”Sami kültür havzasındaki üç bilindik dinden en kıdemlisi olan Yahudiliğin “Ahd-i Atik” (Tanah) diye isimlendirilen kanonik kutsal kitaplar koleksiyonuna göz atıldığında, bu kitaplarda “din” diye anlatılan pek çok şeyin İsrailoğulları ve Yahudilerin siyasi ve sosyal tarihindeki sorunların din diline tercüme edilmesinden başka bir şey olmadığı gerçeğiyle karşılaşılır. Mesela, Tanah’ın altıncı kitabı olan Yeşu’da Hz. Musa’nın vefatından sonra İsrailoğulları’nın Kenan topraklarına girişi ve Yşa önderliğinde Kenan toprakalrının korkunç bir vandallıkla ele geçirilip taksim edilmesi anlatılır. Tanah’taki pek çok kitapta olduğu gibi Yeşu’da Rab Yehova savaşken bir kabile şefi veya siyasi lider gibi tasvir olunur. Yahudi geleneğindeki “seçkin millet” ve “Tanrı katındaki imtiyazlık” gibi inançlar da esas itibarıyla birer teo-politik kurgudur” (s.7)
“Türkler tartışmayı bile küfür sayar ve her insanın kişisel yargısını öylesine çok önyargının boyunduruğu altına alırlar ki bir kuşkuyu dile getirmek için bile olsa, sağlıklı akla zihinde hiçbir yer bırakmazlar...Monarşik yönetimin en büyük sırrı ve tüm çıkarı, insanları aldatmakta ve onları dizginlemesi gereken korkuya din maskesi takmakta yatar. İnsanlar böylece sanki kurtuluşları için savaşıyormuşçasına, köleleşmek için savaşırlar. Tek bir adam kibirlenebilsin diye kanlarını ve canlarını vermeyi bir utanç değil de en büyük onur sayarlar. Ama tersine, özgür bir devlette bundan daha uğursuz bir şey ne hayal edilebilir ve me de deneyimlenebilir”- Spinoza (s.9)
“Bu vesileyle ilkin tarihselliğin kavramsal karşıtının “evrensellik” değil, “tarih-üstülük” olduğunu belirtmekte fayda var.” (s.13)
“sebebin hususiliği lafzın umumiliğine engel değildir” (s.67)
“Kuran nazil olduğu dönemde şirk her ne kadar yaygın olsa da asli değil arızidir; asli olan ise haniflik ve tevhiddir. Kur’an’ın ibda mahiyetinde hükümler yerine büyük oranda cahiliye devrindeki hükümleri muhtevi olması da -vallahu a’lem- bu sebeptendir” (s.74)
“Asabiyetin siyasi ve hukuki alanlardaki otorite güvenliğini sağlamak gibi olumlu yönleri yanında aile, aşirete veya kabilenin hak ve menfaatlerine tecavüz etmek, onlara karşı şiddete başvurarak üstünlük sağlamak gibi olumsuz yönleri de vardır” (s.76)
“...cahiliye devrinde erkeklerin çoğu ve bikhassa gençler- genellikle sanıldığının aksine- ailesinin rızasıyla tek kızla/kadınla evlenirdi” (s.82)
“Nitekim tabakat kitaplarındaki bilgiler ışığında ilk Müslüman neslinden 671 aile üzerinde yapılan bir araştırmaya gmre birden çok kadınla evli erkeklerin sayısı 129 (%19,1), tek kadınla evli erkeklerin sayısı 542 (%80,5) olarak tespit edilmiştir” (s.92)
“Yahudi gelenekteki kölelik hukuku büyük ölçüde İslam şeriataına da intikal etmiştir. Özellikle ibrani köleler ile farklı etnik kökenlere mensup kölelerin farklı hükümlere tabii olmaları İslam fıkhındaki “Araplar üzerine kölelik yoktur” (s.142)
“İslam’ın başlangıç yılları itibariyle Mekke’de 4000 civarın köle bulunduğu belirtilir. (s.143)
“İstanbul’da esir ticaretinin yapıldığı esir pazarı, Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847’de kapatılmışsa da bazı esirciler bu işi kendi evlerinde, bazıları da Fatih Camii civarı ile Tophane esmtinde kaçak olarak sürdürmüşlerdir. Bun üzerine 1857 yılı başlarında Sultan Abdülmecid Mısır, Trablusgarp ve Bağdat valilerine gönderdiği fermanla zenci ticaretini kesin olarak yasaklamış, bu işi yapanların cezalandıralacağı belirtilmiştir. 1876 Kanun-ı esasisisinde yasaklalanan köle ticaretinin kadlırılmasıyla ilgili olarak 1891’de ve nihayet Sultan Reşat zamanında bir kanun çıkarılmıştır. Bu yasaklamalara rağmen köle ticareti az da olsa imparatorluğun sonuna kadar devam etmiş, tamamen oradan kaldırılması Cumhuriyet dönemini beklemek gerekmiştir” (s.152)
“Mekke döneminde “kölelere özgürlük” çağrısının Medine döneminde “Kölelere iyi davranın” söylemine evrilmesinin temel sebeplerinden biri, genel kabul gören bir izaha göre dmnemin savaş esasına dayalı devletler hukuku bağlamında köleliği ilga etmenin faydaları ziyade zarar getireceği gerçeğidir ki savaşta yenilen tarafın askerleri esir edilip köleleiştiriliyordu” (s.194)
“Gönül isterdi ki Kur’an zina, riba, sirkat, katl gibi hususlar gibi kölelik ve cariyelik kurumunu da tam manasıyla ilga etmiş olsaydı...Fakat gerek miladi 7. Yüzyılda köleliğin yeryüzü sathında cari olması, gerekse kölelik kurumunun savaş-ganimet hukukunda çok önemli bir yer tutması gibi sosyolojik sebeplerle kökten ilga hükmü varit olmadı. Kurumsal düzeyde köleliği ilga şerefinin “Kur’an köleliğin kaldırılması yönünde ciddi adımlar attı” demekle övünen Müslümanlara değilde gayrimüslimlere ait olduğu malumdur” (s.195)
“Hülasa, toplumsal düzen ve hukuk alanıyla ilgili Kur’an ahkamı nüzul vasatındaki sosyolojik bağlamından koparılıp mutlaklaştırıldığında, dinin siyasallaşıp ideolojik hüviyet kazanması ve dolayısıyla bugün sayısız örneğine tanık olunduğu üzere ahlak, adalet gibi tarih-üstü değerlerden ziyade siyaset, şiddet, nefret gibi çok bileşenli angajmanlara dayalı travmatik ve şizofrenik Müslümanlıkların ön plana çıkması mukadderdir. Bu ciddi problem modern İslam dünyasındaki “ahlaki azgelişmişlik” sorunuyla birleştiğinde, tıpkı bugün olduğu gibi, İslam’ın ve Müslümanların insanlığa huzur, sükun ve barıştan ziyade çatışma, savaş, kan ve gözyaşından fazla bir şey vaat etmeyeceğini söylemek kehanet olmasa gerekir” (s.296)