenmiş halinin adıdır. Ayrıca pırlanta kesimi olarak adlandırılan bir kesim biçimi de vardır. Bunun dışında baget, prenses, markiz, damla, oval, kalp, zümrüt kesimler de vardır. Ancak en çok bilinen, pırlanta kesimdir. Kesimin mükemmel olması şarttır. Çünkü bir pırlantanın değeri, ışığı yansıtma oranıyla da ilgilidir. Işık, yüzeylerin mükemmel yerleştirilmesi sayesinde taşa girdiği dereceyle çıkmalıdır. Eğer pırlanta parlamıyorsa, nedenlerinden biri, iyi kesilmemiş olmasıdır. Biz buna meslekte, ışığın kaçması deriz. Anvers’de taş kesenler, bu işi elleriyle yaparlar. Bugün Lüksemburg’da, Almanya’da bilgisayar destekli makinelerle taş kesmeye çalışıyorlar ancak sonuç, on parmağın verdiği kadar mükemmel değil. Çünkü hiçbir makine insan kadar mükemmel değil.” Kozan içinden “Evet!” dedi.
▪ Gerard, “Evet!” dedi. Kozan, bir çiftçinin makineye karşı insanı destekleyeceğini biliyor ama Gerard, Kozan’ı bilmiyordu. Tezgâhtar, yanıtı sadece ”evet” olan sorular soran kişidir.
▪ Bakın, biz bir şey satın almayacağız. Zamanınızı bizimle kaybetmeyin. Eminim çok daha iyi müşteriler vardır.” Kozan benzer cümleleri yüzlerce kez duymuştu. Tezgâhtarlığa başladığı ilk aylarda dinleyip hayal kırıklığına uğradığı sözlere artık önem vermiyordu. Ne kızardı, ne üzüldü, ne de sinirlendi. Umursamadı çünkü Hayko’nun sözlerini yıllar önce aklına kazımıştı. “Evladım, her şey hayırla başlar. Müşteri ‘Hayır!’ der. Ben, ‘Hayırdır!’ derim.”
▪ Mimikleri bir pandomimcininkine benziyordu. Sempatikse bir koala, sinirliyse bir iguana gibi görünüyordu. Şimdilik sempatikti ve kimse bir koalanın kahve içmesini engelleyemezdi.
▪ Sorumsuz olduğunuzu düşünüyorlar. Sorumsuz çünkü sorunsuz.
▪ Almanlara bakın. Türk turizmini yaratmış olan insanlar. Yirmi yıldır buradalar. Kendi ülkelerinde blok halinde yaşayıp bir karınca sürüsü gibi güvendeler. Ama tatile gittikleri güney sahillerinde, İspanya’da, İtalya’da, Yunanistan’da yalnız kaldıklarında her türlü dolandırıcının iştahını kabartacak kadar savunmasız kalıyorlar. Bu yüzden, buradan yüz elli kilometre uzakta kendi cumhuriyetlerini kurdular. Alanya’da. Gazeteleri ve mezarlıkları var. Üç binden fazla Alman. Eski kolonilerdeki hırsız soylulara benziyorlar. Kazıklanmamak için bir blok halinde yaşamaktan başka çaresi olmayan üç bin Alman. Bu neye benziyor, biliyor musunuz? Zenginliğin her şeyi satın alabileceğine inanan birkaç yüz insanın Lugano gölünün çevresine yerleşip, o muhteşem doğayı şımarıkça işgal etmelerine. Ne tesadüftür ki onlar da Alman. İsviçre’nin en güzel kasabasını mahvettiklerini geçen kış Lugano’ya gittiğimde gördüm. Bir Alman hiçbir şey yapamaz ama üç bin Alman savaş çıkarır!
▪ Kimin, hangi nedenle turiste ilk kez ikram ettiği bilinmese de, elma çayı, geleneksel Türk içeceğidir. Ancak Türkler bundan haberdar değildir. Tezgâhtar olanlarsa, hiç tatmadıkları elma çayının yumuşak lezzetinden, sindirimi kolaylaştırdığından söz ederler. Antalya’da elma çayı, Türk kahvesinden ünlüdür. Elma çayı ve rakı. Sıvı Türk bayrakları. Biri tezgâhtar yardımıyla, diğeri kendiliğinden dalgalanır. Sonuçta, turist bir haftalık tatilinde, bir Türk’ün doğumundan ölümüne kadar içtiğinden fazla elma çayı tüketir.
