Ramak, sözlüklerdeki farklı tanımlarından birine göre, “vücutta ancak nefes alacak kadar kalmış hayat belirtisi” demek. Bir şeyin gerçekleşmesine çok az bir süre kalmasını imleyen ramak kala ifadesiyse, “neredeyse” olmak üzere olanın haberini verir. Ogan Güner ustaca kurguladığı yeni romanı Ramak’la, Türkçede tek başına kullanılmayan bu kelimeye yeni bir hayat veriyor ve modern Türk edebiyatının en yetkin isimlerinin bile eser vermeye pek cesaret edemediği bir alanda okurlarına sıradışı bir hikâye sunuyor. Ramak bugün, dün veya yarın olabilecek bir zamanda, Urba şehrinde geçiyor. Urba, küresel önemde bir rıhtıma ve ana karaya uzanan nehir ticaretine ev sahipliği yapsın diye yoktan var edilmiş bir rüya şehirken, zamanla, etrafını saran üç ülkenin savaşa tutuşmasıyla gözden düşmüş bir yerdir. Bir taraftan rıhtımına gemilerin yanaşmaz olduğu terk edilmiş bir viraneye, bir taraftan işlerin kontrolden çıktığı bir otoritesizliğe mekân olan bu yarı enkaz şehrin alacakaranlığında yeni bir yaşam bulmaya çalışan birbirinden farklı suretler bir araya gelmekte; gün ışığında olmayacak tuhaf karşılaşmalar gerçekleşmektedir. Urba’nın distopik atmosferinde, henüz ilk sayfasından itibaren okurlarına olağanüstü bir aksiyon ve heyecan sunan Ramak, yarattığı Pavle, Shiloh ve Dix gibi güçlü karakterlerle bir solukta okunan; bugünde, dünde ve yarında geçen bir roman.