Çünkü arkadaşlığı aşktan ayıran incecik bir çizgi vardı. Bunu senden öğrenmiştim. İnsan ne kadar severse sevsin aşkın hep ötekisi olarak kalıyordu. Aşk hayran olunan birine duyulan sonsuz bir arzuydu, ama bu sonsuzluk, nasıl bir sonsuzluksa, kısa süre içinde bitiveriyordu. Gün geliyor, önünde sonunda insan aşkı hep kendine feda ediyordu. Ama arkadaşlık öyle değildi. Arkadaşlık, içine girip yerleşilen sonsuz bir hayranlıktı. Ve ne tuhaftı ki insan orada hep kendisi, hep iki kişi olabiliyordu. İnsanlar en çok arkadaş olduklarında ağaçlara benzerlermiş çünkü Nihan. Hem her şeyiyle biricik, bir başına kendisi hem de aynı anda tıpkı diğeri gibi.
Füsun ile Nihan, Büyükada’nın sıcak yaz aylarında adadaki kapalı evlere girmeye başlarlar. Nihan evlerden elinde eski birer saatle, bitap halde çıkar. İki yakın arkadaşın gerilimli macerası metruk Büyükada Rum Yetimhanesi’ne doğru ilerler. Füsun ile Nihan’ı yetimhaneye çağıran, zamanda saklı bir sır vardır. Füsun bu sırrı açığa çıkarmaya çalışırken Nihan iki yetimin hayaletinin arkasından sırra kadem basar.
Ağaçların Rüyası adada, ağaçların kuytu loşluklarında okuru merakla, gerçekle hayal arasında dolaştıran büyülü bir roman. İki genç kızın dostluğu, aşkı, cinselliği, kimliklerini keşfedişlerinin hikâyesi Oylum Yılmaz’ın usta kaleminden…
1978 yılında İstanbul'da doğdu. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları Büyükada'da geçti. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünden mezun oldu. Bir süre Radikal Cumartesi ve Radikal İki'de çalıştı, Radikal Kitap Eki'nin editörlüğünü yaptı. Daha sonra Referans, Birgün, Taraf gibi gazetelerin kültür/sanat sayfaları için kitap/edebiyat sayfaları ve edebiyat köşeleri hazırladı. Şimdilerde Sabitfikir dergisi için edebiyat eleştirileri yazıyor, Bodrum’da yaşıyor.
Hem macera hem fantastik hem de bir büyülü gerçeklik romanı. Yazarın doğduğu da yer olan Büyükada’da geçiyor hikaye. Bir gençlik macerası okuduğunuzu zannediyorsunuz önce ancak daha sonra hem yazım tekniği hem de olay örgüsü olarak çok daha katmanlı bir anlatım ortaya çıkıyor. Küçükken hepimizin boşluktan doğan sıkıntıyı gidermek için kendimize maceralar uydurduğumuz olmuştur. O yaşlarda bir gizemi çözmek, bir gizemi deneyimlemek her zaman büyük bir olay gibi gelir. Ağaçların Rüyası ise burada başlayıp bundan çok daha fazlasına evriliyor. Rum Yetimhanesi savaş zamanı adaya yollanan Rum çocukları barındırıyordu ve daha sonra kapandı. Ancak bir yangın çıktığından, çocuklardan birinin kuyuya düştüğünden, çığlıklarını hala orada yaşayan halkın duyduğu gibi hakkındaki rivayetler de hala bitmedi. Oylum Yılmaz da orada doğan biri olarak bundan etkilenmiş olacak ki Rum Yetimhanesi romanın ana mekanı. Kimsenin gitmediği ve gitmekten de korktuğu bir yer. Roman, anlatıcı Füsun, en yakın arkadaşı Nihan, canavar çocuk denilen Ayhan, Füsun’un yetimhane müdürü dedesi ve bir ada halkı arasında geçiyor. İki gencin arkadaşlık hikayesinden başlayıp hayvan deneylerine ve doğaya verdiğimiz zarara kadar uzanan katmanlı bir yolculuk. Hayalle gerçeğin birbirine karıştığı, kabusların hayatta yer bulduğu, ağaçların sizi duyabildiği ve aslında ana karakterin onlar olduğu bir roman çıkıyor karşınıza. Ekolojik bir yanı da var bu noktada.