▪ İnsanın kendini şımartması ruhsal dengesini sağlaması için şart. Çünkü ancak ruhsal dengeye sahip biri her sabah kendisini sorgulamadan yatağından kalkıp çalışmaya gidebilir. Belki de burası, bunun için vardır. İnsanların kendilerini şımartmalarına yardımcı olmak için. Matematikle hesaplanan hayatlara biraz romantizm katmak için. Bu yüzden tatile çıkmıyor muyuz? Bu yüzden sinemaya gitmiyor muyuz? Bu yüzden birbirimize ‘Seni seviyorum!’ demiyor muyuz?”
▪ İnsanın kendini şımartması ruhsal dengesini sağlaması için şart.
▪ “Geleceğe hazırlanmak için o kadar zaman harcanıyor ki bugün kaybolup gidiyor.” “İnsan kendine haksızlık eden tek hayvan, hanımefendi. Ne yazık ki böyle.”
▪ Tezgâhtarlığın zorluklarından biri tekrardır. İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur. Aynı cümleleri aynı mimikler eşliğinde iki bin kez söylemiş olan tezgâhtar, artık ne dediğini duymuyordur. Başka konular üzerinde yoğunlaşıyor, müşterisinin banka hesabında ne kadar tramı olduğunu ya da yanındaki ahçiğin vardik rengini tahmin etmeye çalışıyordur. Kendisini duymayan tezgâhtar, konuşmasının hangi bölümünde olduğunu karşısındakinin yüz ifadesinden anlar.
▪ “Kaşmir, etnik savaşların yüz yıllardır devam ettiği bir bölge. İnsanın gaddarlığının ölçülemeyecek kadar büyük olduğunu kanıtlayan bir şiddetin hüküm sürdüğü unutulmuş bir toprak. Ama Tanrı tarafından değil. Çünkü Kaşmir, dünyanın en değerli safirine sahip. Ancak şu an madenleri bombalardan çökmüş ve insanları savaştan bıkmış durumda. Kimse artık Kaşmir’e safir çıkarmaya gidemiyor. Tanrı’nın armağanını insan yok ediyor. Bundan elli üç yıl önce Çınarcıyan ailesinin iki üyesi, Rober ve Jan, özel bir koleksiyon yaratmak için Kaşmir’den safir almaya gidiyor. Bir madenle anlaşıp bin iki yüz karat safir alıyorlar. Ancak Kaşmir’den Türkiye’ye karayoluyla gelmek zorunda oldukları için korkuyorlar. Safirleri üzerlerine saklayıp yola çıkıyorlar. İran sınırının yakınlarında eşkıyalar tarafından durduruluyorlar. Rober, Jan’dan dört yaş büyük. Konuşmayı o yapıyor. Kendilerini bırakmaları için eşkıyalara para teklif ediyor. Ama eşkıyalar kabul etmiyor. Rober’in üstünü arayıp safirleri buluyorlar. Sıra Jan’a gelince, küçük Çınarcıyan direniyor ve eşkıyalar Jan’ı vuruyor. Rober’in gözleri önünde Jan’ın bedenine sardığı safir dolu keseleri alıp gidiyorlar. Rober, Jan’ın yanına çöküyor ve bilincini kaybetmekte olan kardeşine sarılıyor. Jan, son nefesini Rober’in kulağına vererek şöyle diyor:
▪ ‘Bana neyin değerli olduğunu sen öğrettin.’ Jan’ın sağ yumruğunun içinden dokuz karat safir çıkıyor.” Kozan’ın gözleri nereden geldiği belli olmayan yaşlarla dolmuş ve Gerard’ın karısına bakarak hikâyeyi bitirmişti. Odadaki sessizlik büyüktü. Audrey ve Maude egzotik bir film izlemiş gibi ağızlarını açmış Kozan’a bakıyorlardı. Gerard, Kozan’ın hikayesindeki yalanları hesaplayamayacak kadar köylüydü. Önündeki kolyeye bakan Kozan, üzerindeki safirleri işaret parmağının ucuyla okşayarak konuştu: “Neyin değerli olduğunu bilen bir adamın avucundan çıkmış safirlerle, işte bu kolye yapıldı.”
