bu kitapla lucy caldwell’in “yakınlıklar”ını birlikte okuyun. sonrasında çocuk yapana benden hediye. bırakın çocuk yapmayı yanından geçmezsiniz. öyle güçlü, öyle doğru, öyle hakiki, öyle usta öyküler.
bütün öyküler kadınlık, annelik ve ayrılıklar ekseninde dolanıyor. o yüzden buna bazen inanıyorum, evet, bir erkek okurla kadın okurun bu kitapla kurduğu bağ kesinlikle aynı olmaz.
özlem dikeçligil kendisine bir “pattern” kurmuş öykü yazarken. bunu müthiş bir ustalıkla yapmış çünkü ben normalde kusursuz tekniklerden sıkılırım. biraz daha toplumcu nüveler taşımasını tercih edebilirim mesela öykülerin. ya da tüm öykülerin aynı eksende dönmesi beni oyundan koparabilir. hiçbiri olmadı.
çok uzun yazmayacağım çünkü tekniği üzerine yazı yazabilirim belki özlem hanımın. ya da beni bir gece uykusuz bırakan “farecik”in kendi demon’larımla yüzleştirmesini de anlatabilirim. bilmiyorum. ama şunu söyleyeyim: “banyo günü” ve “farecik”i peş peşe okumak beni o kadar gerdi ve üzdü ki, uyuyamadım.
kadınların, evlilerin, ayrılmışların, ikinci eşlerin, sakat çocukların, çocukların dünyalarına dair müthiş gözlemler minicik ayrıntılarla veriliyor öykülerde. önce bu teknik kusursuzluk kesinlikle matematik zekası gerektiriyor dedim, sonra bu derece gözlem gücü sayısalcıda olmaz dedim :) kendi kendime şaşırıp durdum.
geçmişten ve anlatılan andan parçaların birbirine girmesi bazen okuru zorluyor. bayılırım zorlanmaya. “bahtiyar bir kadın”ı anlayabilmek için iki kere okudum. ve aynı öyküyü peş peşe iki kere okuduğum cidden uzun zamandır olmamıştı.
özellikle “banyo günü”nde teatral teknik öykünün daha vurucu olmasını sağlamış. “zigotlarımız” nefis bir humour örneği. son öykü “cennete düşen son kar tanesi”nde hissettiğim iç acımasını en son ayça güçlüten’in “disko topu”nda hissetmiştim. hiç toplumcu değil öykü ama arka planı tamamen toplumsal. çok yerli yerinde.
bağırmayan, ders vermeyen, “fikir” için yazılmadığı belli olan, üstünde çok çalışılmış, özellikle kadınlara ve çocuklara dair nefis öyküler. çok çok sevindim tanıştığıma.