Babamın, ödeyemediği taksitlerin hayfını çiziktirdiği o satırlar arasında unutamadığım, her okuduğumda kalbimde hüzünlü kuşların kanat çırptığı bir mesel vardı. Bana göre, bütün pişmanlıklarını, hatalarını, gücünün yetmediği zamanları, elinden gelmezlikleri temize çektiği yer orasıydı. Gözyaşlarımın henüz koyulaşan sakalıma harf harf bulaşmasına sebep şey; anneme, onu unutmaması ve affetmesi için uzattığı unutmabeni çiçeği meseliydi. İnsan yapamadıklarının, yaşatamadıklarının özrünü, uzattığı tek bir çiçekte, upuzun bir cümleyi susar gibi söyleyebilir miydi? Kim bilir, belki söyleyebilirdi. Fakat o çiçeğin uzatılışının bir özür anlamına geldiğini annem hiçbir zaman bilmedi.
Bitişik nizam evlerin, portakal çiçeği kokulu, yoksul sokaklarında yürüyor Cabir Özyıldız. Bir dama çıkıyor gecenin sıcağında, kaderleri bir yoldaşların hayatına bakıyor. Sonra bir köprü altında, kimsesiz çocukların, binlerce kez yaşanmış hayatlarıyla bir çizik atıyor okurun ruhuna. Elinde bir alet çantasıyla bir eve girip derinlere kazınmış bir ismi çağırıyor. Öykülerinde, okura bir eski zaman türküsünün kâh hüznünü kâh burukluğunu kâh ince tebessümünü sunuyor. Yazar, ilk kitabı Eski Zaman Türküsü’nde, ustaca yansıttığı sahi evrenlerle birlikte, şairin "o kadar azız ki mutluluk bile bizden çok" mısrasına şerh düşercesine telafisi imkânsız şeylere, delişmen kelimelerle bir kördüğüm atıyor. Çözebilene aşk olsun.
Cabir Özyıldız, 1978’de Adana’da doğdu. Öyküleri; Parşömen Edebiyat, Oggito, Buluntu Kutusu, İshak Edebiyat, Poesis Edebiyat, Yazı-yorum, Pandedebiyat, Ters Akan Sanat dergilerinin dijital platformlarında ve Sakin Yurt dergisinde yayımlandı. 2023 yılında ilk öykü kitabı Eski Zaman Türküsü, 2025 yılında ikinci kitabı Dünyanın Bütün Karıncaları yayımlandı.
cabir özyıldız’ın kitabıyla tanıştık şükür. ben yokken içinde kurutulmuş yapraklarla gelmiş “eski zaman türküsü”. öyküler tam anlamıyla çukurova öyküleri. anlattıkları çoğunlukla toplumsal meseleler. anlatım tarzı biraz klasik ama yine de en azından açıklamalı sondan, düz bir çizgide başlayıp biten olaylardan kaçınmış. bence cabir özyıldız’ın öyküleri asıl olarak kendine has diliyle dikkat çekecek. çünkü yerli yerinde kullandığı yerel sözcükler, aşırıya kaçmadan sevdiği belli olan şiirsel anlatım bence üstüne çalışılmış ve emek verilmiş olduğunu belli ediyor. önce bana hitap etmeyen öykülerden başlayacağım. son öykü “kuş ağıdı” maalesef bana hiçbir duygusunu geçiremedi. böyle romantik erkek sayıklamaları okumaktan çok sıkılıyorum. sorun bende de olabilir :) aynı şekilde evinden bıkıp eski mahallesine gitmiş “sarı’nın yeri”nde de öykü bütünlüğü yoktu. gözlem yapılmış kişiler ve olaylar dizisi. ha gözlemler gayet iyi, ona lafım yok ama öykü olmamış bence. sevdiklerime gelirsek… kitabın ilk öyküsü “kırmızı defter” trans bir bireyi konu edinmesi açısından da etkili. başlangıcı inanılmaz sinematografik, insanın gözünün önünde mahalle canlanıyor. ama burada kırmızı defterde yazılanlara itirazım var. bir insan daha evvelden de tuttuğu belli olan günlüğe baştan sona hayatını anlatmaz. sonunda da okura açıklar gibi “şimdi kalkayım da şunu yapayım çünkü böyle böyle..” demez. günlüğün gerçeğe aykırı olması hariç içeriği, sonuyla etkili bir öykü. kertenkeleye gerek var mıydı, yazara kalmış, karışmam :) “sırttaki maymun”la ilgili önceden konuşmuştuk. en iyi öykülerden biri. zamanda sıçrayışlar ve memleketteki uyuşturucu meselesinin nereden nereye geldiğini anlatması çok ustalıklı ama 2 yıl geçti öyküde, bu süreç öykü için çok uzun. tedavi aşamasının anlatımı güzeldi, orada bitse olurmuş bence. çünkü o çocuğun ptsb’si nasıl iyileşti mesela terapi görmeden? iş uzadı mı, akla o soru da geliyor. nazê’yi çok sevdim. hem fazlalığı yok, hem