▪ “Rober Çınarcıyan, bu kolyeyi elli yedi yılında yaptırdı. Üzerine yedi karat baget kesimli pırlanta koydurdu. Beyaz altının Kaşmir safiri mavisiyle çakışıp duru bir estetiğin doğmasını sağladı. Yıllarca bir kasada kaldı. Rober’in torunu Hayko bu mağazayı kurdu ve kolyeyle övünebilmek için onu vitrine yerleştirdi. Ancak Jan’ın dul eşi, haklı olarak bu kolyeden nefret etti. Zavallı kadın, daima kolyenin satılmasını istedi ama ailenin erkekleri bunu bir bayrak gibi gördüler. Oysa şimdi seksen üç yaşındaki kadın hayatının son günlerini yaşıyor ve son isteği kolyenin satıldığını bilmek. Jan’ın ancak böyle huzur bulabileceğine inanıyor. Jan bir işadamı değildi. Ticaretten anlamıyordu. O bir sanatçıydı. Nadir olan her şeyle ilgilenirdi. Eğer bu kolyeyi görseydi, hayatını bir sanat eserine adadığı için mutlu olurdu. Ancak tabiî, kolyenin kime satılacağı büyük bir sorun. Öyle biri olmalı ki neyin değerli ve aile için fedakârlığın ne olduğunu bilmeli. Kolyeyi taşıyacak kadının gözleri, onurlu bir ailenin bu mirasıyla parlamalı.”
▪ “Rober Çınarcıyan, bu kolyeyi elli yedi yılında yaptırdı. Üzerine yedi karat baget kesimli pırlanta koydurdu. Beyaz altının Kaşmir safiri mavisiyle çakışıp duru bir estetiğin doğmasını sağladı. Yıllarca bir kasada kaldı. Rober’in torunu Hayko bu mağazayı kurdu ve kolyeyle övünebilmek için onu vitrine yerleştirdi. Ancak Jan’ın dul eşi, haklı olarak bu kolyeden nefret etti. Zavallı kadın, daima kolyenin satılmasını istedi ama ailenin erkekleri bunu bir bayrak gibi gördüler. Oysa şimdi seksen üç yaşındaki kadın hayatının son günlerini yaşıyor ve son isteği kolyenin satıldığını bilmek.
▪ Jan’ın ancak böyle huzur bulabileceğine inanıyor. Jan bir işadamı değildi. Ticaretten anlamıyordu. O bir sanatçıydı. Nadir olan her şeyle ilgilenirdi. Eğer bu kolyeyi görseydi, hayatını bir sanat eserine adadığı için mutlu olurdu. Ancak tabiî, kolyenin kime satılacağı büyük bir sorun. Öyle biri olmalı ki neyin değerli ve aile için fedakârlığın ne olduğunu bilmeli. Kolyeyi taşıyacak kadının gözleri, onurlu bir ailenin bu mirasıyla parlamalı.”
▪ Daha iyi bir zamanlama olamazdı. Kapı çalındı. Kozan “Evet!” dedi. Garson girdi ve rakıları Gerard ile karısının önündeki sehpaya bıraktı. Hepsi bir sessizlik içinde oldu. Garson çıkana kadar Kozan konuşmadı. Önündeki soğumuş kahve fincanını hafifçe kaldırarak: “Jan Çınarcıyan’ın ve kolyeyi taşıyacak kadının şerefine!” dedi. Gerard ve karı
This entire review has been hidden because of spoilers.
Antalya'daki turizm ve tezgahtarlar dünyası. Turizm'de dönen hileler, satış yapmak için her şeyi yapan tezgahtarlar, kazıklanan turistler, Antalya'dan yola çıkıp dünyayı gezen mücevherler. Hızla biten, çevresi kısa hikayelerle örülmüş bir roman.
