Fiyasko, hayatımda okuduğum en iyi, üzerine en çok kafa yorulacak romanlardan biri. Imre Kertész'in 1973'te yazdığı, gençliğinde toplama kampında yaşadıklarının hikâyesi Kadersizlik'in yazılış hikâyesini de barındıran 1988 tarihli otobiyografik romanı. Okumasının, anlamlandırmasının hayli zor olduğunu söyleyebilirim.
Kitap kabaca iki hikâyeden oluşuyor: İlk hikâye, baş kahramanımız Yaşlı Adam'ın bir roman yazmaya çalışmasını ve Kadersizlik'i yazış sürecinde yaşadıklarını, yayınevinden reddedilişini anlatıyor. Burada yazarın tuhaf bir üslubunun olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Ben biraz Saramago'ya benzettim. Alaycı, her şeyin etrafında döne dolaşa ilerleyen bir üslubu var ikisinin de ve imlâ kurallarını zorluyorlar. Saramago'nun virgülle yaptığını Kertész parantezlerle yapmış bir nevi.
İkinci hikâye, romana da adını veren Fiyasko. Burada da otobiyografik bir anlatı var, Steinig'in yazarın gençliği olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu bölümle ilgili dikkatimizi çeken ilk şey, üslubun net bir şekilde değişmesi oluyor. Burada Kafkaesk bir anlatı görüyoruz, ki ben sevmezdim, Kertész ile bakış açım değişti. Kitabı okurken sürekli düşündüğüm, sonradan burada da aynı yorumu gördüğüm bir tespit, bir iddia var: Kertész, Kafka'dan daha iyi bir Kafka.
Dediğim gibi, roman anlaşılması epey zor bir roman. Bu yüzden roman hakkında yapacağım her çıkarım içinde benim yorumumu barındırıyor olma ihtimalini içeriyor.
Kitabın ikinci bölümü öncesi olduğu için ondan başlamak daha doğru olacaktır. Bu bölüme Steinig'in uçağa binip Budapeşte'den 16 saat uzaklıktaki bir yere gidişi, varışıyla başlıyoruz. Steinig'in o kadar saatten sonra indiği yer yine Budapeşte oluyor, ama Budapeşte olmayan bir Budapeşte. Tuhaflığın içine en baştan düşüyoruz. Steinig uçaktan iner inmez önüne bir ışık demeti tutuluyor ve karakterimiz onu takip ederek bir yere götürülüp kontrole tabii tutuluyor, ardından da kendisine kalacağı evin adresi veriliyor. Bu uçaktan inişi ve ışık demetini takip edişi, Steinig'in Kafkaesk dünyaya doğuşu olarak yorumlayabiriz.
Steinig evine gidiyor ve işinden atıldığını öğreniyor. Zamanla kendisine iş sahibi olması için baskı yapılıyor, hangi işe gireceğine karar veriyorlar, vazgeçip başka bir şeye karar veriyorlar. Romanın sonuna kadar Steinig neredeyse hiçbir şeye karar veriyor. Kitabın işlediği şeyin de bu olduğunu düşünüyorum. Bunun çok ciddi, çok önemli bir konu olduğu aşikâr. Hem devletlerin, hem kültürlerin, hem de halkın, çevrenin baskısıyla Steinig bir şeyler yapmaya itiliyor. Hiçbir şey onun kontrolünde gerçekleşmiyor. Sevişeceğinde de ne olup bittiğini anlamıyor, çalışacağında da.
Bu kitaptan birkaç gün önce Kâtip Bartleby'i okumuştum, ilginç bir tesadüf oldu. Neredeyse aynı konuları işlediğini söyleyebiliriz, oradan yola çıkarak da şunu söyleyebiliriz: Bu Kafkaesk dünyada kimse "Yapmamayı tercih ederim," demiyor, diyemiyor.
Ama ekseriyetle distopyalarda düşülen hataya Kertész düşmüyor ve suçun tek başına otorite olduğunu kesinlikle dile getirmiyor. Bunu doğrudan bir hata olarak adlandırdığını dahi söyleyemeyiz belki, bu kaçınılmaz olan. İnsanlık tarihinin her anında toplum kendi oluşturduğu kuralları uygulamış, aksine ihtimal vermemiştir. Diğer düşünceleri belki her zaman taşlayarak öldürmemiştir ama kulak vermeyerek öldürmüştür. Bugün yaşayan sıradan bir üniversite öğrencisini ele alalım. İleride hayatının nasıl olacağını öngörmek ne kadar zor olabilir ki? Biraz kafa yorarsak ortalama olarak hangi arabayı alacağını, nasıl biriyle evleneceğini, nasıl öleceğini bile tahmin edebiliriz. Ama yaptığımız on binlerce tercih nereye gidiyor? Nasıl bu kadar tercihin ardından birinin otuz yıl sonrasını öngörebiliriz. Bunun cevabı tercihlerde, aslında insanlar tercih falan yapmıyor. Aynen Fiyasko'da anlatıldığı gibi, "Şu işte çalışacaksın," deniyor, "Şu evde oturacaksın," bu kadar.
