Dr. Arno Gruen was born in Berlin in 1923 and emigrated to the United States as a child in 1936. After completing his graduate studies in psychology at New York University, he trained in psychoanalysis under Theodor Reik. Dr. Gruen has held many teaching posts, including seventeen years as professor of psychology at Rutgers University. Since 1979 he has lived and practiced in Switzerland. Widely published in German, his groundbreaking first book to be released in English, The Betrayal of the Self, was published by Grove Press in 1988.
Kurban durumuna düşmüş insan Hissedilen insan kendini yakıştıramayan insan uygun rolün gereğini tartışan insan... Geçmişten günümüze "empati" şekillemeleri ve kayıtsız kalmanın nasıl bir güç gösterisine dönüştüğünün anlatımı...
kesinlikle bir 'herkes için psikoloji' kitabı değil. öyle bir vaadi yok zaten, özellikle ilgi duymayan kişi için öylesine okunmaz uyarısını baştan yapayım. psikiyatr ve üniversitelerde ders veren yazarın kitap yazmadaki mahareti keşke uzmanların hepsi bildiklerini aktarmaya niyet ettiklerinde bu kadar sistemli ve okunabilir olsa dedirtti. ancak dediğim gibi kitap geniş kitleler okunsun diye yazılmamış, biraz demir leblebi kıvamında; konu ağır, yer yer umutsuzluğa hatta karanlığa düşüyor insan ama sonra hissettiğim 'bi şeyler netleşiyo galiba' duygusunu sevdim.
It was the second work I read after "The Madness of Normality" by Arno Gruen, who is both a psychologist and takes feminist philosophy one step further by feeding it from his own perspective.
In this work, Gruen searches for the extinction of a person's ability to empathize, when he does not feel pain in his soul or cannot feel it, and conducts an in-depth analysis of this with the identity of a psychologist. So much so that he has sorted out the correct analyzes from the loss of this empathy to many facts of life. To put it this way, Gruen empirically reveals that within the framework of tabula rasa theory, a person is pure from birth, and by recognizing counterpsychology through human relationships and learning, he begins to shape his own thinking structure, to be influenced and, as a result, to become dirty. For this reason, if the person mentioned in his book cannot experience his own pain, he reflects this pain on others and kills them (by humiliating, harming, etc.) mentions his attempt to digest.
Another preparation Gruen functioning of the system for control purposes at the national level or international societies and routing characteristics, to provide a realistic analysis of structures, the world system that already ate it, and to inflict the pain that will create a vicious cycle - don't deny it, over the situation that has occurred in the international political attitude tells you.
In another preparation, Gruen questions the concepts that are shaped and the content of which changes depending on the propaganda spread by the systems that govern societies in his previous preparation. With this interrogation, he does not stop questioning, standing up to the existing power apparatuses and authority.
And finally, Gruen attaches feminist philosophy in a theoretical sense as a solution to the functioning of this existing order, and de facto her hope to Mothers...
Well, now let me get out of the book and explain why I explained Gruen's psycho-philosophy, let me get there. Because the concept of empathy is not an acquisition of patriarchal thinking. Empathy, which is a subject of matriarchy, exists only as much as the labor shown by the female, the breed that carries the matriarchal thinking structure in its self. It is also from here that Gruen attributes all her analysis and actual struggle to mothers.
The disappearance of empathy is also caused by the lack of love that a tabula rasa* who has entered the human system sees at home, as well as the lack of love that he sees outside. Also, other individuals of the house were the same people and came to the house by coming out of the system... Actually, at this point, it is necessary to enter into Butler and Foucault's analysis of power and subject, but I don't want to overwhelm the examination too much. Finally, it should be noted that Gruen also had a Freudian perspective. Because at the point of loss of empathy, he based himself on Freud's concepts of conscience and melancholy.
The book is too good. Let me tell you already that you will lose a lot for not reading. Have a pleasant reading.
Während des Lesen hatte ich das Gefühl, dass ich einen Text von Freud lesen würde. Jener Herr wurde auch nicht nur einmal erwähnt.