Okuduğum ilk Hakan Günday kitabı, ancak son olmayacak belli ki. İlginç argo bir kelime hazinesi var. Ancak okudukça alışıyorsunuz, korkup bırakmayın. Sadece önermeleri ve Antalya, dünya tasvirleri için bile okunur.
"Antalya, dünya üzerinde kendine ait güneşi olan tek kenttir. Bu güneş ısıtmaz ama ıslatır. Kanser yapmaz ama kan kusturur. Irkçı bir orospu çocuğudur. Turisti bronzlaştırırken, çalışanı buharlaştırır. O kadar erken doğar ki geceyi kimse anımsamaz."
"Dünya bir tezgahtır. Tezgahın hangi tarafında hayat olduğuysa ancak ölünce anlaşılır."
Kurgu, tezgahlar falan epey guzel ama bana gerceklikten biraz uzak geldi. Ac cok bahsedilen yerleri bildigimden ve bizzat kendim de yazlari calistigimdan az cok asinaligim var ama bana biraz abarti geldi. Sanirim yazar da bir muddet buralarda calismis ve jargonu oradan kapmis ama bence turizmcileri cok dusuk dusurdugunden biraz rahatsiz oldum acikcasi.
Ama diger Hakan Gunday kitaplari gibi icinde efsane aforizmalar var ve bazi yerlerde insan donup tekrar okumak istiyor.
Dolandırıcılık nedir, nasıl icra edilir? Yazarın kendi kurduğu bir evrende, gerçek hayatta gördüğünü ya da duyduğunu düşündüğüm dolandırıcılık yöntemlerini okurken zaman zaman gerçekten hayrete düştüm. Konsept bir eser olmuş, kendine has bir jargonu ve akışı var. Olabildiğine orijinal bir kısa film tadında idi benim için.
Mal namussa, namus da maldır. Alınır, satılır. *Spoiler içerir*
Hakan Günday Malafa'da, bir kuyumcu merkezinde işlerin nasıl yürüdüğünü Kozan karakterinin ağzından anlatıyor. Kitabın kurgusu, mücevher satışı ve tezgahtarların ürünleri binbir çeşit "tezgah" kullanarak en yüksek fiyata satması ve daha dikkat çekicisi bu tezgahın turistler henüz kendi ülkelerindeyken başlaması üzerine oluşuyor ve bu kurguyu sektörün jargon diliyle yüklü bir şekilde anlatıyor. Yazar, "satan" kelimesinin İngilizce "Şeytan" anlamına geldiğini söyleyerek, kitaptaki tezgahtarlar hakkında fikir edinmemize bu kelime oyunuyla katkı sağlıyor. Zaman aralığı ise sadece bir gün. Bu bir gün içerisinde onlarca "tezgah" okuyoruz.
Kitabın kurgusu bu olsa da, bence asıl gövde gösterisi tespitler üzerinden yapılıyor. Doğu-Batı kültürleri ve sosyal ilişkiler üzerine yaptığı tespitlerini içten içe hissetmeme ve aslında apaçık ortada olmasına rağmen, bu düşüncelerimi yazarın bir paragrafta özetlemesi beni etkiledi. Örneğin Avrupa'ya ilk giden Türkler hakkında yaptığı tespit dikkate değer;
"Avrupa’ya ilk giden Türklerin çoğu köylüydü ve herhangi bir kenti bile görmemişlerdi. Köyde at arabası kullanırken Avrupa’da Mercedes’e bindiler. Ama Mercedes’i de at arabası gibi kullandılar. Ancak onların çocukları, çevrelerine daha kolay uyum sağlayabildiler. Onların en büyük sorunuysa evlerinin Türkiye, sokağınsa Avrupa olmasıydı. Her Türk evi, Türk toprağı gibiydi."
