Yazarken bir kapıdan girer, çoğu zaman aynı kapıdan çıkar gideriz. Bir doğruyla başlar, aynı doğruyla bitiririz. Başlangıçla son arasındaki o ara bölge, yazının yol boyunca geçirdiği değişim, duraksama ya da bocalama anları çoğu yazıda görünmez. Ben bu kitapta o ara bölge de yazıda görünsün, düşüncenin karşıt seslerle karşılaştığında, yan yollara saptığında ya da odak noktasını değiştirdiğinde geçirdiği değişim, rotadaki o sapma ya da dönüşüm anları da yazının parçası olsun istedim.
Edebiyat yazılarında çoğu zaman çoktan varılmış doğruları bir kez de edebiyata söyletir, yazı daha başlamadan önce oluşmuş bir sözü yapıta tekrarlatır, edebiyatı politikanın kolaylaştırıcısına, kuramın kenar süsüne dönüştürüp köşemize çekiliriz. Bu yazılar farklı bir yol izliyor: Yazarların, yapıtların ya da cümlelerin hazır doğrulara, sabit söylemlere, som kategorilere kolayca eklenen yanlarına değil, zorluk çıkartan yanlarına, önümüze getirip bıraktıkları problemlere odaklanıyor. Çoktan verilmiş cevaplardan çok, o cevapların içinde kıpırdamaya devam eden sorulara dikkat kesiliyor. ––Nurdan Gürbilek
Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı. İlk kitabı Vitrinde Yaşamak'ta 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu aldı. Yer Değiştiren Gölge ve Ev Ödevi adlı kitapları edebiyatla ilgili denemelerine yer verir. Kötü Çocuk Türk Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri, Kör Ayna, Kayıp Şark Türk edebiyatına yön veren endişeleri, Mağdurun Dili edebiyatın mağdurlukla ilişkisini tartışan denemelerden oluşur. Gürbilek'in Walter Benjamin'in yazılarından derleyip sunduğu Son Bakışta Aşk Metis Seçkileri'nde çıkmış, Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk'te yer alan denemeleri İngilizcede The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window (Zed, 2010) başlığıyla yayımlanmıştır.
Nurdan Gürbilek, 2010 Erdal Öz Edebiyat Ödülü ve deneme dalında 2011 Edebiyat Mevsimi Büyük Ödülü’nü aldı.
Nurdan Gürbilek, bu kitabında dört farklı yazarı (Virginia Woolf, Bilge Karasu, Latife Tekin, Witold Gombrowicz) masaya yatırıyor ve eserlerinin izini sürerek yazarlara, yazma biçimlerine dair genel bir resim çiziyor. Woolf ve Latife Tekin üzerine olan denemeleri hayranlıkla okudum. Hatta Latife Tekin okumayı ne kadar özlediğimi hatırladım. Bilge Karasu ve Gombrowicz külliyatlarına tam hakim olmadığım için o denemeleri anlamaya çalışarak daha “dışardan” okudum. Bu yüzden aslında benim için yarım bir okuma oldu Örme Biçimleri. Bir yandan da tüm Gürbilek külliyatını okumuş bir okur olarak bazı yerlerde zorlandım doğruya doğru. Bilmediğim ya da eksik bildiğim kavramlara takılıp araştırma ihtiyacına giriştim. Bu açıdan da oldukça öğreticiydi. Eksikleri tamamlayınca tekrar döneceğim bir kitap.
Bir metafor varsa bir yer değiştirme de vardır' der Woolf ve hiçbir şey sadece tek bir şey değildir' diye ısrarla vurgular. Nurdan Gürbilek' Örme Biçimlerinde yazının yol boyunca yazarların beyninde geçirdiği evrime ve değişime dikkat çekiyor. Seçtiği yazarlardan (Woolf,Karasu,Tekin vb) edebiyat dünyasında önemli bir yer edinmiş,kendilerini defalarca ispatlamış olan bu kişilerin yazma süreçlerindeki yol ayrımlarına,düşüncelerine,kendilerini ifade ediş tarzlarına tek tek dokunarak irdeliyor.
Yazarken geçirdikleri değişim sancıları ya da etkilendikleri olay,kişi,veya durumları incelerken bir yandan da yazma süreçlerini masaya yatırıp gözlemliyor.
Edebiyatın sabit doğrulara değil de değişken ve sürekli kendini sorgulayıp yenileyen bir araç olması gerektiğini ısrarla yazarlar ve eserleri üzerinden vurguluyor ana en önemlisi cevaplardan çok sorulacak olan soruların öneminden bahsederken sizi keyifli bir okumaya davet etmekten de geri durmuyor.
