Cıgaralı Naciye’nin sinema tutkusundan, Haktan’ın sırlarla dolu hayatına; Hüsniye Hanım’ın sıkıntısından, bir mevtanın dramına; Elektrikçi Kemal’in inadından, Perizat’ın küskün kalbine ve bir çocuğun rengârenk hayal dünyasına…
O her dem gittiğimiz sahil kasabasına, bizi gülümseten gazinolara, hıncahınç doldurduğumuz pazar plajlarına ve özlemle hatırladığımız 70’lere ışınlanıyoruz…
Geceden hazırlanıp yoğrulmuş ekmek içi ve soğanı bol tutulmuş kıyması az köfteler yaz sıcağında daha fazla beklemesin diye öğlen olmadan mangala atılır, iyot kokusu kısa bir zaman sonra yerini et ve duman kokusuna bırakırdı. Aile babaları dışında kişi başına üçer taneden fazla düşmeyen assolist köfte, bol ekmekle katık edilir, doyurmayınca da harcıâlem domates ve yeşil biber yetişirdi imdada. Domatesin uvertür olduğu zamanlardı.
3.5 "Bıraktım bu işleri devlet su işleri. Çok komik birisiyim bence." HE'S SOO MEE çağan ırmak onu daha fazla okutmadığı için 3.5 sürekli o konuşsaydı keske biricik dostm (kurgusal erkek cocugu)
"Yazmak hakikatlerle yuzleşmekmiş. Gerçekten de kendini, içindekileri yazarak tanımlayabiliyormuş insan ve yazarak kalbinin gerçek sesini duyabiliyormuş." (117)
Birden arkasını dönüp beni oturur görünce hortlak görmüş gibi bağırdı. Ne dedi bana biliyor musun? “Sesin neden yok? Sen ne meşum bir kızsın böyle” “Meşum” ne demek bilmiyordum. Rahmetli babacığım iki dirhem bir çekirdek giyinmiş kapıda duruyordu. Anneme gücenik bakışını yakaladım yüzünde. “Meşum ne demek baba?” diye sordum. Babam annemden bakışlarını ayırmadan “h” harfinin üzerine basa basa “Meşhum akıllı demektir Osmanlıda” deyip kestirip attı. Ben “h” harfinin olmadığını biliyordum ama. Evden çıkıp köşeyi dönünce hemen çantamdan lügatımı çıkarıp baktım. Uğursuz, fena, kötü demekmiş. Doğduğumdan beri hissettiğim, kalbimin etrafını kaplamış o buz gibi şüphe hakikatti. Annem beni sevmiyordu. Sevgisizliğini saklamak için anlamayacağım bir kelime seçmişti. O kelimeye babacığımın sokuşturmaya çalıştığı küçücük bir “h” harfi hayatımın en karanlık, en bulanık ışığı olup yandı kafamda. “Annen seni sevmiyor.”
Kitapta beni en çok etkileyen kısım yukarıda yazdığım kısım oldu. Kelimelerle dans değil de ne? Çağan Irmak'ı çok severim. Bir filmin yönetmeni olduğunu bilmeseniz bile onun filmi olduğunu anlarsınız. Sıcacıktır, gerçektir, hayatın içindendir. Bu kitabı mutlaka okuyun pişman olmazsınız. Düşündüren, güldüren, hüzünlendiren, hayatın içinden müthiş keyifli bir kitap. Baska yorumlarda da görmüşsünüzdür sanırım okurken kahkahalarla gülüp bir o kadar hüzünlenenilirsiniz. Umarım daha çok yazar bizler de keyifle okuruz.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Biraz taraflı bir yorum olacak ama Çağan Irmak işlerini çok seven biri olarak bu öyküleri sevmemem mümkün değildi zaten. Hayatınızın sadece kısa bir dönemi bile olsa yaşamak isteyeceğiniz, belki keşke böyle bir kasabada büyüseydim diyeceğiniz sıcacık öykülerle dolu bir yer burası sanki. Karakterlerin kimini çok sevecek kimine gıcık olacaksınız belki. Aynı hayat gibi. Çağan Irmak’ın senaryo yazarlığı ve yönetmenliği dolayısıyla sanırım, bütün hikayeler zihninizde bir film olarak canlanıyor. Zaten filmlerini izleyenler tanıdık karakterlere rastlayacaktır. Çok çok sevdim. Çağan Irmak daha uzun yıllar yazsın ve film çeksin lütfen.
İlk baskının üzerine neredeyse 1 yıllık bir gecikme de olsa, memlekette geçmiş dolu dolu bir dokuz günün ardından okumak için bu kitabı seçmiş olmam bir tesadüf değil. Hiçbir yere gitmeyen çocukluk, kapısı hiç kapanmayan bir ev, portakal bahçelerinde bağrışan kadınlar, acı tatlı yaşamlar, bir küs bir barışık ilişkiler, belki buruk ama hep mutlu sonlu hikayeler. Çağan Irmak kitap yazar da okumaz mı insan:)
" Acaba başkalarının bize anlattıklarına mı inanıyoruz bir zaman sonra da kendimize yalan yanlış bir geçmiş yaratıyoruz ? Başkalarının istediği bir geçmiş." Beni en çok etkileyen kısım sanırım Perizat'ın bir kağıda içini döktüğü yazılardı. Kitaptaki karakterler çok derinlikli idi. Çağan Irmak' ın her zamanki muhteşem yaratımıyla.
This entire review has been hidden because of spoilers.
This was a warm collection of short character stories. I don’t know why but I kept thinking these were meant to be character building exercises that weren’t going to make one of the author/director’s film work. The characters were very out of everyday life and I cried one too many times.
The final story “Perizat, çocuk ve bir bağ evi yalnızlığı” was my favorite story.
Rahmetli Dinçer Sümer’in “Bir Düşmüydü O İzmir” adlı hikaye kitabını ve rahmetli Necati Cumalı’nın Zeliş üçlemesi ve diğer kitaplarını okurken hissettiğim duyguları bir daha hissettirdi. Ben de Yazarla birlikte gittim çocukluğuma. Çok özlemişim.
uzun zaman oldu kitap okurken sesli gülmeyeli. Çağan Irmak bin yaşasın, yüzümde büyük bir gülümsemeyle okudum kitabını. İyi komedi olduğunu trajedisinden anlarız ya hani. İşte bu da öyle bir kitap. Hüznünde güldürgeci ile yer edindi bende. Gözümde yaşlarla okudum son sayfalarını.
Hem duygulandırdı hem kahkahalar attırdı, 1-2 günde bitirdim. Doğduğum topraklara ait bu kısa hikayeleri okurken karakter derinliği üzerindeki ölçülü duruş, çok daha keyifli hale getirdi.
“Aşk bir mahpusluk değildir. Aşk koskocaman bir hapishane olan dünyanın açık kalan tek kapısıdır. Kaçalım mı sevgilim o kapıdan? Hadi gel artık tut elimden.”