Bir diğer beğendiğim tespit sosyal ilişkiler üzerine;
"Sizin en büyük sorununuz da bu. Bir rakı sofrasında dost olup, ertesi sabah birbirinizi bıçaklayabiliyorsunuz. İlk tanışmanızda yakınlaşıp, birbirinizi tanıdıkça uzaklaşıyorsunuz. Bizse tersini yapıyoruz. Uzaktan başlayıp ağır ağır yaklaşıyoruz. Dost olmamız uzun sürüyor ama dostluklarımız kalıcı oluyor."
Özetle, sadece kurgudan oluşmayan, gözlem ve tespitlerle, karakterlerin iç dünyalarıyla yüzleşmeleriyle ve turizm sektörüne eleştirilerle dolu keyifli bir kitap.
Malafa . “Ne kadar güzel mesleğiniz var. İşinizi seviyor musunuz?” diye soranlara “Emin değilim.” derdim. Artık “Malafa’yı okudunuz mu?” diye kontratak bir soruyla cevap vericem sanırım.😅 . Malafa, yüzüklerin genişletme ya da daraltma işlemi için ölçüsünün alındığı, kuyumcunun olmazsa olmaz ayar aracı.📐 Ve turiste kuyum satabilmek için Antalya’da herşeyini ortaya koyan tezgahtarların, olmazsa olmaz ayarlarını🗣 anlatan romanın ismi. Turizm sektörüyle ilgili herkesin okumasını tavsiye ederim. Hem gerçek, hem fantastik. Çok ironik.😜 . Pek yabancı olmadığım bir durum olmasına rağmen bilmediğim çok şey öğrendim ben.🧐 Meğer neler neler varmış.😳 . Aslında konudan daha çok yazının uslubunu beğendim.👌 Hikayeleştirme mükemmel. #hakangünday öyle kıvrak zekaymış ki taç beklerken gol yiyorsunuz.👻 Bir süre sonra saymayı da bırakıyorsunuz zaten. Önemli olan oynamaktı falan.😅 . Ben başka bir kitabını daha okumaya karar verdim.😑 Planım #kinyasvekayra. İlk romanı. Üstelik 23 yaşında yazmış. ⁉️2️⃣3️⃣⁉️ Birkaç ay önce #doğankitap Kinyas ve Kayra’nın resimli versiyonunu yayımlamıştı. Yazarın Malafa’yı ithaf ettiği kuzeni Emre Orhun çizimlerini✏️ yapmış. . Ah, biri şu kitabı hediye etse ne güzel olurdu.😪 . #kitap #kitaptavsiyesi #kitapönerisi #kitapyorum #kitapbaz #kitapalintisi #kitapönerileri
İnsan her şeyi düşünebilir. Düşünce, zemini sonsuzluk olan bir oyundaki piyondur. İstediği yere gider. Hayal kırıklığı, varoluş uykusuzluğu ya da sadece merak kurbanı olan insan, yeryüzündeki benzerlerinin tamamını öldürüp Tanrı’yla yalnız kalmak isteyebilir. Eğer oralarda bir yerdeyse, Tanrı’yla konuşmak için en yüksek dağın zirvesine çıkıp “Neden?” diye sorabilir. “Artık yalnızız. Ne mucizelerinden korkacak yığınlar var, ne de cennet ve cehennemine yollayabileceğin iki ayaklı hesap makineleri. Sadece sen ve ben. Anlet şimdi. Neden?” Düşünce, insanın ölümsüz olan tek organıdır. Sonsuza kadar, yeryüzünün sırtında zıplayan tenis topları gibi, bir kafatasından diğerine çarpar. Çarpma anında, kişi aklına bir düşünce geldiğini sanır ancak kafatası tenis topunun içeri girmesine izin vermezse zıplama devam eder. Geçirgen bir kafatası bulana kadar düşünceler seker ve zıplar. Ta ki beyinlerine süzülecekleri insanları bulup, onlar tarafından uygulamaya geçirilene kadar. Ancak o zaman düşünce davranışa dönüşür.