örme biçimleri, önceki kitap ikinci hayat'tan birçok yönüyle daha esaslı, daha güçlü, daha iyi. ikinci hayat, dergi yazılarının olabildiğince geniş bir başlık altında bütünlenerek bir kitap fikri yaratılmaya çalışıldığı zorlama bir çabaydı bence. örme biçimleri ise kısa sunuş bölümünde görüldüğü üzere kitap fikrinde net ve iddialı.
neredeyse bir manifestoyla başlıyor kitap: "edebiyat yazılarında çoğu zaman çoktan varılmış doğruları bir kez de edebiyata söyletir, yazı daha başlamadan önce oluşmuş bir sözü yapıta tekrarlarır, edebiyatı politikanın kolaylaştırıcısına, kuramın kenar süsüne dönüştürüp köşemize çekiliriz. bu yazılar farklı bir yol izliyor." peki kitap bu iddiasının hakkını verebiliyor mu?..büyük ölçüde evet.
"yazılar farklı bir yol izliyor." mesela hakkında dev bir külliyat bulunan virgina woolf'un o külliyat dışında okunabileceğini gösteriyor. bilge karasu'nun gizemli dünyasına farklı bir ışık düşürebiliyor. latife tekin'i bir değişim-dönüşüm sürecinin içinden okuyabiliyor. gombrowicz'e genel kabulün dışına çıkarak yaklaşabiliyor. ama isimlerden ve tek tek yazıların farklı yol izlemesinden daha önemli-daha değerli olan şey, kitabın bir bütün olarak okumanın farklı yollarına işaret etmesi bence.
gürbilek'in önceki kitaptan farklı olarak biçim kaygısı gözetmesi de kitabı ayrıca güçlü kılıyor. fragman biçiminin kitap boyunca son derece etkin ve verimli kullanıldığını görüyoruz. laf kalabalığı yok fragmanlarda. kısa, berrak, net. düşüncenin art arda fragmanlarla ilerleyip açılım göstermesi hem metne ritm kazandırıyor hem de okurun takibini ve dikkatini diri tutuyor. hal böyle olunca, kitabı bitirdikten sonra daha çok yazarı, daha çok eseri gürbilek'ten okuma isteği kalıyor geride. "farklı yazarları" diye eklemek gerekiyor belki bir de.
Nurdan Gürbilek'in yeni yayımlanan kitabı Örme Biçimleri: Bir Ters Bir Düz Fragmanlarda yazarlar ve yazma biçimleri üzerine denemeler bulunuyor. Virginia Woolf, Latife Tekin, Bilge Karasu ve Witold Gombrowicz eserlerinden yola çıkan yazar adeta bu edebiyatçıların zihninde dolaşmış. Cinsel yönelim, yazarın yetiştiği dönem ve ait olduğu ekonomik sınıf gibi noktaların anlatılan hikayelere ve dile nasıl yansıdığı başarılı bir şekilde analiz edilmiş.
Yazarın kişiliği ve özel hayatı ile eserden ayrılmazlığı oldukça tartışılan bir konudur, bu bağlamda denemeler bana üzerine düşünülecek epeyce fikir verdi diyebilirim. Bunun yanında Bilge Karasu'ya ve Latife Tekin'e ilişkin metinlerde ülkemizdeki sosyal ve politik gelişmelerin yazarların eserlerine yansıması meselesini de bulmak mümkün. Bilge Karasu örneğinde anlatmamayı seçmenin de bir edebi mesele olduğu ortaya konulmuş. Latife Tekin üzerinden benim çok önemsediğim toplumsal gerçekçi edebiyatın ya da halk edebiyatının yokluğu sorunu tartışılmış ki dikkatle okudum bu kısımları. Bir yandan Virginia Woolf ve Witold Gombrowicz kitaplarının edebiyat tarihindeki önemini de kavramış oldum.
Benden Önce Bir Başkası kitabından sonra en sevdiğim Nurdan Gürbilek eseri Örme Biçimleri oldu. Öteki kitaplarda eksikliğini duyduğum bütüncül yaklaşım yakalanmış. Okuru bol olur umarım.
Yazarı hiç bilmiyordum. Sezen çok beğenince usuma kurt düştü, istettim, Bilgi Üniversitesi'nden yollamışlar. Zamanı da kısa tutmuşlar. Bu not verme zamanında yetiştiremeyeceğim derken bugün biraz da atlaya zıplaya sonunu getirdim.