Şimdi biraz daha iddialı, biraz daha tehlikeli bir şey söyleyeceğim. Kitabı okumadan çok önce düşündüğüm ve söylediğim bir şeyi kitapta da gördüm, ama daha önce tam olarak bunu düşündüğüm için Kertész'in ağzından kendi fikrimi mi görmek istedim, yoksa aynı şeyi mi düşünüyoruz emin olamadım. Kitabın sonlarındaki Ben Cellat bölümünde hem mağdurun, hem suçlunun her zaman birey olamamış insan olduğuna dair bir çıkarım vardı. Bu ne demek? Cellat, otuz bin kişiyi öldürmüş bir cellat hem katil, hem de mağdur olduğunu nasıl söyler? Birini yaptıklarından nasıl sorumlu tutabiliriz? Ya da asıl soru şu olmalı: Toplumsal ahlak neye evrilirse insan da ona mı evrilir? Bir insan nasıl Nazi olur? Nazi olanlar ekstra kötü insanlar mıdır, bir insan yaradılıştan kötü olabilir mi? Bir insan yaradılıştan kötü olsa dahi binlerce yaradılıştan kötü insan Almanya'da, o tarihte aynı zamanda mı doğmuştur? Bu cehaletten mi kaynaklanmıştır?
Kitabın içinden bunlara basit, ama çok ağır bir cevap çıkıyor: Sıradan insan, ortalamayı oluşturan insan, ki yalnızca iktidar olmak zorunda değil, karşıt cephelerle birlikte -en küçük gruplar dahil, bir ülkenin %99'undan bahsediyoruz, hiçbir zaman hareketlerine kendi başına karar veremez. Bu donanımdan yoksundur, buna vakti yoktur en başta. Bu yüzden işte, bu işin doğası gereği onun yerine karar verilir. Bu mekanizma bir yeraltı örgütünün, dünyayı yöneten gizli güçlerin ürünü değildir. 100 kişilik bir kabilede de bu kaçınılmazdır, insanın doğası gereği bu böyledir. Bu yüzden "doğal olan" her neyse ortalama insan ona evrilir. Ortalama insan beyaz bir kağıt gibidir. Ondan Nazi de yaparsınız, Lgbt aktivisti de; şeriat yanlısı da olur, feminist de, Ateist de. Çünkü kararlarını kendi başına alamaz, insanlar kararlarını kendi başın alacak olsaydı meclise dört parti girmezdi. Din diye bir şey olmazdı. Devlet dağılır, anarşi başlardı. İnsanların çok büyük kısmı inandığı dine, giydiği kıyafetin 10'da 1'i kadar akıl yormazlar. Yoranların çok büyük kısmı da objektif olmak yerine haklı çıkmaya çalışırlar.
Kitap, işte bence bunu anlatıyor. Peki, yukarıda yazılanları kabul edecek olursak bu işin mutlu sonu nedir? Ne yapılabilir?
Steinig, yani Imre Kertész diyor ki "Ben bir roman yazmak zorundayım!" Ve önemli olanın bir ürün olarak roman değil, yazarın yazarken yaşadıkları olduğunu söylüyor. Yani Kertész kendi olmanın, birey olmanın yolunu yazar olmakta buluyor ve bir roman yazıyor. Basılıp basılmadığı önemli olmayan bir roman.
Kitabın birinci kısmında bu romanın yazılış hikâyesini, üstünden on yıl geçtikten sonra okuyoruz. Ama görüyoruz ki, Sisifos kayasını yukarıdan aşağı düşüre düşüre eritmiş, yazar, yukarıdan aşağı düşüre düşüre, kendi hayatını kullana kullana eritmiş. Kertész, roman yazmak zorunda olan bir yazar değilmiş artık, roman yazmaktan başka yapacak bir şeyi olmayan bir yazar olmuş. Sisifos'un erimiş kayasını, küçük taş parçasını, uçmasın diye kağıtlarının üstüne koyuyor yazar, elinde tutuyor sıkıca. Günün birinde cansız bedeni yazı masasının karşısında sandalyeden düşüne kadar da öyle olacaktır.