Aklının korunması için Tanrı'ya ilk yalvaran insanın dileği yerine getirildi. O günden bu yana insanın aklı, Tanrı tarafından korundu. Belki bir kasabada, belki de cennette. Çünkü aklın, insan bedeninden kaçabileceği beş delik ve akıl yoksunu bedende delilik vardı. Akıl, insandan korundu. İnsan beş, duyulu bir hayvan oldu. Bedeni ölümlü, aklı korunan, beş duyulu bir hayvan. Tanrı'nın insan olarak doğacağı güne kadar böyle sürecek. Aklı, insanla öldüğü gün öpüşecek. Hayattakilerse son ana kadar koklayacak, duyacak, görecek, tadacak, dokunacak ama asla düşünemeyecek. Çünkü aklı alınmış insana bırakılmış olan beyin, sahibine sadece hayal veren bir organdır. var olanın üzerine kurulan hayaller. oysa akıl, yoktan düşünce yaratır. Yoktan var etmek bir düşünce, yoktan var ettiğini düşünmek bir hayaldir. İnsan düşünmez, düşündüğünü hayal eder. Akıl sadece Tanrı, beyin ise bir çocuk tarafından korunabilir. İnsanı koruyansa ölümdür. Bir hayal organıyla yaşadığı sürece kendine zarar verecek olan insan sonsuz acıdan kurtaran ölüm, doğumdan üstündür. "Amin"
Turizm sektörüne ve tezgahtarlar dünyasına eleştirel bir bakış. Antalya Topaz Center’da tezgahtar olan Kozan’ın satış için yapamayacağı şey söylemeyeceği yalan yoktur. Kendisi düzgün bir eğitim almış bir elçilik çalışanı iken görevine son verilmesi sebebiyle Antalya’da kuyumculuk tezgahtarlığı işi bulmuştur.
Rehberlerin yardımıyla dönen satış tezgahında bir gün tezgaha gelirler. Kendini İsviçreli çiftçi bir aile olarak tanıtan kişiler tarafından kazıklanmışlardır. Çünkü satış için küçük bir miktar para alınıp çek ile 12 ay sonra ödeme seçeneği sunulmuştur. Bu sebeple Topaz Centre ağır bir darbe alır, Kozan patronlarının itirazına rağmen istifa eder. Başka bir arkadaşının altın içinde uyuşturucu kaçırma işini kabul eder.
Romanın kendine has bir dili vardır:
ahçik = kadın meterlemek = becermek meter = seks tram = para dacik = yerli / türk pıt = ecstasy paks = kişi mart = adam pata = penis vardik = külot tetas = göğüs / meme deşa ! = siktir ! pörç = ibne koks = kokain
This entire review has been hidden because of spoilers.
Hakan Günday en sevdiğim yazarlardan biri. Her kitapta daha da pekişiyor bu düşüncem. Dünyanın gerçeklerini sert bir dille eleştiriyor ve bunu yaparken çok fazla şey öğretiyor. Nokta atışı tespitlerini çok sade bir dille aktarıyor. Bu kitabında turizm ve tezgahtarlık konularına çokça değiniyor. Ortamlarda satmalık çok bilgi var içinde;d Kitabı okuyan bir arkadaşım içindeki ermeni argosundan alınma kelimelerin okuma zevkini azalttığı tarzında bir hayıflanma yapmıştı. Benim için öyle olmadı hatta bir çeşit sansür gibi geldi nedense. Ve bu durum hoşuma gitti. Kelimelerin anlamına bakma ihtiyacı hissetmedim. Ama kitabı bitirdikten sonra küçük bir araştırma yaptım semazemce güzel bir malafa okuma kılavuzu hazırlamış, ben beğendim. İsteyenler bakabilir http://semazemce.blogspot.com/2007/01...