Şimdi. Bence kolay okunacak bir kitap değil. Çok alıntı var, alıntılar kaçınılmaz olarak yineleniyor, birçok başka kişinin düşüncesinden de bahsetmiş yazar. Öyle olunca onun saptamaları, biraz da soru sorduğu için, benim rahatça anlayabileceğim şeyler olmadı. Bahsedilen kitapları da okumamışım, okuduklarımı da çok önceden okumuşum. Herhalde bu kaynak kitap olarak kütüpanemizde duracak, bahsedilen kitapları okudukça açıp buna bakacağız. Ya da karşılaştırmalı yazın çalışanlara yönelik bir yapıt.
Dört temel bölümde, dört yazara yoğunlaşmış. Woolf kısmı beni geçmişe götürdü. 90'larda ODTÜ işletmeli entel kızlar okurdu Woolf'u. Bende de belki feminist bir arkadaşımın deniz feneri okunmadan kalmış olabilir. Ankara'ya gidince bakayım, bulursam bir 30 yıl sonra iyesine ilettiğim ikinci betik olur o da. Ne anlayarak okuyordu bizim kızlar Woolf'u diye sordum kendime. Bakın, daha esaslı feministler, kendine ait bir oda'yı ele alıp onu erkek dostlarını ürkütmemek için söylemini yumuşatmış olmakla eleştirmiş. Bir de 20'lerde Londra'da okumak ayrı şimdi okumak başka. Adalet Ağaoğlu'nun çok anlamadığım ama sanki kendisini (tutum açısından) daha cesur bulan sözlerini de anımsadım. Kocası olmasaydı basılmayacak mıydı Woolf diyordu garip birtakım sözler. Belki ben yanlış anımsıyorum. Kadın sonuçta evlenmeden bastırmış sanki kitaplarını.
İkinci yazar Bilge Karasu idi. Çoğu kitabını okumuş olsam da buradaki alıntılanan izlekleri unutmuşum. Merak ettiğim bir konuya değinmiş. Azınlıktan biri nasıl oluyor da bu denli azınlıklardan uzak bir dünya yaratıyor ve bu denli Öztürkçe sözcük kullanıyor? Tesadüfen arabada da uzun zaman önce dinlemeye başladığım bir podcast'tin devamını açtım, Karasu için Ankara Kemalist'i diyorlardı sevimli biçimde. Gürbilek'in çok okunduğunu sanmıyorum diye düşünürken, aslında çok okunmayan Karasu'nun baya bir entel dünyada hayranı olduğunu düşündüm. Biri de Karasu ve Benjamin'i karşılaştırmış, ABD'de Alman yazını profu bir kadın. Kaç kişi okur bunları?
Üçüncü yazar ortalama okurun daha çok bileceği Latife Tekin. Lisede mi okuduydum acaba? Yıllardır da Unutma Bahçesi adlı romanı, Özge'nin yaşgünü armağanıydı, bekliyor. Bu vesile olsun da onu okuyayım. Anladığım, Tekin'in ilk romanları halkın yazınımızda göründüğü son romanlarmış birisine göre. Gerçekten de köy romanları ve göç romanlarından sonra artık halkı anlatmak zor. Benim aklıma çok konu gelmiyor böyle ara sıra düşündüğümde. Tekin de ümitsizliğe düşmüş yıllar içinde halkı anlamak ve anlatmak konusunda galiba.
Sonra gülme ve mizah konusu var. Adorno, Bahtin vs okumak gerek. Tesadüf bahsedilen kitaplardan Bergson'un Gülmek kitabını bu yılbaşında Yasemin bize almıştı. Onu okuyayım. Gürbilek sonra kolay kolay anlayamayacağımı düşündüğüm Gombrictz midir nedir onu anlatıyor. 2. DS başlamadan kısa bir süre önce Arjantin'e gitmiş ve birçokları Polonya'ya savaşmaya dönerken o orada kalmış. Bu seçimi ele almış garip bir mizah anlayışı ile. Ataerkil söylemlerle alay etmek gerekse de ve gidip savaşmasının hiçbir şeye etkisi olmayacağını bilsek de (birey düzeyinde) yine de büyük bir vicdani muhsabe gerekir. Bir de Borges'le karşılaşmaları gerçek mi onu anlamadım. Her cümlesini Borges nasıl o da şu kitapta söylenmiştir diye bulmuş ânında?
Sonra Woolf'un deniz feneri ve Freud ilişkisi ile kitap bitti.
