Bazılarınızın “diğer kitapları kötüydü de bu iyi ya” minvalinde savunduğunuzu görüyorum ve açıkçası bunu sırf birileri sizi taraflı olmakla suçlamasın diye yaptığınızı düşünüyorum. Hayatınızda okuduğunuz ilk kitap değilse esasında edebi açıdan feci kötü olduğunun farkındasınızdır, en yüksek seviyede liseli oğlan fantazisi tamamen çünkü. Düşük puanlayan kimse de uzunca yazmadığından ben yazıvereyim dedim. Başlığımız da şey olacak:
Türk Edebiyatının En Uzun İç Çekişi
“Kimlik arayışı” savunması ile başlayalım, evet bu kitapta gerçekten de bir kimlik arayışı görüyoruz ama o arayış çoğu zaman sahte bir kimlik yaratma teşebbüsüne dönüşüyor. Kendi mitini yazmak isteyen bir adamın içsel fantezisini okuyoruz. Pusat hem kahraman, hem kurban, hem de haklı çıkan anti-kahraman. Eh bu şekilde de her halde düzgün bir metin çıkartılabilirdi ancak can alıcı mesele şu ki bu “arayış” hiçbir zaman derinleşmiyor. Bir karakterin geçmişiyle, hatalarıyla, dönüşümüyle yüzleşmesini değil, kendi varlığını mitolojik bir zemine oturtma çabasını izliyoruz. Bu yüzden metin varoluşsal değil, egosal.
Bir başka alt başlığımız da uzun zamandır bu kadar kötü işlendiğini görmemiş olduğum aşk hususu. Yani aşk, tarih boyunca o kadar fazla işlenmiştir ki çoğu zaman yapıtlarda bayağı kalır buna alışığız zaten ama burada garip bir durum var.
SPOILER
Romanın sonundaki mahkeme bölümümde Pusat’ın hisleri yüceltilmiyor, “hak edilmeyen bir sevgi” olarak lanse ediliyor. Yazar hem Pusat’ın ağzından fikirlerini anlatıyor hem de onu mahkum ederek bu fikirleri geçersizleştiriyor gibi yapıyor. Bu normalde tek başına tutarsız bir şey değildir, aynı tekniğin en iyi örneğini Nabakov'un Lolita'sında görüyoruz aslında. Atsız neden bunu yapmakta başarısız oluyor peki bunu sormak lazım. Aradaki en net fark yazarın karakterin ahlaki çöküşünü okura sezdirebiliyor oluşu. Ruh Adam’da bu mesafe kurulamaz, çünkü Atsız roman boyunca Pusat’ın fikirlerini, yer yer “abartıyorsun” lafları ile karşı karşıya getirse de çoğunlukla idealin abartısı şeklinde lanse etmekte. Bu yüzden mahkeme sahnesi gerçek bir yüzleşme değil, okuru ikna etme numarası gibi duruyor. Roman biraz daha konuşulur olsun diye de cebraili getirmeyi unutmamış. Marketing açısından baya iyi bi karar olduğunu kabul etmem gerek, özellikle de dönemin ülkücüleri ile arasına mesafe koymak açısından iş görmüş. Ruh Adam’da anlatıcı, yazarın ideolojik ve duygusal uzantısı haline geldiği için roman sonunda yapılan “eleştiri” inandırıcılık yaratmıyor, en fazla geçmişteki bir hata ile yüzleşmenin öz eleştirisi gibi görünüyor. Bu yüzden benzer teknikler uygulanıyor gibi görünse de, Nabokov bunu bilinçli bir edebi stratejiyle yaparken Atsız karakterini kendinden ayıramadığı, ona bir can veremediği için başarısız oluyor. Kendi içinde çelişen, tutarsız bir pozisyon. Bu açıdan bakıldığında roman, ne karakterini savunabiliyor ne de eleştirebiliyor. Haliyle ortada ne bir etik hesaplaşma var ne de edebi bir gerilim.
Şiirsel giriş? Ortaokul kafiye seviyesinde. Ama hemen ardından Divan edebiyatı örnekleri vererek kendi şiirlerini o seviyeye yaklaştırmaya çalışıyor, ki bu da ayrı bir yanılsama. Yani bilemiyorum çok anlamlı Türkçe rap sözleri havasında şiirlerle o amaçlanan perili anlatıma ulaşmak pek mümkün değil sanki. Kendisinden daha sonra Atsız'ın yaratmayı başaramadığı bu ambiyansın başarılı bir örneğini Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanında görüyoruz.
