Küresel bir salgının gölgesinde, İstanbul’un ülkeden kopuk bir adaya, dünyanın kalanının ise giderek bir muammaya dönüştüğü, gerçeğin bulandırıldığı ve her türlü iletişimin yasaklandığı, cunta kontrolündeki bir kent; kimsenin içinden çıkamadığı bu koca hapishanede, kulaktan kulağa yayılan ve hayatta kalmanın ötesini zorlayanları kendine çağıran bir söylenti: İstanbul Posta Treni... Bülent Çallı, bu korku ikliminde geleceğin peşine düşen Burhan, Oğuz ve Elif’in köruçuşu serüvenine bakıyor: Bencilliğin fedakârlığa, korkunun cesarete evrildiği bu son derece tanıdık ama distopik evrende, belirsiz bir özgürlük umuduna tutunan üç arkadaş çıkış biletine ulaşabilecek mi? Hem kimin aklına gelir ki bu şehirden çıkmanın bir yolu olduğu?
"İstanbul’un şaşalı günlerinin tanığı İstiklal Caddesi şimdilerde, özellikle de geceleri, kocaman siyah sıçanların pervasızca karşıdan karşıya geçtiği, çöp yığınlarının başında bekleşen boz tüylü pis sokak köpeklerinin sizi düşmanca bakışlarla tepeden tırnağa süzdüğü bir korku geçididir artık. Hasta bir insanın morarmış, kokmuş, pul pul dökülen ölü bir uzvu gibidir burası. Arada bir üzüntüyle kıpırdanır."
Bülent Çallı 1974 yılında Almanya'da doğdu. İletişim Yayınları'nda "Simsiyah" (2015) ve "Duman Otel" (2017); Storytel'de "Havaalanı" (2018), "Ferit Aziz Kara" (2019) ve "Havaalanı 2" (2020); Everest Yayınları'nda "İstanbul Posta Treni" (2023) adlı eserleri yayınlandı. Hacettepe Üniversitesinde Felsefe alanında yüksek lisans eğitimine devam ediyor. Müzik ve fotografla ilgileniyor. Çeviri yapıyor ve senaryo yazıyor.
Hem soluk soluğa bir macera, hem de gerçekçilikten çok da uzağa düşmeyen bir distopya. Metaforlari, sembolik alt metinleri, şahane şarkılara ve şahane romanlara, kült filmlere göndermeleri, ustaca kotarilmis kurgusu ile son zamanlarda okuduğum en güzel romanlardan. Yaklaşık 40 yıl sonranin salgın pençesinde ölmekte olan Istanbulundan bir hikaye. Cok etkileyici ve keyifli!
Bülent Çallı'nın yeni kitabı İstanbul Posta Treni'ni soluk soluğa bitirdim. Uzun zamandır Türkçe edebiyatımızda okuruna bu kadar saygılı, bu kadar özenli, bu kadar oturmuş bir kurgu okumamıştım. İstanbul Posta Treni okurlarına her daim merak uyandıran bol ters köşeli bir macera vaat ediyor. Ülkenin karanlıklarını ve kör noktalarını, karakterlerin ve toplulukların çelişkilerini, açmazlarını da mükemmel bir şekilde yansıtmış. Gerek bütünlüklü ve üç boyutlu karakterleri, gerek bir neslin dna'sına kazınmış unutulmaz Türkçe rock parçaları, gerek karanlık ve distopik dünyasının ezici canlılığı ile harika bir iş! Ne kadar emek verildiği her satırında belli ediyor kendini. Şiddetle tavsiye edilir!
Bir solukta biten çok etkileyici bir distopya .Fonda kitabın müzik listesi ile birlikte okuduğunuzda sizi kitabın içine yani 2074 İstanbul una alıyor. 2074 de de değerler ,insanlık , tabular dini inançlar çıkarlar uğruna şekil almış ve değişmiş .İnsan”Bu kadarıda olmaz canım “diye düşünürken ,tepkisizliğin ve bananeciliğin sonucunda olanlar olmuş. İletişim yasaklanmış ,kent cunta kontrolüne girmiş ,şehrin her tarafından görülebilen Krematoriumlar yükselmiş.İstanbul çıkışı olmayan bir hapishaneye dönüşmüş. Bize bu kasvetli olağan dışı atmosferi sanırım ancak İstanbul yaşatabilirdi .
Distopik bir salgın romanı olarak türünün iyi bir örneği İstanbul Posta Treni. Romanda yaşananlar ise yaşadıklarımızdan daha kasvetli değil, en azından kurmacaya kara mizahı da yerleştirmiş Bülent Çallı. Dikta yönetimindeki ülke, bitmek bitmeyen salgın, krematoryumun dumanları, arka sokakların karanlığının tüm kente yayıldığı bir atmosfer, tekinsizlik, çıkışı olmayan bir kent, radyo yayınlarının verdiği umut ve kahraman olmaktan uzak karakterler. Bariz sistem eleştirisiyle vicdani sorgulamalara mahal veren bölümlerin bir macera romanı gibi okunan kaçış yolculuğuyla birleştirildiğini görünce elimden bırakamadım romanı. Birkaç karakterin çakışan öyküleriyle ilerleyen romanda diğer bölümlerin aksine hastane/hapishanedeki Selim’in bölümlerinde anlatıcı birinci tekil şahıs oluyor. Bu bölümlerde yazarın birebir okurla konuşması da, müzik, sinema, edebiyat göndermeleri de tebessüm ettiriyor. Bir soundtracki olan bir kitap olması az güzel değil. Özellikle Mavi Sakal’ın İki Yol’unu artık bu romanla özdeşleştirmeme neden olacak gibi. Aklım en çok radyodaki gizemli kadında kaldı.
ya bu kitap niye elimde bu kadar süründü inanın ki bilmiyorum. konusu ve girişi beni epey etkilemişti ve hatta çokça heveslenerek almıştım. güzel yanlarını saymak daha kolay olduğundan kusurlarıyla başlayacağım. bence bir tempo sorunu var kitabın. okuru meraklandırmak tabii güzel bir meziyet ama bazen bir karakterin hikayesini okuduktan sonra yüz sayfa boyunca o hikayeye geri dönmediğimiz oldu. ve konunun altı pek doldurulmadan dallanıp budaklandırıldığı kısımlar da biraz bu tempo düşüklüğüne etki etti bence. bir de karakterlerle bağ kurmakta nedense zorlandım, yine de bu kadar bencil ve etik anlamda gri (siyaha çalan türden) bi ana (?) karakter okuduğum için memnunum. normalde bi kitabın sonunda cevaplanmamış çok soru kalması beni rahatsız eder ama bu kitabın doğasına uygun olduğunu düşünüyorum. zaten son bölümde nefes nefese kaldım, bitirdiğim gibi de -ağlamayayım diye- koşup buraya yazdım. kesinlikle ilginç bir kitap, yüzde yüz aradığımı bulduğumu söyleyemem, bazen biraz fazla uzatılmış hissettirdiği de oldu, ama iyi bir çağdaş romandı bence