Cem Kalender (d. 1976) Kahramanmaraş, Afşin'de doğdu. Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Fakültesi'ni bitirdikten sonra öğretmen olarak İstanbul’a atandı. Bir süre Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nde okudu. Daha sonra okulu bırakıp tamamen yazmaya odaklandı. İlk romanı "Klan" 2007'de Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülü'nü aldı. Bir yıl sonra ikinci kitabı "Zamanın Unutkan Koynunda" çıktı ve Ömer Türkeş'in 2010'da hazırladığı "Ölmeden Önce Okunacak 140 Kitap" listesinde yer aldı. 2013’te üçüncü kitabı "Kayıp Gergedanlar" okuyucuyla buluştu.
ilk defa okuduğum cem kalender'den çok etkilendim. türk edebiyatında ayrışan, benzersiz bir anlatımı var. çok boyutlu ve çok katmanlı kurgusuyla tek sefer okumakla yetinilecek bir roman değil "kayıp gergedanlar". her okuduğunuzda da yeni detaylara takılmanız, farklı anlamlara varmanız kuvvetle muhtemel. psikolojik, sosyolojik ve politik çıkarımlara rahatça ulaşabilirsiniz; edebi bir dil ve oturmuş karakterlerle hem de. masalla gerçeğin, geçmişle bugünün, sevgiyle nefretin, iyiyle kötünün karşıtlık içermeden bir arada durduğunu görebildiğimiz ender okumalardan. okurken meraklandım, korktum, ağladım. 4 değil; 4,5 yıldız bence. dehşetli pasajlar var, yarım puanı 2 gece uykumu kaçırdığı için düştüm. hayatınızı değiştirmez belki; ama unutamazsınız. şimdi diğer cem kalender romanlarını da sıraya koyuyorum.
Farklı katmanlardan gelişen, sonunda birbirine bağlanan, yer yer kafkaesk, gerçeküstü, yer yer sosyal gerçekçi, konusu itibarıyla etkileyici bir roman. Romanın izleği sadece bununla sınırlı olmasa da kanlı Maraş olaylarını çarpıcı bir şekilde işlemesiyle hatırda kalacaktır sanırım. Vahşetin detaylarını okumak çok rahatsız edici. Ancak genel olarak dil, anlatım bakımından çok üst düzey gelmedi bana. Biraz basit bir üslupta kaleme alınmış. Ama yine de okunmasını tavsiye ederim. En azından yakın tarihimizin acılı yönlerini tekrar hatırlamak için. Özellikle mezhep temelli gerginliklerin tırmanmaya başladığı bu günlerde. Önyargılı bakabilecekler için bir not, yazar Maraşlı, ancak katliama uğrayan kesimden değil. Konun hassasiyeti dikkate alındığında bu bence önemli bir ayrıntı.
Kafkaesk dünyasını ve Lacan göndermelerin olduğu bölümlerini çok başarılı buldum. Maraş katliamındaki vahşeti anlattığı bölümlerde ise gerçeklerin kurgudan çok daha acımasız olduğunu düşündürttüğü anlar oldu ki bu beni insanlıktan soğuttu.Yakın tarihin en açıklanamaz(!) katliamını bir romanda okumak bile insanı yerle bir ediyor.
Kitabın başlarında 16. sayfada Suna Hanım ile ilgili şu cümle var ve ilk altını çizdiğim cümleydi bu. “Göze batan, bakışı yoran, uygunsuz, orantısız, asimetrik, sivri, yüksek şeylerle kavgası olmuştu hep.” Tüm kitap bu cümlenin izini sürmek gibiydi. Bu cümle kitap ilerledikçe anlamlandı ve derinleşti.
Şu yaşıma kadar okuduğum kitaplar arasından, sanırım beni en çok etkileyen ve merak uyandıran kitaplardan biri oldu Kayıp Gergedanlar. Çok düşündürücü, akılda kalıcı, absürd ve sembollerle dolu bir kitap. Kitabı bitirmemin ardından, Lacan'ın dil edinme teorisi ve Oedipus karmaşası üzerine uzun saatler kafa yormaya devam ettim.
