Doğan Avcıoğlu liderliğindeki Yön-Devrim Hareketi, Yeni Osmanlılar, Jön Türkler, İttihatçılar, Kemalistler, Kadrocular ve günümüz ‘ulusal solcu’larına uzanan Osmanlı-Türk geleneksel aydın hareketleri içinde bir istisna teşkil eder. Akımın geliştirdiği siyasal söylemin özelliği, kendine öncel aydın hareketlerinin “Türkiye nasıl kalkınabilir?” ana sorunsalı için geliştirdikleri tüm temel kavram ve önermeleri Marksizmden yararlanarak yeniden anlamlandırmayı denemiş olması ve bunları sosyalist bir Türkiye projesi için yeniden bir araya getirmiş olmasıdır.
Yön-Devrim Hareketi, sosyalizm vurgusuyla geleneksel aydın hareketlerinin tümünden ayrılır. Buna karşılık, öngördüğü yeni toplumun inşası için toplumsal bir tabana dayanmayı reddetme, bunu iktidar sonrasına öteleme, iktidarı devlet içindeki kimi güçlerle iş tutarak ele geçirme tavrıyla, geleneksel aydın hareketleriyle aynı kümenin içinde yer alır.
Bu kitabın temel sorunu, Yön-Devrim Hareketi’nin geliştirdiği siyasal söylemi çözümlemektir. Kullandığı kavramların hangi başka siyasal söylemlerden devralındığı, nasıl dönüştürüldüğü, hangi kuramsal bakış açısıyla yeniden tanımlandığı ve hangi ana sorunsal etrafında ne şekilde bir araya getirildiği kitabın odak noktasıdır.
Başta Doğan Avcıoğlu olmak üzere Yön-Devrim Hareketi’nin önde gelen isimlerinin yaşamöyküleri kitapta birer ‘iç metin’ olarak yer almaktadır. Kitapta, ayrıca, Yön ve Devrim dergileri, Çalışanlar Partisi, Sosyalist Kültür Derneği ve Yön Yayınları hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.
Doktora derecesini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden, yüksek lisans derecesini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden aldı. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü mezunu.
Behice Boran: Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı (Yordam Kitap, 2007) adlı bir kitabı, değişik sosyal bilimler dergilerinde ve kitaplarda yayımlanmış makaleleri var.
Praksis dergisi yayın kurulu üyesi. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde çalışıyor.
ikinci kez okumama karşın bu sefer ne kadar da ilham verici bir çalışma olduğunu fark ediyorum. Gökhan hocanın titiz çalışması, sorduğu soruların yerindeliği benim gibi basit bir öğrenci tarafından takdir edilse ne olur! Avcıoğlu ve Yön-Devrim Hareketine artan ilgi umarım bu kitaba da olumlu yansır.
Yeni Osmanlıların Sultan Abdülhamit tarafından dağıtılmasıyla bu akımın devamı olarak ortaya Jön Türkler de, takipçisi oldukları Yeni Osmanlılar gibi bilimin maddi karakterini idrak etmişler; maddi anlamıyla bilimi her şeyin temeli saymışlardı. Bir farkla; onlar, Yeni Osmanlılarda görülen İslamiyet ile buim arasındaki pozitif ilişkiyi kopararak dini, toplumsal gelişmenin önündeki bir engel saymışlardı. Jön Türklerin bakış açısına göre, dinin toplumda oynadığı rolün yerini bilimin alması, ilerlemenin temel sağlayıcısı olacaktı.
Niyazi Berkes'e göre, Kemalizmin hukuksal alanda yaptığı devrimler "toplumu değiştirme amacını güden devrimsel kanun"lardı. Fakat, bu kanunların" hükmünün sonuç yaratması için ona elverişli toplumsal ortam "yaratılmamıştı. Örneğin, Kemalizmin eğitim alanındaki reformları köylünün içinde yaşadığı ekonomik koşullar değiştirilmediği için köylüyü aydına düşman etmekten başka bir işe yaramamıştı.
TİP'in "emekten yana" devletçiliği, tercihini emekçilerden yana yapmış idareci ve aydın kadroların değil, doğrudan doğruya iktidarı elinde bulunduran işçi sınıfının iktisadi ve sosyal politikası anlamına geliyordu.
