Sabahattin Ali'nin "düşünür" ve "eleştirmen" yüzünü görmek için, dergilerde yayımlanmış yazılarını okumak gerek.
Öykü ve romanlarda bir anlatı ustası olduğunu kanıtlayan ve Türk edebiyatının klasikleri arasında yer alan Sabahattin Ali'nin gündeme ve sanata ilişkin yazıları ve onunla yapılmış söyleşiler Hikmet Altınkaynak'ın derlemesiyle dergi sayfalarından sıyrılıp kitap boyutuna ulaşıyor.
Sabahattin Ali (February 25, 1907 – April 2, 1948) was a Turkish novelist, short-story writer, poet, and journalist.
He was born in 1907 in Eğridere township (now Ardino in southern Bulgaria) of the Sanjak of Gümülcine (now Komotini in northern Greece), in the Ottoman Empire. He lived in Istanbul, Çanakkale and Edremit before he entered the School of Education in Balıkesir. Then, he was transferred to the School of Education in Istanbul, where he graduated in 1926. After serving as a teacher in Yozgat for one year, he earned a fellowship from the Ministry of National Education and studied in Germany from 1928 to 1930. When he returned to Turkey, he taught German language in high schools at Aydın and Konya.
While he was serving as a teacher in Konya, he was arrested for a poem he wrote criticizing Atatürk's policies, and accused of libelling two other journalists. Having served his sentence for several months in Konya and then in the Sinop Fortress Prison, he was released in 1933 in an amnesty granted to mark the 10th anniversary of the declaration of the Republic of Turkey. He then applied to the Ministry of National Education for permission to teach again. After proving his allegiance to Atatürk by writing the poem "Benim Aşkım" (literally: My Love or My Passion), he was assigned to the publications division at the Ministry of National Education. Sabahattin Ali married on May 16, 1935 and did his military service in 1936. He was imprisoned again and released in 1944. He also owned and edited a popular weekly newspaper called "Marko Paşa" (pronounced "Marco Pasha"), together with Aziz Nesin.
Upon his release from prison, he suffered financial troubles. His application for a passport was denied. He was killed at the Bulgarian border, probably on 1 or 2 April 1948. His body was found on June 16, 1948. It is generally believed that he was killed by Ali Ertekin, a smuggler with connections to the National Security Service, who had been paid to help him pass the border.[2] Another hypothesis is that Ertekin handed him over to the security services, and he was killed during interrogation. It is believed he was killed because of his political opinions.
Sabahattin Ali's 100th birth anniversary was celebrated in Bulgarian city Ardino in March 31, 2007. Ali is a well-known author in this country because his books have been read in schools in Bulgaria since 1950s.
İnsanları bir sürü olarak gören zihniyetten kurtarıp, onların birey olabilmeleri için sanat var. Baskıcı, korkak yönetimlerin en büyük silahlarından biri sanata sanatçıya, üretene, ilerlemek isteyene düşman olmak. Bu ne yazık ki bizim ülkemizde de hep böyle olmuş ve hala böyle devam ediyor. İnsanlar bırakın sanatla, edebiyatla ilgilenmeyi, iki çift laf edip herhangi bir durumla ilgili şahsi görüşlerini belirtmekten acizler. Hoş, belirten gazeteciler, yazarlar da hapse atılırlar, halkı bilgilendiren televizyon kanalları kapatılır, yayın organlarına saldırılır. Sebahattin Ali'nin romanlarını ve hikayelerini bir yana bırakırsak onu bir düşünür, eleştirmen olarak ülkesine vazifeyi kendine bir ödev belirlemiş halde görüyoruz bu yazılarda. Ne olursa olsun (edebiyat, tiyatro, opera, felsefe, tercüme, politika) O, hayatta en basit işi bile yaparken kuralına, usulune göre, emek harcayarak, etrafına faydalı olacak şekilde yapılması gerektiği mesajlarını veriyor bu yazılarında ve Türkiye'nin çeşitli dallardaki "sanatçı"larını ve bu dalların gelişimini eleştirileriyle bize gösteriyor. Dünya edebiyatına, diğer ülkelerde olup bitenlere, küresel sorunlara bu kadar genç yaşta ve zamanının imkansızlıklarıyla hakim olabilmesi.. Sebahattin Ali'yi okumak, anlamak yetmiyor.. Üzülerek belirtmeliyim ki Sebahattin Ali herşeye rağmen bu yolda öldüğünden belki gocunmazdı ama ülkece yıllardır hiç bir yere varamadığımızı görmesi asıl ona ölümden beter gelirdi..