Kurgunun en çok hoşuma giden bölümlerinden bazıları veteriner Sümer Bey'in kafkavari bir evrende gidiş-gelişleriydi. Görsel anlamda betimler o kadar zengindi ki aklımda canlandırdığım görüntüler üst üste rüyalarıma girdi. Ayrıca kitabın kısa kısa bölümlere bölünmüş olması, kitabın okunabilirliğini oldukça kolaylaştırıyordu.
Yaz aylarında pek severek okuduğum Hakan Günday'ın Az ve Daha kitaplarında mide bulantısı veya iğrenme duygusuna dair hiçbir şey hissetmezken, bu kitabın bazı sayfalarını kusmamak için atlamak durumunda kaldım...Kitabın temelinde Maraş Katliam'ının yattığını ve yaşanan birçok eylemin gerçekten yaşanmış olduğunu bilmek yürek parçalayıcı :(
Hayat bir dil bilgisi sorunundan ibaret aslında. Ve ben bu ülkede niye bu kadar çiğ ve acımasız bir acı var anlayamıyorum.
Editörün daha yakın ilgisiyle çok daha iyi olabilirmiş ama yine de okunulası bir kitap. Kalender'in diğer kitaplarını da kesinlikle merak ettirdi bana.
Cem Kalender'in kitabını okurken, rahmetli Oktay Gökdemir'in Toplumsal Tarih dersleri zihnimde canlandı. Edebiyat ile toplumsal tarih anlatısı arasındaki adam akıllı ilişkiye bu derslerde tanık olmuşuz. Tarih bir anlatı sunar, bu anlatı tarihçinin diline göre farklılık gösterse de birçok tarih anlatıcısının dili kurudur, olayın içine göremezsiniz, her yönünü idrak edemezsiniz. Bu yazı bir edebiyat eseri ya da bir gezi planı ile insan zihnine daha iyi mıhlanır. Duygu durumu yükseldikçe, olayın travmatik yönü gözler önüne daha iyi serilir. İyi bir toplumsal tarih anlatımı, iyi bir edebi anlatımla mümkün diyebiliriz sanırım.
Cem Kalender, Kayıp Gergedanlar isimli bu eserinde toplumsal tarihten yola çıkarak bir kurgu sunuyor bize. Ufak bir araştırma kitaptaki bazı olayların doğrudan Maraş Katliamında yaşananları kurguya dahil ettiğini gösteriyor ve yukarıda söz ettiğim gerçekliğin travmatik durumunu(trajedisini) insan zihnine mıhlıyor. Yaşlı bir kadının gözüne, cennete gitmek umuduyla tornavida sokacak kadar manipülasyondan hepimiz Morpheus korusun! Cem Kalender, toplumsal tarihi edebiyat ile hissettirmeyi, olayların duygusunu okuyucuya geçirmeyi çok kaliteli bir üslupla başarmış. Okuyucuya gerçek olayları biraz araştırma görevi düşüyor...
Eser linear bir çizgide olayları anlatmıyor, zaten onu belgesel veya olay anlatan kitaplardan bekleriz. Zaman içinde savruluyorsunuz, bu okuma zevkini artıran bir durum. Geçmiş ve şimdi arasında git geller oluyor, dil sade, akıcı olduğu için okumada bir sorun yaşamıyoruz. Ama geçmiş şimdide kendini hissettiriyor, geçmişin yarattığı travmayı kitap ilerledikçe ve sona yaklaştıkça, önce tırnak uçlarımızda, daha sonra iliklerimizde hissediyoruz.
Bildiğimiz masallar bu travma içerisindeki zihinlerde kendine yepyeni ifadeler buluyor, bambaşka bir şehrazat ve adem ile hava hikayesi okuyoruz. Masalların nasıl güçlü bir mesaj, eğitim aracı olduğu üzerine tefekkür etmemek mümkün değil. Kültür değiştikçe, kültürün ürettiği her şeyde nasıl değişiyor; muhteşem.
Eser aynı zamanda bir kasaba ve kasaba insanı anlatısı barındırır. Bazı yerlerde şehirliler ile kasabalılar çatıştırılır. Kasaba hayatı durağan, şehir hayatı canlıdır. Kasaba yaşantısında herkes herkesin işine burnunu sokar, fazla yakınlık tez ayrılık getirir lafzı bir anlamda doğrulanır. Ve toplumsal travmalar insanlar arasına duvar ördürür, kuyu kazdırır. Kasabalar albayım, bizi fazla bunaltırlar.