İnsanlık tarihinin en değerli yazarlarından biri, bana göre. İlk okuduğum kitabı, Az’ dı benim, sırasıyla Daha, Piç, Kinyas ve Kayra, Zamir ve Malafa kitaplarını okudum. Kinyas ve Kayra içine girmesi sonrasında da çıkması en zor kitaplarından biridir. Tüm kitaplarının genel olarak konuları ise çok zordur çünkü gündelik hayatımızı yaşarken yaşamı devam ettirebilmek için göz ardı etmek zorunda kaldığımız gerçekleri vurur yüzünüze, Tokatının izi ise uzun süre geçmez. Malafa, Antalya’daki bir pırlanta ‘center’ deki turistlere yapılan ‘tezgahları’ anlatıyor çok özetle. Bolca Ermenice ifadeler var, Goodreadste ve ekşi de bunlarla ilgili küçük bir aydınlatma yapılmış. Okurken yine küçük bir beyin tatmini yaşadım ben 🤤 “Herşeyi gömmüştü. O kadar derine gömmüştü ki yeryüzünün diğer tarafından çıkmış olan anıları uzayda kaybolmuştu.” “Kendinden başka kimsesi yoktu. Dört dilde birden. Her dilde tövbenin karşılığı vardı. Çünkü pişmanlık ilk insandan torunlarına mirastı.” “İnsanlar ölür, her şey ölür ama sadece iki şey ayakta kalır: aşk ve pırlanta”
Bir kere de kötü yaz be abicim, bir kitabın da "eh işte"lik olsun! Ama yok, illa çıtayı uzay boşluğuna atacağım diyorsun. Pes yani! Neyse, monoloğum bittiğine göre, tek nefeste okuduğum bu muhteşem kitaba yorum yazabilirim artık. Antalya'daki bir mücevher merkezini gözler önüne seriyor bu kitabında Bay Günday, hem de ne sermek! Patronlar, aracılar, çalışanlar, müşteriler, satış süreci ve kurulan tezgahlarla dönen muhteşem bir dünya... Argo kelimelere aşina olmayanlar için başta kafa karıştırıcı gelse de, yabancı dilde düşünmeye başlamak gibi, kanıksıyor insan bir süre sonra. Hikayenin sonunda, Malafa'nın en sevdiğim Hakan Günday kitabı olduğuna karar verdim. Okumayan cidden çok şey kaçırır, mutlaka okuyun derim. Tavsiyemdir. =)
Bu kitabın bitmesiyle okumadığım iki kitabı kalıyor Hakan Günday'ın. Benim için en iyisi 'Daha' ve 'Az'dır. Malafa asla en iyileri arasına giremez ama en ilginçlerinden biri. Hatta o kadar ilginç ki fantastik edebiyat bence. Antalya'da bir jewellery centerda bir günü anlatıyor. Jargon tamamen farklı, kitabın kendine ait minik bir sözlüğü olmalıydı. Yine aşırı sürükleyici. Hakan Günday bilmediği dünyalarla ilgili inanılmaz şeyler anlatıyor. Bunu nasıl yapıyor bilmiyorum bilmiyorum ama ona hayranlık buradan başlıyor zaten. Tüm kitaplarındaki karakterlerle sanki tanışmış, takılmış gibi. Hakan Günday'a hakimseniz dediğim gibi diğerleri kadar olmasa da bu kitabını da seversiniz. sürpriz sonlu.
Yazarin satir aralarina yerlestirilmis vurucu tespitlerini iceren, enteresan jargonu olan satis hikayesi - ve yan hikayeleri. Yazarin diger kitaplarindaki karanli yeralti havasi bu kitapta cok hissedilmiyor.
Hikayenin genelinde bir dogu-bati mucadelesi, turist ile turizmci etkilesimi ekseninde anlatilmis. Turizmin icinde buyumus, ulkeye gelen batili turisti gozlemlemis kisiler icin; anlatilan hikaye, satis teknikleri, saticinin psikolojisi tanidik gelebilir.
Satiscinin zihninden kaleme alinmis, Hakan Gunday sevenler icin biraz farkli ama akici okunabilen bir kitap.
Tespitlerinde çok haklı olsa da okuduğum en iyi Hakan Günday kitabı diyemem. Dili her zamanki akışkanlığında olmasına rağmen çoğu kelimenin ne anlama geldiğini bilmediğim için okurken sıkıldığım anlar oldu tek olumsuz yanı benim için buydu. Karakterler nedense diğer kitaplarındakilerle aynı havada. Maalesef farklı karakter oluşturamıyor Hakan Günday tüm karakterleri birbirine benziyor ama dili iyi kullandığı için kitapları kendini okutuyor.