Bu kitabı uzun zamanda okudum. Düşüne düşüne, sindire sindire. Sabahattin Ali özellikle romanları ile son dönemde ilgi gören ve çok okuyucusu olan bir yazar. Ama ne yazık ki çoğunluk onu Kürk Mantolu Madonna'dan ibaret sanıyor. Oysa benim asıl ilgimi çeken siyasi yazılarıydı ve bu vesileyle bu kitaba başladım. Okurken kah acı acı güldüm çünkü onun ve devresinin çektiği sıkıntıları neredeyse 70 yıl sonra bu memlekette bir kesim hala çekiyordu, neredeyse her satırın altına imzamı atabilirdim. Zaten Sabahattin Ali'nin sarkastik üslubunun haşlanan taraf olmadığınız sürece sizi sarmamasının imkanı yok. Ama bu kitabi okurken çok üzüldüğümü, hatta kahrolduğumu söylemezsem sanki bir şeyler eksik kalacak. Bu memleketin kuruluşundan beridir namuslu, çalışkan, diğerkam insanlar hor görülen olmuşlar, ayakları kaydırılmaya çalışılmış, susturulmuşlar. Fakat Markopaşa buna direnmiş. Kah tipoğrafla çıkmış kah memleketin sadece belli bölgelerinde de olsa dağıtılmış. Herkese bu kitabı okumasını tavsiye ederim elbet, lakin okuduğunuzda bugünkü durumumuzu görünce şaşırıp üzülmeyin. Ya da alınmayın Sabahattin Ali'nin görüşlerine. Tepkisel davranmayın. Düşünün uzun uzun. Paylar çıkarın kendinize. Memleketi haraç mezat satan şerefsizlerin katlettiği bu güzel adamın en azından ruhu şad olur.
Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşa ve Alibaba... Ne demişler "İzahı olmayan şeyin mizahı olur". Sabahattin Ali'nin kaleminden çıkmış yazıların derlemesi olan bu yapıt insanı şaşkınlığa uğratıyor. 1940'lı yıllarda yayınlanan yazıların, demokrasiye ilk adım atıldığı yıllarda yaşanan sorunları ortaya koyduğu ve güncelliğini bugün de koruyor olması acı bir gerçek. Bu nedenle bu yapıtın bugün de okunup üstüne düşünülmesi gerekiyor.
Bir memleketin ordusu bozuk olabilir, harbe girmedikçe bu, meydana çıkmaz; maarifi(eğitimi) bozuk olabilir, bunun acısı da ancak aradan bir nesillik zaman geçince kendini gösterir; iktisadiyatı bozuksa millet uzun seneler süren bir sefalet içinde sürüklenir gider. Ama bir memlekette adalet bozulursa, halk adalete inanmamaya başlarsa, anarşi hemen kendini gösterir; herkes hakkını kendi aramaya kalkar ve o insan cemiyeti derhal dağılmaya, batmaya mahkumdur.
Sabahattin Ali'yi öykü ve romanlarından tanısak da deneme şeklinde çok güzel yazıları da vardır. Bu kitapta çeşitli yerlerde yayımlanmış yazılardan oluşuyor. Dünya görüşünü daha yakından tanımak için okunması gereken bir eser bence.
"Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Herhangi bir karar alınırken, İzmir'deki ortak tüccar, İstanbul'daki ahbap milyoner değil, bu kararların altında beli bükülen, çoluk çocuk inleyen yığınlar göz önünde tutulsun."
