Ekmek yanarsa kül, bozulursa küf kokar. Her şey bozulduğu gibi karışır havaya. Her şey gittiği gibi kalır. Annemin kokusu önce üstümüzden gitti; sonra bu halılardan, rengini sadece babamın sevdiği koltuklardan, mutfaktaki bezlerden, eşikteki paspaslardan, tül perdelerden. Dolapta elbise bıraksaydı oradan kolay kolay gitmezdi kokusu ama elbiselerinin hepsini kendiyle götürdü. İnsan bir parça elbisesini bilerek de olsa bırakmaz mı giderken? Kâinata sığmayan annem bir valize sığıp gitti. Nereden çıkarsa çıksın mutfaktan çıkmazdı kokusu derdim. Oradan da gitti.
Benzeri görülmemiş bir cinayet soruşturması. Olayların tam ortasında meczup üç kardeş: Nizam, İlhan ve Çetin. Babalarına göre, doğarken amel defterleri kapalıymış gariplerin, eksik doğmuşlar... Anneleri Gülizar ise sırra kadem basmış. Gidişi hem derin bir yara hem de koca bir muamma...
Ali İpek, Kimsenin Ölmediği Bir Cinayet Öyküsü’nde gerçeği herkesin bilmesine rağmen susmayı tercih ettiği bir hikâye anlatıyor. Ama gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğunu hatırlatarak...
Güzel kurgu, iyi anlatım, dozunda merak. Kısa ama etkili bir roman. Doğrusu bu kadar başarılı bulacağımı tahmin etmiyordum. Sürprizlerle dolu diye hikayesine değinmiyorum. Kusurları yok değil tabii var. Şu potansiyelden daha katmanlı, belki biraz daha açılan ve derinleşen bir roman da çıkabilirmiş ama yazarın tercihi tabii. Bu haliyle de gayet tatmin edici. Yılın ilginç sürprizlerinden.
İlk kez okuduğum yazar, bu eseri ile 2024 Attila İlhan Roman Ödülü’nün sahibi oldu.
Müthiş bir roman olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Tüm karakterler, söylemleri ile kendilerini geliştiriyor ve duygularımızı ve düşüncelerimizi yeniden değerlendirmemizi sağlıyorlar. Hepsini çok sevdim.
Kitabın sonuna kadar merak, heyecan, gerilim ve değişim devam ediyor. Mekanlar incelikli bir zeka ile ve derinlikli olarak oluşturulmuş. Uzun cümleler, tamlamalar, mecazlar, aforizmalar, atasözleri, ve daha bir çok folklorik öğe hiç yormadan, sıkmadan, atlama isteği uyandırmadan okunacak ve en önemlisi cümlenin güzelliğinin özümsenmesi için özenle okuma isteği uyandıracak şekilde düzenlenmiş.
Kurgu ise inanılmaz. Çok etkileyici.
Çok etkilendim. Yazarın diğer eserlerini de okuyacağım.
“Ekmek yanarsa kül, bozulursa küf kokar. Her şey bozulduğu gibi karışır havaya. Her şey gittiği gibi kalır. Annemin kokusu önce üstümüzden gitti; sonra bu halılardan, rengini sadece babamın sevdiği koltuklardan, mutfaktaki bezlerden, eşikteki paspaslardan, tül perdelerden. Dolapta elbise bıraksaydı oradan kolay kolay gitmezdi kokusu ama elbiselerinin hepsini kendiyle götürürdü. İnsan bir parça elbisesini bilerek de olsa bırakmaz mı giderken? Kainata sığmayan annem bir valize sığıp gitti. Nereden çıkarsa çıksın mutfaktan çıkmazdı kokusu derdim. Oradan da gitti.”