Der Autor behandelt den Ursprung und die Entwicklung des fehlenden Mitgefühls, wodurch der Mensch gewalttätig wird. Im Grunde werden die Eltern für alles verantwortlich gemacht und die Kinder können aus dieser "Krise" nicht heraus und suchen ihre "Opferrollen" im Erwachsenenalter weiter. Entweder die Eltern behandeln die Kinder zu schlecht oder zu gut. Daher suchen sie sich ihre Partner oder ähnliche Bedienungen aus dem Elternhaus auf, um in ihre früheren Muster zu verfallen und damit sich, anderen und oder beides Schaden zuzufügen. Dies führt dann weiter dazu, dass diese Menschen ihre Kinder weiter so behandeln/misshandeln werden. (Wobei Letzteres wird eher unterschwellig angedeutet.) Es wurde alles zu pauschalisiert und macht den Eindruck, dass man aus diesem Teufelskreis nicht raus kann.
Jemand für etwas verantwortlich zu machen ist immer einfach. Es wäre interessant zu sehen, welche äußeren Faktoren auch das fehlende Mitgefühl hervorrufen können. (Hier musste ich an die Abstumpfung durch Medien denken, die dafür sorgen, dass Gewalt heutzutage anders als vor z.B noch 70 Jahren wahrgenommen und kommuniziert wird.)
Als Fazit wird nur darauf hingewiesen, dass man auf Gewalt den Dialog suchen soll und die Menschen auf das Fehlverhalten aufmerksam zu machen. Wobei, wenn es wirklich ein Teufelskreis ist und die Menschen ihrem Fehlverhalten zwar bewusst werden, aber eh nicht "entrinnen können" , wird die Situation dadurch nicht besser.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Kişinin kendisindeki bastırılmış acı ve çaresizliğini kabul edemediği ve bastırdığı durumlarda; karşısındakine çevresine ne kadar zulmedici olabildiğini gösteren müthiş yazar. Bu kitap, kendini-karşındaki kurban ve suçlu haline getirmenin altında yatan nedenlere de odaklanıyor: Nasıl bir kültürde doğdun? anne ve baba sevgisi, onların ne kadar kabullenici oldukları... Böylece şiddet yaşamın amacı haline gelir, canlılık duygusu yaratan bir şey haline gelir. İçlerindeki her türlü duyguyu yitirmiş olan insanlar, ancak canlı bir şeyi ele geçirip parçaladıklarında kendilerini duyumsayabilirler. Bir başka yaşamı dize getirip söndürdüklerinde yaşama hâkim olduklarına inanırlar. Hitler'in konuşmalarına bu açıdan bakacak olursak gaddarca eylemlerinin ardındaki itici kuvvetleri görebiliriz. Çok güzel kitap çok.
acılarımızla yüzleşme cesareti veren bir şefkatle yazılmış,freudun eksikliklerine de değinmiş aslında.umutlu ve sevgi dolu olmanın toplumsal kalıpları yıkacağına inanmış güzel bir anlatımla farkındalıklar oluşturuyor zihinde.Yazarına da çevirmenine de kocamaan tebrikler..
İnsanı hayvandan ayıran özellikleri yazmaya başlayın desem, empati hepinizin listesinde ilk beşe girer çünkü insan gelişmişliği dolayısıyla kendini kendinden soyutlayıp başkasının yerine koyabilecek idrak ve iradeye sahiptir. Peki, buna rağmen neden çevremize baktığımızda başkası yerine acı çekmenin tabulaştığını görüyoruz?
Arno Gruen bunun sebebinin insanın kendisiyle olan bağının kopuşu olduğunu düşünüyor, kendisini bile idrak edemeyen insanın başkaları ile olan bağının da kopuk olduğunu ve bireyleşememenin verdiği ağır suçluluk duygusunu da başkalarına acı çekerek bastırdığımızı söylüyor.