Nurdan Gürbilek, gerçekten de ne yazarsa okurum dediğim yazarlardan. Onu her okuyuşumda kafamda uzun zamandır oturmamış olan şeyler basitçe yerine oturuyor ama aynı zamanda yerine bambaşka sorular bırakıyor. Görme, anlatma, sezdirme, parçaları bir araya getirme, bir araya getirdiği parçaları sonra ayırma, önce örme, sonra bozup yeniden örme biçimlerini çok seviyorum. Bir şeyleri bu şekilde ifade edecek kadar kavrayabilmek, sonra da onları bu şekilde yazıya dökebilmek isterdim.
Kitapta özellikle Virginia Woolf bölümünü çok sevdim. Ancak bana çok geç kalınmış bir keşfi sunan asıl kısım Latife Tekin'le ilgili kısım oldu. Hep bölük pörçük bir bilgim vardı. Bir şekilde bir zamanda okumam gerektiğini biliyordum ama meğer neden okumam gerektiğini bilmiyormuşum. Bu bilmediğim şeyi sundu bana Gürbilek. Hem de çok geçerli sebeplerle birlikte. Mümkün olan en kısa zamanda, kronolojik olarak okumak istiyorum kendisini. Sonra da dönüp bu kısmı tekrar okumak. ("çatlaklar üzerine, çatlaklardan sızanlar, çatlaklardan girenler")
Barthes'ın "metin"i (text), dokumayla (textile), dokuyla (tissu) ve örümcek ağıyla (hyptos) ilişkilendirmesi fikri kaldı en çok aklımda. Birbirine dolanan bir ip gibi. Bir yün yumağı gibi. Çözülmeye çalıştıkça dolanacak, artık dolandı diye düşünüldüğünde bir şekilde kendini açacak.
Beni okumaya, araştırmaya, başka şeylere bakmaya, bakışımı değiştirmeye çalışmaya iten böyle metinlerin varlığına minnetarım.
neden bilmiyorum, bu seferki nurdan gürbilek okumamda zihnimde bahar temizliği benzetmesidir döndü durdu. pencereler açıldı, yüklükteki çarşaflar tek tek silkelendi, bu da vardı, şu da vardı diye yerine dizildi her şey, ferahladı sanki.
woolf ve latife tekin külliyatına dönme arzusuyla doldu içim öncelikle. sonra bilge karasu'yu on sekiz yaşımdayken okuyup herhalde tek bir nane anlamamam neticesinde terk etmemin hata olduğunu, belki de artık geri dönme vaktinin geldiğini fark etmemi sağladı. gombrowicz kısımlarındaysa yazarla hiç alakam olmadığından kitaptan biraz koptum, sonra neyse ki toparladım.
Okurken çok şey öğrendiğim, birçok kitap ve yazar ismi nor aldığım harika bir kitaptı. Nurdan Hanım ile ilk karşılaşmam olan Örme Biçimleri’ne bir yıldız eksik vermemin nedeni ise bazı bölümleri anlayacak teknik bilgimin olmamasıydı. Hiçbir kitabını okumadığım bir yazarla ilgili olan bölümü sadece okumuş oldum. İleride sık sık geri dönebileceğim bir başvuru eseri yazmış Nurdan Hanım. Kendisinin diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım (hatta mümkünse tüm külliyatını okumak hedefim). Mutlaka bakmanızı tavsiye ederim bu kitaba!
Nurdan Gürbilek’e, birikimine, düşünce dünyamızdaki yerine saygım sonsuz ama Virginia Woolf, Bilge Karasu, Latife Tekin ve Witold Gombrowicz üzerine yazdığı metinlerden oluşan bu kitabı, akademik ağırlığıyla beni aştı. Bir daha kolay kolay bir Gürbilek kitabını elime almam sanırım. Böyle "ağır" eleştiriler okumaktansa bu eleştirilere konu olan "ağır" eserleri okumak edebiyat keyfi bakımından daha cazip geliyor bana.
Nurdan Gürbilek çizgisini ve standardını (ki oldukça yüksek) yine korumuş ancak Woolf ve Bilge Karasu için yazarların cinsel yönelimlerinin metinlerine nasıl yansıdığı kısmı eksik, ya da şöyle söyleyeyim çook hafifçe anıştırmış. Mesela Karasu’nun öztürkçeci olmasında azınlık mensubu olması önemliyse, gay olmasının önemi yok mudur veya ikisi birlikte değil midir?
“Woolf'u Freud'la okuyabiliriz, ama daha ilginci Freud'u Woolf'la okumaktır… Edebiyatın kurama nasıl da tıpatıp uyduğu değil, onu (değişime) zorladığı anlara odaklanır. Hiçbir şey sadece tek bir şey değildir.”