Metin zor mu? Hem evet hem hayır. Aslında oldukça düz. Ama zorluk sanrısı yaratmak için kafa karıştırıcı geçişlerle, rüya-gerçek kırılmalarıyla “anlam katmanlı” görünmeye çalışıyor. Halbuki edebiyatta bu tür geçişlerin iyi örnekleri çok daha önce yazılmıştı. Yeraltından Notlar veya Dava gibi metinlerde bu geçişler anlatımın bir parçasıdır, hissettirir. Ruh Adam’daysa sadece kafa karıştırıyor. Bu bulanıklık bilinçli bir teknik gibi değil daha çok anlatı beceriksizliğinin sonucu gibi duruyor. Anlatı kendi içinde dağınık olduğu için derin değil, sadece puslu. Bilinçli mi? Sanmıyorum. Esasında bilinçli bir şekilde böylesi bi kırılma çok da fayda sağlamaz yazara, ha bir tek sebepten bilinçli olabilir tabii, beceriksizliği kargaşanın arkasına gizlemek maksadıyla. Açıkçası kısa sürede halletmem gereken bir sanat projem varsa bazen aynı tekniği kullanırım, çoğu zaman da iş görür. İş görmediği nadir zamanlar ise birilerinin açık açık “anlamadım ne anlatmak istiyorsun?” dediği zamanlardır, verecek cevabım yoktur çünkü.
Dil yavan. Özgün olmaya çalışılmış, Eh en azından denenmiş diyip hoş görebiliriz bunu. Ama bu denemeyi takip eden“Bir gün hiç ummadığı bir kağıtla karşılaşması Pusat için adeta bir sürpriz oldu.” cümlesi gibi biçimsiz ve anlamsız cümleler art arda durmaksızın gelince insan bi “Göndermeden önce okumamış mı ya?” diye soruyor kendine.
Semboller? Boş. Rüyalar? Sebepsiz. Varoluşsal dedik mi? E değil. Selim Pusat karakteri Türk edebiyatında gördüğümüz en yüzeysel karakterlerden biri olabilir. Sembolleri şimdilik bir kenara itip bunların kurulduğu temel karaktere ve olay örgüsüne gelmek istiyorum. Buraya değinmek isteme sebebim, kitapta sembolik dilin çam ağacı süsü gibi kullanıldığına dikkatinizi çekmek. Tamamen, yerden göğe kadar, bomboş bir olay örgüsü ve sığ karakterleri süsleye püsleye önemli bir şey diyormuş gibi görünme çabası. İyi bir edebi sembol, metnin içinde organik olarak büyür; karakterle, atmosferle, anlatıyla birlikte çalışır. Kendi başına afilli durmak için değil, anlamı derinleştirmek için vardır. Kafka’da bir kapı sadece kapı değildir çünkü o kapının önünde durmak, karakterin iç dünyasıyla bütünleşmiş bir bekleyiştir. Dostoyevski’de bodrum kat, karakterin ruhsal çöküşüdür. Ama Ruh Adam’da semboller sadece vardır. Ne bağlamla ilişkilidirler, ne karakterin dönüşümünü taşırlar. Sadece estetik izlenimi vermek için metne yapıştırılmışlardır. Bu da sembolizmi değil, kurgusal makyajı doğurur.