Bireyleşmek her ne kadar tamamlaması zor bir süreçse, bu sürecin sekteye uğratılması da bir o kadar zor; doğduğumuz an ne varlığımızın, ne de öteki varlıkların bilincinde olmuyoruz "anne" dışında. Bebek kendini annenin gözünden görüp, annenin kendisine gösterdiği sevgiyle kendine değer biçip, büyüdükçe bu değer algısının üzerine koca bir yaşam inşa etmeye başlıyor. İnsanın empati başta olmak üzere bir çok psikolojik rahatsızlığının veya nasıl bir insan olacağının temelleri tam olarak bu değer biçiş evresinde atılıyor çünkü annesinin gözünde sevgisizlik ve samimiyetsizlik gören bebek, bu acıya katlanmamak için ya ölüyor ya da kendi algısını manipüle ederek sahte olanı gerçek olarak nitelendirmeye başlıyor (bu yüzden çoğumuz çevremizdeki insanların mimiklerinin samimiyetinden emin olamıyoruz belki), bu süreç beynin gelişimine zarar verip gelecekte apatiye (akabinde depresyon ve intihar) sebep olabiliyor.
Bu sürecin ardından gelen çocukluk evresinde; çocuk yavaştan bilinç sahibi olmaya başlasa bile hâlâ ailesine bağımlı olduğundan dolayı onların kabulü için uğraşıp onları içselleştirme çabası içerisine giriyor. Ebeveynlerinin bu sırada çocuğa verdikleri alan, birbirleriyle olan ilişkileri, davranışların sözlerle olan tutarlılığı çocuğun algısını direkt etkiliyor. Çocukken ailesi tarafından psikolojik veya fiziksel istismara uğramış bir çok insan, ya kendi acılarıyla olan bağlarını koparıyor ya da ebeveynlerin onayı için kişiliklerinden bir parça kalmayana kadar törpüleniyorlar.
Maalesef çocuk büyüyüp yetişkin olunca da, toplum baskısı ve nefes aldırmayan beyaz yaka rutini bireyin asıl kişiliğinden kalan ufak pürüzleri de tamamıyla öğütüyor.
"Hepimiz orijinal olarak doğuyor ama birer kopya olarak ölüyoruz."
Her ne kadar görmezden gelmeye devam edilse de insanın içerisinde bulunan acı, insan olmanın temellerine duyulan açlık, suçluluk duygusu varlığını sürdürmeye devam ediyor ve Freud abimin de dediği gibi bir yerden bastırılan, öbür yerden patlar meselesi patlak veriyor. Tüm bu bastırılmış duygular dışarıya aslında olmayan bir düşmana şiddete dönüşmüş bir şekilde yöneltiliyor, tüm bu nefret hiç suçu olmayan çocuklara geçip nesiller boyu devam ederek bir toplum düzeni hâline geliyor.
Empatinin yitimi tüm bu süreçleri bir çok bakış açısıyla sunuyor okuyucusuna, çoğu zaman umut kırıcı gerçeklerden bahsedip, bu gerçeklere rağmen hayatı yaşamayı becermiş klinik vakalardan söz ediyor. Modern ve ilkel toplum başta olmak üzere, kadın-erkek, aile-çocuk gibi toplumun en küçük parçasından başlıyor analize, sadece bugünün bakış açısıyla da bakmıyor, geçmişi de hesaba katarak diyor ne diyorsa.
Açıkçası anne bebek ilişkisi üzerine fazla durulması, kitabın daha ilginç sayılabilecek kısımlarından feragat edilmesiyle sonuçlanmış diye düşünmeden edemiyorum. Antropolojik olarak yapılan analizler ve Shakespeare'in Hamlet'i üzerine yapılan kadınlık ve erkeklik analizi alıntısına bayıldığım için bunu da olmamış sayacağım, hoş olmuş saysam ne haddime olurdu onu da bilmiyorum.
Yani sonuç olarak herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm ama herkesin de okuyamayacağı harika bir kitap, incelememde kitabın bakış açısının karanlık yönlerine ağırlık verdim ama kimi yerde çok ciciş bir umutla bakıyor insanlığa Gruen, her şeye rağmen bunu yapışına da saygı duyuyorum.
Aslında enteresan şeylere değinen bir kitaptı. Not aldığım güzel kısımlar var: - Her topluluğu besleyen empati yetisidir. Akıl yoluyla gelişen ahlak ve toplum değil,bunların eleştirisidir. Topluluk ancak, empatik algılayışlarımız bilgiye dayalı bozulmalarla işlevini yitirmezse gelişebilir.