tam yerinde bitiyor. sadece “esmerliğin ve kırık cümlelerin suç sayıldığı bir yerden geldiğini söyledi” kısmı bir sokak çocuğuna olmamış. yani bu tip cümleler twiter aforizması gibi. üstelik kaçma sebebi ailesi, dili filan değil yani. biraz yazarın romantik bir müdahalesi olmuş. yoksa elbette bu gerçekliği biliyoruz ama burada metne sıkıştırılmış gibi. onun dışında benim öykü zevkim başka olsa da suya sabuna dokunmayan ya da ilginç fikrin peşine düşüp dile, üsluba özenmeyen kitapların yerine, böylesine toplumsal, bir coğrafyayı didikleyen, diliyle, üslubuyla özenli ve kimsenin bahsetmediği ırkçılık, uyuşturucu, mülteciler, yoksulluk gibi konulara değinen kitapları tercih ederim. bir ilk kitapta daha ne olsun. inşallah devamını da adana’da kebap yerken konuşuruz :)
Çoktandır Türkçe edebiyattan sürülmüş yoksullar geri dönmüş, üstelik Adana’dan ses veriyorlar. Çok önemli buluyorum bunu. Aşırı içe dönük, tarihsiz öykülerden sonra iyi geldi. Ancak dili bazen gereksiz şiirselleşiyor. Bir de bu kitapta olmaması gereken öyküler var Sarı’nın Yeri gibi. Son olarak fazla kullanılmaktan yorulmuş kelime öbekleri (kirpikler, bulutlar vs.) olmasa daha iyi olurmuş.
Kitap, 11 farklı öykünün bir araya getirilerek oluşturulduğu bir eser.
Öykülerin tamamının ortak özelliği, yolda sokakta gördüğümüz ve hikayesi nedir diye biraz olsun düşündüğümüz insanların hikayelerine adeta edebiyat penceresinden yaklaşması. Çukurova yöresinin yaşayan niş kelimelerini öyle güzel serpiyor ki öykülerine, başlıkta yazdığım Orhan Kemal bayrağı metaforunu aslında güçlendiriyor. Toplumcu gerçekçi yanı daha fazla hissedilen ve varoluşçu sorgulamalarla da tesirini güçlendiren öyküler her biri.
-Kırmızı Defter, bir trans bireyin özgeçmişini kütüphanenin üstünden yazılanı okuyan (bana göre anlatıcı bir kedi) anlatıcı ile ilerliyor. Geriye gidişlerini defterden okuyan anlatıcıdan dinlemek hikayenin etkisini güçlendirmiş. Bireyimiz adsız, tıpkı kendini toplumda kimliksiz hissetmesi gibi. O akşam eve gelen adam da Tanpınar'ın sözünü ettiği "bilinmeyenin lezzetini" kötülükle aramaya gelmiş ve eyleminin sonucu yaralanmayla ödeyen bir meraklı. O dönemlerden günümüze miras kalan sıla hasretini belki de özetleyen cümle de şudur: "Çalışacak kadar şehirde, yaşayacak kadar sürgündeler." -Sırttaki Maymun, Abdulkerim ve Diğerleri uyuşturucu bağımlısı bir gencin, biraz yazarın biraz babasının müdahalesiyle kurtulduğu batağı okuyoruz (belki de yazarımız, babada kendini de özleştirmiş olabilir). Bir kişi dahi kurtulsa ne kadar sevineceğimizi o romantik sonda da imliyor aslında yazar ama ya kurtaramadıklarımız? Ya babasını öldüren Cabbar? Okurken onların üzüntüsü ile Abdulkerim'in mutluluğu karılıyor içinizde. -Naze, ah en sevdiğim öykü. Yazarın "içimizdeki hatırata selam duralım" diyip eski aşklarımıza, yarım kalmışlıklarımıza selam durmamızı istediği öykü. Ben bu öyküye romantik yaklaşarak okudum, Kar'oğlan'ın kalbindeki yarımlığa özdeşlik atfettim. Anlatıcımız elektrik kalfası Kar'oğlan, sokakta geçirdiği günlerden arkadaşı olan Naze'yi mi gördü acaba? Bence o kız Naze'ydi. Süleyman Usta da hem Tanrı-yazarımızın bir babacan müdahalesi hem de Kar'oğlan'ın hayat akışında (paralel evrenler de düşünüldüğünde) olabilecek en iyi seçenek. -Gazi Koşusu, umudun fakirin ekmeği olduğu ve o ekmeğin bir şekilde kursakta kaldığı ama o umuda dair heyecanların ortalama Türk abilerinde, kocalarında, akrabalarında hala nasıl dinamik olduğunu size hatırlatan öykü. "Olur olur, olmadı çay demleriz" edebiyatını beğenmesek de hala toplumumuzda yer bulduğunu ve umudun heyecanıyla birleşip bizi hayata bağladığını gösteren bir öykü. -Samuray'da hapis yatan ve evladıyla çatışması bitmemiş -en azından o çatışmayı evladının bitirmediğini bildiğimiz- bir babanın ve çayhane ocakçısının öyküsünü okuyoruz. Her gün içerisinde yaşadığı hayhuyun sonunu "benim de günüm gelecek" umuduyla yaşayan ve hayatının önünü ardını sorgulamayan bir adamın öyküsü. Bu arada canım ülkemin belki de güzel yanlarından birisi de bu. Samuray unvanını almanız için illa Japonya'daki sıkı terbiyeler gerekmez, çekik gözlüyseniz ve biraz bıçkınsanız hayırlı olsun, lakabınız bellidir. Samuray'ımız da tam olarak böyle :)