Kitaptaki anlatım şiirsel fakat anlatilanlar yoğun acı içeriyordu. Her şey işkenceci Raci adlı polisin Tüpçü tarafından kaçırılması ve sonrasında dükkanın havaya uçup içeriden 3 meczup denilen Nizam,İlhan ve Çetin kardeşlerin kurtarılmasıyla başlıyor. Polis bu kardeşleri sorgularken yavaş yavaş olaylar akıyor. Kardeşler içeride yeşil ceketli bir adami öldürdüklerini itiraf ediyorlar ama ortada bir ceset yok. Kardeşlerin annesi yıllar önce babalarını terk ederek onlarin annesiz biraktiği için içlerindeki ağır acıyı sorgu esnasında da anlıyoruz. Bu olaylar çemberinden daha da acı bir sona evrilerek bitti. Açıkcası kardeşlerin annesi Gülizar'ın mektubuyla sonlansa da ben bu kadina hak vermedim. Çocuklarin iclerindeki aci buna izin vermedi. Ödüllü bir kitap,kısacık ama derin bir anlatım siyasi olaylar sonucu bürokrasinin gücünün altında ezilen insanlara dairdi.
Bu kitabın bende en çok kalan tarafı kesinlikle atmosferi oldu. Yazar bunu çok iyi kuruyor. Sorgu odasını, meyhaneyi, pencere kenarını öyle anlatıyor ki okurken sanki o mekanların içindeymişim gibi hissettim. Metnin içine girmek zor olmadı, aksine hemen içine aldı.
Kurgu ve hikaye yerli yerinde, metnin içindeki küçük oyunlar da hoş. Ama kitap bittiğinde içimde bir eksiklik hissi kaldı. Tam olarak kapanmamış bir şeyler vardı; biraz daha okumak, biraz daha deşmek ve anlamak istedim. Bunun bilinçli bir tercih mi yoksa benim beklentim mi olduğundan emin olamadım.
Bu bir gizem çözülen ya da suçun peşinden koşulan bir kitap değil; daha çok psikolojik yönü ağır basan, insanın iç dünyasıyla ve suskunluğuyla ilgilenen bir metin.
Çocuklar sürekli saçma sapan aforizma kastıkları için engelli sanırım çünkü bu kadar boş felsefe yapmanın başka bir açıklaması olamaz. Eh bir kitap işte.
En iyi roman ödülü almış olması hayret verici. American Fiction filminde ödüle aday kitapların nasıl değerlendirildiğine ilişkin anlatılanlar gerçek galiba. 81. ve 85. sayfalar arasında yedi kez “tekrardan” lafı kullanılmış. Üşenmeyip bir örneğini bırakayım: Bahçe kapılarından biri ardına kadar açılmak isterken önüne konan taşa çarpıp gerisingeri dönüyor, oradan da tekrardan küfür gibi savrulan gıcırtısını geceye haykırarak duyuruyordu.
Daha önce duymadığım bir yazarın bilmediğim bir kitabı olan bu kısa romanı, arkadaşımın tavsiyesi üzerine okudum. Sürprizlere gebe bir kitap olduğundan ve o zevkli aydınlanma anlarını bozmak istemediğimden spoiler vermeden bahsetmek istiyorum. Kitap; annesi kaçmış, babası ile yaşayan 3 meczup kardeşin ortasında olduğu bir cinayet soruşturmasını anlatıyor. Kitabın atmosferi, konusu ve karakterler bana Bozkır dizisini hatırlattı. Adeta Bozkır'ın çekilmemiş 3. sezon hikâyesini okuyor gibiydim. (İzlemeyenler için; karanlık bir anadolu polisiyesi diyebilirim) Kırılma anlarını, kurguyu, düğümün gittikçe çözülmesini sevdim. Kesinlikle ilginç bir hikâyesi var. Sevmediğim şeyse diyalog yazımları oldu. 3 meczup kardeşin sorgulandığı 3 bölüm özellikle okumakta en zorlandığım kısımlar oldu. Zorlanma sebebim; kardeşlerin uzuuun, derin ve ağdalı monologları anlık konuşmalardan ziyade defalarca editör elinden geçmiş yazılı metinlere benziyordu. Ağızdan çıkıveren, gerçek laflar gibi değildi. Çalışılmış, ezber replikler gibiydi. Bir de "tüm karakterler mi edebî edebî konuşur, en sıradan ve cahil kişiler bile duygularını aynı beceri ile mi ifade eder" dedim okurken sık sık. Altı çizilip, geri dönüp tekraren okunası yerler de vardı epeyce. Yalnızca keşke biraz daha dozunda, karakterle uygun şekilde ve dengeli dağılsaydı diye düşünmeden edemedim. Finalde okura "bir de buradan bak" diyerek bitmesi güzeldi.