‘Karmaşık’ kadınların anlatıldığı eserler benim için çok kıymetli. Konu ilgi çekici ve sürükleyici olsa da kullanılan dil ne yazık ki tam tersiydi. Kitap kendinden çok emin özlü sözler ile dolu. Üzerine ‘Sen bir ağaçtın, bense dalına konan ürkek bir serçe. Sonra o dalı kırdılar. Ve ben uçamadım Nihan.’ bayatlığındaki metaforlar eklenince… Hikayenin duygu yüklü bir genç kızın gözünden anlatılması nedeniyle kasıtlı olduğunu düşünüyorum, ama yine de bu yer yer okumayı bırakmak istememe engel olamadı.
Bir de kitabın arkasında yer alan özette, finale dair önemli bir olayın açıkça yazmasını anlayamadım. Yanılmıyorsam Nihan’ın yetimhanede kaybolması neredeyse son 10-20 sayfada karşımıza çıkıyor, bu olay niye kitabın özetinde yer alıyor anlam veremedim. Hikayenin içerisinde önemsiz bir detay olduğu mu düşünüldü, bilmiyorum.
“Kendime değil onlara ait oldukça kahraman değil, trajediyim.” İkinci yıldız tam buradan geldi.
Gerçek ile gerçeküstü arasında kalmış hikaye metin olarak bir dostluk ve aşk hikayesi gibi görünse de oldukça politik bir eleştiri de barındırıyor. Büyükada’nın çamları ile tuz kokusu, kapalı evlerin gizemi ve özellikle Rum Yetimhane’sinin gotik gizemi/atmosferi kitabı okunur kılıyor.
Hayaletlerin peşine düşerken kendi hayaletinle karşılaşmak gibi kısa ama sarsıcı bir hikaye.
Yazarın okuduğum ilk kitabı. Hem ismi hem de kapağı dikkatimi celbettiği için ve ayrıca arka kapaktaki yazıdan ötürü almak istedim.
Büyükada'ya tatil vesilesiyle gelen Füsun, ve adalı arkadaşı Nihan'ın ada da yaşadıkları mevzuyu okuyoruz. Yaşlı Madam Dina'nın o güzel bahçeli evinden bir anda ayrılmasıyla başlıyor olaylar. İki arkadaş bu iyi yürekli kadının neden bu adadan çekip gittiğini düşünürken kendilerini bile isteye bir maceraya sürüklüyorlar. Madam Dina'nın evine girmeyi kafalarına koyan Füsun, Nihan ve birkaç arkadaş harekete geçerler ve girdikten sonra ki Füsun'un kendi içine dönük diyaloglarını okuyoruz ki zaten romandaki olay Füsun'un ağzından aktarılıyor. Yakın arkadaşı Nihan, Madam Dina'nın evinde bulunan bir aynaya bakar ve bakar bakmaz büyülenmiş gibi olur ve hastalıktan ötürü yatağa düşer. Karakterin iç sorgulamaları vs. devam ediyor tabi bu süreçte. Ama öyle ki Füsun'un Nihan'a olan sevgisi bir arkadaşa gösterilen sevgiden ziyade bir sevgiliye gösterilen aşk raddesinde bir bağlılık. Füsun bana göre erginliğini tamamlamak için, içine dönük o konuşma hâllerini ve Nihan'ı kendine bir rehber edinmiş olabileceği kanaatindeyim. Çünkü içten içe her cümlede onun ismini anar ondan medet umar gibi konuşur ve onu tasdik eder. Bunu farkedince "Kurtlarla Koşan Kadınlar" kitabındaki arketip mevzusu aklıma geldi. Orda da, dünyada gelmiş geçmiş bütün kadınların iç güdülerinin, tecrübelerinin, şu an ki kadınlara rehberlik ettiğini ve bunun kadınların doğasında olduğunu vs. vurgular kabaca. Romanda da bunu gördüğümü söyleyebilirim. Nihan, Füsun için tam olarak bence bu konumda. Daha sonra Nihan toparlanınca Büyükada'nın meşhur Rum yetimhanesine girmeyi planlarlar. Yetimhane hakkında ki rivâyeti bilirler ve orası, romandaki bağlantılarla birlikte Füsun'un gerçeği bulabileceği tek yerdir. Korktuğu ama korkusunu yeneceği ve erginliğini tamamlayacağı yerdir. Nitekim yukarıda zikrettiğim kitapta da buna benzer bir örnek var okuyanlar bilir. Küçük Kız-Oyuncak Bebek-Baba Yaga hikâyesiyle alakalı bir durum falan.