Geçmiş ve gelecek arasındaki geçişten bahsetmiştim, bir diğer geçişkenlik ise gerçek ve büyülü gerçeklik arasında olur. Bu bölümlerde yazar psikolojik bir metafor yöntemi uygulamış gibi gözükür. Anne, çocuklar ve çoban metaforu işlenir. Bu metaforlar işlenirken kayıp gergedanlar aranır ki eserin ismi de buradan gelir. Çoban çocukların babasıdır, çoban hem avlanılmak istenir. Çoban kavramını görünce aklıma gelen Tevrat'tir ve Eski Mezopotamya metinleridir. Çobanın krallığını ilan edeceği beklentisi oluşturur bu bakış açısı. Gerçi ataerkil toplum yapısında her baba bir çoban, her baba bir kraldır. Herkaleitos'un sitemi de bu yüzden belki de "krallık çocuğundur". Ve çocuklar Zeus'un Kronos'u yenmesi gibi, babalarının peşinden giderle. Burada bilinçaltının sınırlarında yolculuk vardır ve çözümlenmesi gereken bir çok metafor vardır. Hem gerçeklik anlatısında hem de büyülü gerçeklik anlatısında kuyu metaforu yer alır ve bilincimizin derinlerini sembolize eder gibidir.
Tüm bu katliamda büyük acılar yaşayan Suna karakteri, çocuklarını diş dünyadan korumak ister, o katliam ile beraber insanların kötülüğünü deneyimlemiş, bu nefreti ile tiksinti içinde kaşınmıştır. Çocuklarını kendi parçası haline getirmek için tüm bağlantılarını sadece kendisine bağlamıştır. Dışarıdan gelebilecek tüm uyaranları yok etmek için fiziksel ve manevi duvarlar inşa etmiş, tüm içeriği kendi süzgecinden geçirip çocuklarına aktarmıştır. Gerçeklik içinde çocuklar büyülü bir gerçeklik hapsine mahkum olmuşlar ama Platon mağarasında olduğu gibi zincire vurulmuşluklarının farkına varacak durumda değillerdir. Gerçi Suna karakterine de bazen hak vermemek mümkün değildir. Fakat bu duvarlar bir kez yıkıma uğradığında artık her şey tepetaklak olur, büyülü gerçeklik kuyunun derinliklerine gömülür.
Beraber yaşayamama kültürümüz kitapta çok güzel işlenmiştir, edebiyatın gücüyle insana aktarılmıştır. Gerçi hala böyle saçmalıklar içinde bulunduğumuz için bunun gerçekliği, farkındalığı hep yanı başımızda; bu yüzden de kitaptaki bu mesajı anlamak zor olmuyor. Diğer işlenen bir konu ise yan sokak yanarken ateşin sizin sokağınıza sıçramayacağını düşünmek saflıktır. O ateş gelip sizi bulacaktır, o yüzden yan sokağa en kötü ihtimal bir kova su ile koşmak gerekir.
bu kadar yeter. Kitabı tavsiye eden @zorba_kitabevi _kafe ye çok teşekkür ederim. Kitap toplantılarında çok kaliteli kitaplar okuyorlar, Izmir'de olanlar bir göz atsın.
Dili bakımından zayıf bir roman . Romandaki hikayelerin havada asılı kaldığını , aceleyle bitirildiğini düşünüyorum . Maraş katliamı anlatımının etkileyici olduğunu söyleyebilirim .
Sürrealitenin, imkansızın, imgelerin ortasında kan revan bir gerçek tüm vahşetiyle roman boyu soluk alıp veriyor. Gerçeğin nabzı, süreealitenin içinden enjekte ediliyor sanki. Gerçeklik,tek gözlü mitolojik bir yaratık gibi okuyucunun reflekslerini izlerken roman kahramanlarının kişilikleri, anlamsız takıntılarla sürüp gidiyor. Masalsı dünyanın gerçekle buluştuğu anlarda vahşeti isyanla bastırmak, canavarlarla savaşmak istiyorsunuz. Mutlaka okunmalılar listesinin başında yer alacak bir roman.
Editör kitabı biraz okumalıydı. Yazım yanlışları o kadar fazlaydı ki ilk sayfalarda bırakacaktım neredeyse. Hikayesi iyi; ilginç düşüncelere sevk ediyor, peşinden sürüklüyor.