Yazarın "Gidelim Buralardan Muhlis" isimli kitabını okumuştum daha önce, bu kitabı okurken de benzer duygular içine girdim. Biraz "Bir Zamanlar Anadolu'da" havası, biraz siyasi/toplumsal mesajlar, az merak. Biraz daha derinlikli olabilirdi, karakterlere biraz daha çalışılabilirdi. Mesela Gülizar'ın mektubu bana, bu hayatı yaşayan bir kadın karakterin yazabileceği bir mektup gibi gelmedi veya bazı diyaloglar, konuşmalar taşralı değildi. Bir de tüm karakterlerin konuşmaları birbirine benzerdi. Bu edebi bir tercih de olabilir; biraz şiirsel bir anlatım, hikâye anlatıcısı karakterler... Ali İpek'in önceki kitabı (Gidelim Buralardan Muhlis) için yaptığım yorumu bunun için de yineleyebilirim; bu kitaptan da bir ilk yönetmen filmi olur bence.
Kubilay QB Tunçer’in seslendirmesine kandım. Bilmediğim bir yazar, bir cinayet öyküsü, kısa kitap, noolcak dedim. Ama Ali İpek beni kendine hayran edemedi. Karakterleri farklı hikayelere dağıtsa çok daha başarılı işler olabilirmiş gibi hissettim okurken… Betimleme severim, Yaşar Kemal’in zincirleme tamlamalarının, kelimelerle çizdiği resimlerin hayranıyım. Ama Ali İpek’in niyet ettiği buyduysa bile bende etkisi aynı olmadı. Kendi başlarına ayrı birer öykü ya da roman olabilecek insanların bir araya gelip tek kitaba doluşmaları beni biraz yordu. Hele hele sürekli “ne bileyim?” diyerek konuşan, başta sustukça susan sonra konuştukça konuşan Nizam. Babaları Memduh en severek dinlediğim bölümlerin baş kişisiydi. İlhan’ın hali başka, Çetin’in hali başka… Alt metinde verdiği faili meçhul cinayetler ve oradan buradan çıkan kemiklerle, yer yer konuyla ilgili ilgisiz giren toplumsal hatıralara rağmen kitapta son kısma kadar bir bağlılık hissedemedim. Ama Gülizar’ın mektubu biraz olsun kitabı sevmeme imkan verdi. Bu kitaptan önce niyetim Gidelim Buralardan Muhlis adlı kitabını okumaktı Ali İpek’in, yine de listemde ama çok aceleci olacağımı sanmıyorum.
Tam ben okurken Atilla İlhan Roman Ödülü’nü aldı bu kitap. 3 deli kardeşin bir cinayet soruşturması kapsamında sorgulanmalarını ve bu sorgulamaların açığa çıkardığı olayları okuyoruz. Meselesi olan ama bu meseleyi didaktik olmadan anlatabilen, sürükleyici bir roman olmuş. Beni okurken rahatsız eden ise betimlemeler oldu. Daha güçlü atmosfer yaratmak için yapılmış sanırım ama bu kadar sık kullanılması hem okuma ritmini çok düşürüyor hem de çok daha yalın olabilecek bu kitabı çabalı gösteriyor bana kalırsa.