Milli iktisat düşüncesi, İmparatorluk ekonomisinde hâkim ve kazananların yabancılar ve yabancılarla işbirliği halindeki gayrimüslim azınlıklar, kaybedenlerin ise Müslüman Türkler olmasından hareket ediyordu. Bütün Müslüman Türkleri kapsayan halkın artık kaybeden değil, kazanan olabilmesi için gerekli olan milli iktisadın ise milli burjuvazi ve milli tüccarla mümkün olabileceği düşünülüyordu. Bu yüzden milli burjuva ve milli tüccarlı bir iktisadi düzen, tüm halkın ortak hedefi olarak ortaya konuluyordu. Halkçılık, devletçilik ve milliyetçi-lik, İttihat ve Terakki'nin birbiriyle ilişkili üç ilkesiydi. Yabancılara karşı Müslüman Türklerin çıkarlarını gözeten milliyetçilik; milleti meslek zümrelerinin dayanıştığı bir organizma olarak gören ve bu yüzden de millete lazım olan yerli burjuvazi ve tüccar sınıfını ya-ratmayı öngören halkçılık; bir yandan millete gerekli olan meslek zümrelerinin oluşumunda öncü rol üstlenirken bir yandan da bu meslek zümreleri arasındaki olası çatışmaları önleyecek olan dev-letçilik, aynı zaman, İttihat ve Terakki'nin Kemalizme devrettiği ilkelerdi.
Berkes'e göre, yabancı ekonomiler, geri kalmış toplumlarda kendine araç olarak özel teşebbüsçü bir sınıf yaratıyor; bu sınıf aracılığıyla milli ekonominin değerlerini soğurmanın mekanizmasını oluşturuyordu. Yabancı ekonomi tarafından yaratılan bu çekirdek sınıf etrafında Batılılaşmış bir "kast" meydana geliyor; bu kast Batı'nın en gelişmiş toplumlarındaki kişiler gibi yaşıyordu. Toplumun geri kalan çoğunluğu ise bir çeşit "modern reaya" olarak hayatını sürdürüyordu. Batılılaşmış kastın varlığını sürdürebilmesi "modern reaya"nın geri kalmışlığının devamına bağlıydı. Batılılaşmışlar, bu nedenle, toplumun geri kalmış yapısını milliyetçilik ya da muhafazakârlık sloganlarıyla kutsallaştırmaya yöneliyordu. "İki yüzlü" bir milliyetçiliğin eşlik ettiği Batılılaşma ise, toplumun kalkınmasını ve değişmesini imkânsız kılıyordu.
Genç subayların okumak için Genelkurmay Kütüphanesi'nde sıraya girdiği bu kitap, daha üst rütbeli subaylar arasında da derin bir etki yaratmıştı. Bu etki hakkında dönemin Kara Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanı Celil Gürkan, "Silahlı Kuvvetlerimizde... o denli geniş ve yaygın bir ilgi çekmiş, elden ele dolaşan bir referans kitabı haline gelmiş ki," diyecek ve ekleyecekti: "hiç unutmam bir konuşmamız sırasında Orgeneral [Faruk] Gürler bana 'Celil, Türkiye'nin Düzeni kitabını okumayan subayı van eksik görürüm' demişti."
Cuntanın güvenilir üyelerinden Mahir Kaynak, MİT hesabına çalışıyor ve "cunta" toplantılarında konuşulanları teybe kaydederek gerekli yerlere iletiyordu (Boğaziçi Yayınları, 1973). "Cuntacılar" bu durumu, KGB aracılığıyla haber aldılar. Sovyetler Birliği Elçiliğinde görevli bir kişi, 1970 Sonbaharında Devrim gazetesinin Ankara'daki merkez bürosuna gelip Doğan Avcıoğlu'nun odasına girdi ve masasının üzerindeki bir kâğıda ters harflerle "aranızda ajan var" diye yazdı.
1950'li yıllar Türkiye'si, Antakya'nın bir köyünde bulunan bir buçuk metrelik naylon torbadaki "kızıl propaganda vesikaları" nın ülkenin en önemli gündem maddesi sayıldığı; soyduğu portakalın kabuğu "çekiç"e benzeyen Adanalı bir köylünün içeri atıldığı; tavla oynarken kırmızı pulları tercih eden bir gencin altı aya mahkûm edildiği; köylüye de toprak verilmesi gerektiğini ifade eden bir aydının "komünistlik" suçuyla işkenceye maruz kaldığı bir ülkeydi.