-Pisi Pisine'nin Bedir Ali'sinin yazarımız olduğuna yemin edebilirim ama ispatlayamam. Anlatıcımız Cabbar, Bedir Ali'nin arkadaşı. Tablacı, namıdiğer sokakta meyve sebze satan abilerimizden. Bedir Ali ve Yılmaz, anlatıcımızı uyutmamak için damda sohbet ediyorlar. Cabbar, Ali'nin yazdıklarıyla an içinde mest olurken bir yandan da özgeçmiş çıkarıyor. Üçünün özelinde, hepimize hikayelerimizin farklı şeritlerde olsak da aynı yolda olduğunu hatırlatıyor. -Yanık, tipik bir Maupassant hikayesi gibi gelebilir ama değil. Burada o silahın kurusıkı olmasıyla yazar sağdan kaçıyor :) Lakin kaçarken tüm etnisitelerin hem saygısızca hem de bir o kadar da huşu içinde nasıl yaşadıklarıyla başlayıp minik omuzlara annesizlikle yüklenen o ağırlığı işliyor. Kız evlatlarının anne yerine atanmasının evlattaki yaralarını okuyorsunuz. -Sarı’nın Yeri, bir ortalama mahalle abisini everip apartmana koyarsanız ne olur sorusuna cevap veriyor. Bu abinin de kaçacağı yer mahalledeki samimi arkadaşlarıyla rakı içilecek mekan. Adana’dan çıkarıp nereye koyarsanız koyun bir Sarı’nın Yeri daima vardır etrafınızda. Mekana da müdavim olduğunuz için simalar yabancı gelmez. Yazar bir noktada da yerel meyhane panoraması çiziyor. Eski nesil olanlarından yalnız :) Kahraman-anlatıcının mekanda içip kalkmasıyla yaşadığı katarsisle bitiyor öykü ve aslında hepimizin bir nefes alma alanına ihtiyacı olduğunu söylüyor altmetninde. -Kayıt, yürek burkan bir isyan öyküsü. Kahraman-anlatıcımız Yusuf’un sınavı dört çocuğuyla beraber eşi olmadan ortada kalmasına Hatice üzerinden isyanını anlatıyor. Bu noktada öykünün sonunda yazar şunu soruyor: İntihar çözüm mü? -Üç Beş Taksit, kuşaklardan miras aldığımız acıların toplamı. Kitabın en uzun öyküsü, üç bölüm halinde. İlk bölüm; hasta babanın hastane süreciyle kendisi, ailesi ve babasıyla başlattığı hesaplaşma ve sorgulamaların nüvelerini içeriyor. İkinci bölümde, daha iyi bir baba olabilmeyi kendine borç sayan kahraman-anlatıcımızın yapacaklarını zihninde taksitlendirmesi ve bunları yapması veya yapamaması üzerine ilerliyor. Üçüncü bölümde babadan aldığı hastalık, aileden gelen dram ve vefa borcuna neden taksit dediğinin gizemini içeriyor. Babalarımızın hoyratlığı gölgesinde annelerimizin, ablalarımızın veya kız evlatlarının da nasıl ezildiğini ama yine de vakur durduklarını gösteren bir sonla da bitiyor. Novella kıvamında giden ve uzasa güzel bir novella olacak bir öyküydü. -Son Öykü “Kuş Ağıdı”, başlangıçta anlatıcı geçişlerinde biraz tekleyen ama sonunda o geçişleri yerinde olan bir ayrılık öyküsü. Aklımda uyandırdıklarından ilki, niye ayrılıyoruz insanlardan? Niçin onlardan gitme ihtiyacı duyuyoruz? Yahut gittiğimiz insanları neden yeniden arama ihtiyacı duyuyoruz? Bu soruların karanlığında da bitiyor kitabımız.
Ezcümle; her bir öykü mekanından anlatıcısına kadar sıradan hayatları bir küme halinde mikroskopa yatırmış, önümüze koymuş. Bir ilk kitap için olacak tüm güzellikleriyle ve kusurlarıyla beraber takdire şayan bir eser. Okuru bol, anması daim olsun kitabın.
This entire review has been hidden because of spoilers.
İlk kez okuduğum yazarlardan biri Cabir Özyıldız ve iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan biri oldu Eski Zaman Türküsü. Yeni kitapları şimdiden beklemeye başladım.