Bana göre bütün bir alt metnin bundan ibaret olduğunu düşünüyorum.
Kitaba yedirilmiş ufak tefek gerilimlerden ötürü benim için orta şeker bir romandı. Bazı cümleler sanki tekrara düşmüş hissi de uyandırdı ben de. Özellikle Füsun'un iç sorgulamalarında. Onun dışında gerek betimlemeler gerek oluşturduğu atmosfer beni içine aldı diyebilirim.
Ek Not: Romanda Ayhan adlı karakterin de ayrı bir hikayesi var. Yorum çok uzadığı için değinmeden geçtim.
“Bir eve gizlice girmek... Nasıl olurdu acaba? Yeterince genç olanlarda, yaşama hevesi denilen şey , sıkıntıdan kurtulma arzusuymuş çünkü. Gencecik hayata önce bir zehir gibi damlayıp yayılan, sonra da kendi içinde, bir yelpazenin kanatlarıymışçasına perde perde açılan zaman; her bir perdede sonsuzluğun rüzgarının dalgalandığı, sabahtan öğlene, öğlenden ikindiye, günden geceye dakikaların, saatlerin birbirini doğurup çoğalttığı o buhran... Akıp giden değil, anbean genişleyip büyüyen bu genç zamanın içinde sonsuzluğun rüzgarı estikçe, sıkıntı denen şeyin evi kaplayan toz zerreleri gibi körpecik bedenlere yayılması, sıkıntı bulaşan her zerrenin saflığı kötülükle buluşturması...”
Füsun ile Nihan, Elza ile Despina, her şeyin ortasında saçmalar gibi konuşurken ağzından kocaman laflar çıkan Ayhan ve Büyükada ve insan yutan eski Rum Yetimhanesi ve konuşan ağaçlar, karanlık bir orman ve tüm bunlara rağmen insan kalabilmek.
“Tanrı’nın evladını çarmıhlara germiş insanlık, ağaca neden bu kötülüğü yapmasın ki? İnsan yaşamı da ağır bir ölüm değil mi zaten; acıdan, korkulardan, endişelerden örülü bu uzun ölüme biz yaşam deriz ve hayatlarımızı bizden başka herkesten intikam almak için devam ettiririz.” Kasvet kelimesinin anlamını yaşatan bir kitaptı benim için. Dili sade, kimi zaman zorlayıcı, yıllanmış ve bir hortlak gibi çıkıveren trajedilere göz kırpan bir roman. Ödülle taçlandırılacağını düşünüyorum.
bilge karasu okuyormuş gibi hissettirdi bu kitap bana. narla incir’e gazel’deydi sanırsam karakter kumsalda otururken eğilip sevgilisinin omzunu öpüyordu. o sahne aklımdan çıkmadı nedense bu kitabı okurken. neyse akıl ve ruh sağlığınız çok yerinde değilse hemen okumayın bu kitabı bence. benim kendimi toparlamak için 2-3 iş gününe ihtiyacım var.
"Bana şimdi dünya nedir Füsun deseler, bedenim yapış yapış dantelden bir ağa takılı kıpırtısız, gözlerim Elza'nın Despina'yı araması gibi durmadan senin gözlerini arayan, bulduğumda da dehşetten çıldırdığım bir yer derdim."