Kürt sorunu, Cumhuriyet yılları boyunca "Kürt sorunu" olarak tanımlanamamıştı. Sorunu bu şekilde adlandıran ilk derginin Yön olması, onun radikal tavrının bir başka göstergesi olarak değerlendirilebilir. Daha önce vurgulandığı üzere, TİP de dahil olmak üzere dönemin siyasal alanının bütün aktörleri sorunu "Doğu meselesi" olarak tarif ederken, ilk kez Yön başyazarı Doğan Avcıoğlu konu-yu "resmi ideoloji" dışında tartışmaya açmış ve etnik mahiyetine vurgu yaparak "Kürt sorunu" sözünü kullanan ilk yazar olmuştu.
Gazete o nedenle, orduda mevki sahibi olan subayların gençliğe karşı tutum almalarına yol açabilecek olaylar ve kavramları da subaylara makul gelebilecek bir şekilde anlatmaya çalışıyordu. Örneğin başta Deniz Gezmiş ve arkadaşları olmak üzere kentlerde ve kırlarda "gerilla" eylemlerine yönelen gençlik önderlerinin bu hareketi, Doğan Avcıoğlu tarafından şu şekilde savunuluyordu:
Gerilla sözünü Türkiye'de ilk kullananlardan biri Atatürk'tü. Atatürk'ün gözünde gerilla, mazlum ülkelerin emperyalizmle savaş-larında bir kurtuluş silahıydı. Fakat ülkemizde egemen sınıflar, korku içinde sık sık gerilladan laf etmeye, gerillayı eşkıyalık, haydutluk, soygunculuk diye karalamaya koyuldular... Türkiye'de bugün gerilla başladıysa, bunun nedenini, gözünü budaktan sakınmayan gençlerin macera ve gangsterlik hevesinde değil, ülkenin içine dü-şürüldüğü koşullarda aramak gerekir. Atatürk'ün Cumhuriyetinde benzer olayların olabileceğini hiç düşünebilir miydiniz?
Devrim'in, radikal gençlik hareketlerini bu şekilde destek-lemesinin başlıca nedeni, iktidarın ele geçirilmesinde gençliğe biçilen roldü. Gençlik, subaylarla birlikte, 9 Mart'ta gerçekleştirilmesi planlanan hükümet darbesinde yer alacak temel kuvvet-lerden biriydi. Nitekim, THKP-C ile kurulan temaslar sonucun-da bu grup 9 Mart Darbesi'ne katılmaya ikna edilmiş ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün fethedilmesi görevini üstlenmişti. Diğer yandan, Deniz Gezmiş'in de Devrim grubuyla yakın ilişkileri vardı. Gezmiş, bir banka soygunun ardından Ankara'dan Devrim çevresinin yardımlarıyla kaçabilmişti.
SONUÇ
Yöncüler, içinde yaşadıkları dünyaya baktıklarında üç tür ülke görüyorlardı: Kapitalist bir yol izleyerek kalkınan Batı ülkeleri; sosyalist bir yol izleyerek hızlı bir gelişim gösteren Sovyetler Birli-ği; ve Batı'nın sömürgesi olmaktan kurtulduktan sonra üçüncü bir yolu, "kapitalist olmayan yolu takip eden Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri. Bu üçüncü kategoride yer alan ülkeler, asker ve sivil aydınlar öncülüğündeki bağımsızlık savaşlarını kazandıktan sonra kendi geri kalmışlıklarının sorumlusu olarak gördükleri Batı emperyalizminden kopuş süreçlerinde milliyetçi, devletçi ve halkçı bir politika izleyerek bir tür sosyalizme doğru ilerliyorlardı. Yöncüler, "üçüncü dünya" ülkelerinin uyguladıkları bu politikalarla, dünyanın ilk bağımsızlık savaşının önderi olarak gördükleri Mus-tafa Kemal'in ilkeleri arasında bir paralellik görüyorlardı. Onlara göre, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik ve devrimcilik gibi "üçüncü dünya" ülkeleri tarafından takip edilen ilkeler, çok daha önceden Mustafa Kemal tarafından formüle edilmişti.