Bazı ilkel toplumlardan verilen örnekler de bir hayli enteresandı. Mesela aborjinlerin dilinde bile soyut kavramların eksik olduğunu, bir objenin bağlamına göre cümlede kullanılabilmesi değişik bir durum. Bunun örneğini çeviride "Bu bir kayadır" diyemezsin ama "Bu kaya duruyor, bu kaya düşüyor" gibi şeyler söyleyebilirsin diyerek örneklenmiş. Aslında kitabın bu bölümünü okuyunca biraz daha ne demek istediği ve Aborjinlerle aradaki fark daha anlaşılır oluyor.
Tüm bunlar çok enteresan ve kitap argümanlarını sunarken bu tip örneklere sıkça dayanması açısından da çok değerli ama yine de öyle çok etkilenerek okuduğum. Not aldığım zamanlar hariç aklımda kalan bir iş olmadı o kadar da. Belki de kitaptan dolayı değil, benden kaynaklıdır. Belki de ben konsantre olamadım yeterince...
İnsanlar başkalarından empati yapmasını ister. Ne var ki empati yapılmadığından da çok yakınır. Empati yapan insanlar toplumda az bulunur peki bunun sebebi nedir? İşte burada kayıtsızlık ve görmezlikten gelme, duyarsızlık ya da çaresizlik ile karşılaşırız. Epatinin yitimi sadece insanın kendisi ile olan iç çekişmesi ya da yetersizlik kişilik eksikliği değil aynı zamanda toplum hayatında varlığını sergilediği statü ile de ilişkilidir. Güç kimde ise empatiyi ondan beklemek aslında çaresizlik içinde kıvranmak demektir. Güç devşirenler sosyal kitlenin olan hadiseler karşısında kayıtsız kalmasını ister. Bu ise empatinin yok oluşunu getirir. Yazar bunu çok güzel ifade etmiş
“Ekonomik gerileme dönemlerinde tüketim imkânı kısıtlanınca içteki korkuların yüzeye çıkması tehlikesi baş gösterir. Bu durumda, kendimizi kimlik yetersizliğimizle desteklenen bastırılmış korkudan korumak için düşman imgeleri yaratma gereksinimi duyarız. Böylece şiddet, yetersiz bir kimliği ayakta tutmanın aracı haline gelir. Bunu, milliyetçiliğin yaşamın anlamı haline getirildiği her yerde somut olarak görürüz. Bu tür girişimlerin temelinde her zaman, insanın iç boşluğu karşısında duyduğu korkuyu sembolik bir güçle özdeşleşerek örtme çabası vardır. “
In Der Verlust Des Mitgefühls. Über Die Politik Der Gleichgültigkeit setzt sich Gruen intensiv mit den Gründen auseinander, die uns unser Mitgefühl für unsere Mitmenschen verlieren lassen. Gruens Schreibstil ist eingängig, man kann sich, auch durch viele Fallbeispiele, gut in die Thematik einfinden und findet schlüssige Erklärungen für den Zustand unserer Gesellschaft. Einzig, dass er sich für meinen Geschmack ein wenig zu sehr wiederholt bringt einen Stern Abzug. Gruens Thesen sind sehr aufschlussreich und lassen auch das eine oder andere Muster in sich selbst erkennen. Ein wichtiges Buch, das, meiner Ansicht, jede(r) lesen sollte.
Das Buch war nicht das, was ich mir unter dem Titel vorgestellt habe, es ging auch nicht um Politik. Stattdessen ging es viel darum, wie unsere Gesellschaft Kinder großzieht. Die Kernaussage (“Menschen verlieren ihre Empathie, weil sie ihr eigenes Leid verdrängen müssen”) kennt man schon aus anderen psychodynamischen Büchern. Sicherlich einige kluge Aussagen, aber dann auch Dinge wie “Autismus ist eigentlich eine Traumafolgestörung” oder “Schlaganfälle treten eher in der linken Gehirnhälfte auf, weil dort Emotionen verarbeitet werden, die verdrängt werden sollen” oder sogar “Der plötzliche Kindstod ist eine Folge von Vernachlässigung”. Deswegen konnte ich den restlichen Inhalt auch nicht erstnehmen. Den Schreibstil fand ich schleppend.