Pusat vatan haini denerek ordudan atılmış, obsesif bir asker. Ne evde bir iş yapıyor, ne karısına karşı sorumluluk gösteriyor. Kitabın yarısına kadar işsiz güçsüz, hayalet gibi dolanıyor. Arada bir oğlunun başını okşuyor, o kadar. Tam anlamıyla bir Türk erkeği fantezisi. Hayatı sorumluluk almadan yaşayıp yine de her şeyin merkezinde olmak isteyen bir figür. Biri ağzını açsa cevap olarak“bana hain diyip ordudan attılar” diyor. E anladık yeter? Devlet eleştirisi bununla sınırlı, devletin başına asker yerine pozcu birilerini koymuşlar o yüzden böyle şeyler oluyormuş falan filan. Kendisi de tam bir pozcu ama oraya değinmiyoruz. Neyse sonra karısını, karısının iki öğrencisi ile falan aldatıyor işte semboller de bu olayı çerçeveleyecek şekilde geliyor. İşte Ayşe ve Muhammed'in eşi olan Ayşe üzerinden karikateistten 4-5 gömlek aşağıda bir “Genç yaşta kıza aşık olmak günahsa Muhammed neden evlendi” eleştirisi, aşk ile kafasını karıştırıp hata ettiğine dair bir eleştiri, Prenses üzerinden bir baştan çıkarıcılık (açıkçası burada güçlü bir unvan eleştirisi yapılabilirdi, yazık etmiş, azıcık değiniyor bu konuya) gibi gibi kendisinden önce yüzlerce kaliteli yazarın çok daha iyi şekillerde gözler önüne sermiş olduğu bir ton farklı başlığın papağanımsı tekrarı. Bunları, birbirlerine bağlayabilmeyi başarabilmiş olsaydı kendisine büyük yazar derdim bu arada, yapamadığı için diyemiyoruz maalesef.
Ve Ayşe… Kitapta sabahları tatil gününde kocasına kahvaltı hazırlayan ideal kadın sembolü. Ama bu sembol de boş. Ayşe hem hizmet ediyor, hem susuyor, hem aldatılıyor, hem de eşi suçlu değilmiş gibi davranıyor. Mahkeme sonunda Pusat’ı suçlu bulduğuna göre; Ayşe = ideal kadın, küçük öğrenci = şeytan, Prenses = geçiş nesnesi mi? Yoksa tam tersi mi? Yani Pusat haklı mıydı? Bu bulanıklık ironik anlatıdan değil, yazarın da ne demek istediğini bilememesinden kaynaklanıyor. Kitap boyunca zaten yersiz yersiz kadın eleştirileri getirip duruyordu, yok makyajla boyanan hilkat garibeleri mi dersin yok prensesin değeri kral doğurmasındandır mı olsun dede sus ya. Allah’ın karşısına çıkınca da kadınlar şeytandan olsa niye yarattın onları hesabı falan kesiyor, Allah da sana ne diyor o kısım çok komikti gerçekten. Kitabın en sevdiğim kısmı olabilir. Devamında da beni sen yarattın sen savun diyordu, Allah da yok diyodu ölecektim gülmekten.
Tarihi çarpıtmalar da mevcut onlara hiç girmeyelim. Tarihsel bilgi veriyormuş gibi yaparken aslında kafasına göre eğip büküyor. Ha ama kitapta da tarihçilerin sürekli bunu yapıyor olduğundan yakınmayı da ihmal etmiyor. Eh bunun bilinçli bi ironi olduğunu iddia edebilirsiniz, belki de öyledir de. Şaka ise komik, değilse daha komil diyelim. Bu millet, hiçbir şey olamadıysa bile hep komik olmuştur zaten. Yiğidin hakkını yemeyelim.
Komedi kısmındaki başarılı açıları sıraladıktan sonra neticeye gelecek olursak Ruh Adam, edebi zayıflığını karmaşıklık kisvesiyle örten, etik açıdan sorunlu, kendi karakterine hayran ama okuruna uzak bir roman. Anlatmak için değil, beğenilmek için yazılmış bir metin ve bu yüzden de etkisiz. Bir karakter sığ ise sığdır, ne kadar süslerseniz süsleyin derinleşmeyecektir. Kısaca neden özellikle bu kitabın İçimizdeki Şeytan ile kıyaslanıyor olduğuna değinelim bir de. Yüzeyde benzer gibi duran temaları var: içsel çatışma, toplumla uyumsuzluk ve kadın üzerinden ilerleyen kırılmalar. Ancak bu benzerlik tamamen yanıltıcı. İçimizdeki Şeytan’da karakter zaaflarıyla yüzleşirken, yazar da onun bu zaaflarını okura açar ve anlatı gerçek bir iç hesaplaşma sunar. Ruh Adam’da ise Pusat, hatalarını sorgulayan değil, mistikleştirilmiş bir “seçilmiş kişi” olarak sunulur. Dolayısıyla biri insan doğasını sorgularken, diğeri yazarın ideolojik fantezisine dönüşür. Biri gerçekten yüzleşme, diğeri ise yüzleşmeyi hedefleyen bir kaçıştır. Kaçış temasını da çok seven birisi olarak, hayal kırıcı düzeyde kötü bir örneği olduğunun da üzülerek altını çizerim