Yöncüler açısından, "üçüncü dünya" ülkeleri Kemalizminkine benzer ilkelerle oluşturdukları politikaları sayesinde hatırı sayılır bir ilerleme kaydederken Türkiye'nin kalkınma yarışında geride kalmasının temel nedeni, Mustafa Kemal'in açtığı yoldan sapılmasıydı. Türkiye'nin mevcut sorunlarına koydukları teşhis şuydu: Kemalizmin milliyetçilik ilkesi milletin çıkarlarının Batı ülkeleriyle iktisadi ve siyasi ilişkileri geliştirmekten geçtiği şeklinde an-laşılmasaydı, devletçilik ilkesi devlet eliyle kapitalizm ve kapitalist yaratma siyaseti olarak tatbik edilmeseydi; halkçılık toplumun sömüren sınıfları ile sömürülen sınıfları arasındaki ayırımları gizlemenin bir aracı olarak kullanılmasaydı; ve nihayet devrimcilik fes yerine şapka giymekten ibaret görülmeseydi Türkiye "kalkınma yarışı"nda çok daha ön sıralarda yer alabilirdi.
"Tedavi" için önerileri ise şöyleydi: Eğer Türkiye, Yeni Osmanlılar, Jön Türkler ve İttihatçılar tarafından farklı koşullarda çeşitli biçimlerde dile getirilen ve Mustafa Kemal tarafından bir bütün olarak formüle edilen Kemalist ilkelerden milliyetçiliği Batı emperyalizminin iktisadi ve siyasi sömürüsünden kurtulmanın yolu; halkçılığı, toplumu kendi çıkarları için geri bırakan sömürücülerin aleyhine ve emekçilerin lehine bir iktisadi ve sosyal politikanın çerçevesi; devletçiliği halkçı politikanın metodu; devrimciliği de toplumu ileri doğru sıçratacak radikal bir iktisadi ve sosyal düzen değişikliği olarak kavrarsa, kaybolan yıllarını telafi edebilir.
Yöncüler, Marksizmden yararlanarak geliştirdikleri Kemaliz-min bu türden bir yorumunun Türkiye'yi sosyalizme götüreceğini düşünüyorlardı. Fakat onlar. Türkiye'nin sosyalizme yönelmesinin, Marksizmin önerdiği gibi işçi sınıfı önderliğinde ezilen sınıfların bir devrimiyle mümkün olabileceğine katılmıyorlardı. Bu reddiyenin iki gerekçesi vardı. Birincisi Türkiye'de sosyalist bir gidişata önderlik edecek kadar gelişmiş bir işçi sınıfı yoktu. İkin-cisi, Osmanlı-Türk tarihi boyunca gelişmenin öncülüğünü daima asker ve sivil aydınlar yapmış, toplumsal mücadeleler emekçiler ve sömürücüler arasında değil ilericiler ve gericiler arasında cereyan etmişti. O nedenle, "zinde kuvvetler" olarak adlandırdıkları ve toplumun sorunlarını teşhis ve tedavi edebilecek yegâne güç olarak gördükleri asker ve sivil aydınların tarihten gelen "içtimai tabip" rolünü, son kez oynamaları gerektiğinin bir mecburiyet olduğu inancını taşıyorlardı. Eğer zinde kuvvetler, Kemalizmden kaynaklanan sosyalist bir politika izlerlerse o zaman işçi sınıfı ve halk egemen sınıfların ideolojik ve iktisadi baskısından kurtulabilir, örgütlü ve bilinçli bir hale gelebilir ve bu nitelikleriyle sosyalizmin kuruluşunu gerçekleştirebilirdi.
This entire review has been hidden because of spoilers.
61 anayasasının ardından tarih sahnesine çıkan Yön Dergisi ve derginin en büyük ismi Doğan Avcıoğlu'nu derinlemesine inceleyen eser Atatürk sonrası Türkiyesinin kalkınamama sebeplerini Yön-Devrim hareketi mensuplarının nelere bağladıklarını anlatıyor. Yön-Devrimcileri muhalefetin diğer ayaklarını oluşturan TİP ve CHP'den ayıran temel noktaları, zaman içindeki gelişimlerini, kendi içlerindeki yol ayrımlarını ve tarih sahnesinden çekilişlerini detaylı bir şekilde inceleyen kitap kendisini sol-kemalist olarak tanımlayan insanlar için başucu eser niteleğinde. Doğan Avcıoğlu'nu daha yakından tanımamı sağlayan kitap daha ileri okumalar yapmak isteyenler için de nefis bir ilk adım.