Kendisini Garbi Anadolulu olarak tanımlayan, edebiyata "okuyarak" başladığını sadelikle ifade eden, bütün hikayeleri hüzünlü, şiirleri uzun ömürlü, romanları tezlere konu olmuş, tıpkı soyismi gibi kısacık ömrüne dönemin şartları elvermediğinden yayınlayabildiği az sayıdaki yazılarını sığdırmış Sabahattin Ali'nin, isyankar ve muhalif kalemine, incelikli ve kinayeli diline şahit oluyoruz bu vesileyle. İğneleri ok gibi batan bir kirpi çıkıveriyor karşımıza kendisini sonun başlangıcına götüren siyasi yazılarının ciddiyetini ve durumun vehametini okuyarak kavradıkça. Hasan Pulur "Türkiye, [yazarları polis nezaretine(gözaltı) alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkan] Markopaşa gibi bir muhalefet gazetesi görmedi" derken, güncelliğini korumakta halen daha. Ehliyetsiz iktidara çatıyor her fırsatta ve ne kadar acıdır ki, Ali'nin demokrasiye ilk adımların atıldığı yıllarda ortaya koyduğu sorunlar; basına uygulanan sansür, yabancı sermayenin istilası, kökü kazınamayan yobazlık bugün de şiddetlenerek güncelliğini korumakta ve özellikle içinde bulunduğumuz şu zor günlerde kendilerine "biraz fazla hürriyet" bahşedenlerin başta olmak üzere tekrar tekrar okuması gerek biz nerede yanlış yapıyoruz diye.
"Milliyet, milliyetçilik deyip lafı adamın ağzına tıkıyorlar. Kimde ne yoksa, onun lafını çok eder." Sabahattin Ali
Marko Paşa. Kim? Marko Apostolidis. 19. yüzyılda yaşamış olan Rum asıllı Osmanlı hekimi, önce “derdini Marko Paşa’ya anlat” sözüne; ondan sonra ise Sabahattin Ali’li, Aziz Nesin’li, Rıfat Ilgaz’lı ve bol kahkahalı ve bol kara mizahlı haftalık bir mizah gazetesinin ismi için esin kaynağı olacaktı. 1946-1947 yıllarında topu topu 22 sayı çıkmış, baskılar nedeniyle kapatılıp başka adlarla varlığını devam ettirmiş, ancak yeni adlar altında o ilk addaki heyecanı yakalayamamış olan Marko Paşa mizah gazetesini bugün için güncel kılanlar nelerdir? Zamanında en çok satan mizah gazetesi olmuş Marko Paşa (üstelik o dönem en çok satan gazeteden de çok satmış), nasıl olur da sanki dün yazılmış havası verebilir? Bunu elbette gazetenin usta yazarlarca çıkarılmasına bağlayabiliriz. Fakat yalnızca o değil, bu yazarların bir tercihte bulunduğu anlaşılıyor. Bugün anımsanıp yarın unutulacak günlük ayrıntılara dayanmayan bir anlayış söz konusu. Bugün birçok mizah dergisi, haftaya anımsanmayacak olaylar üstünden mizah yapıyor. Oysa Marko Paşa, anlaşıldığı kadarıyla, sistemin yüzeyine değil derinine odaklanan bir eleştiri anlayışıyla basılmış. Bu görüşü gerekçelendirmek için, gelin Sabahattin Ali’nin Marko Paşa ve Merhum Paşa yazılarına bakalım.
Toplumsal Adaletsizlikleri Görmezden Gelenlere Yönelik Eleştiri
Bilindiği gibi, Sabahattin Ali, 1932’de bir şiirinde Atatürk’e hakaret ettiği iddiasıyla hapis yatar. Aslında o şiiri Atatürk için yazmamıştır, bir komploya kurban gittiği söylenir. Fakat bir şiir için hapis yatılabiliyor olması, dönemin baskı koşullarının bir göstergesi olarak not edilebilir. Kemalist tarihyazımının görmezden geldiği bu durum, yazarın kimi Marko Paşa yazılarında da gözlemlenir. Örneğin, 27 Ocak 1947’de yayınlanmış ‘Hep Laf’ adlı yazısında, cumhuriyeti hiç eksiği yokmuş ve tamamına ermişmiş gibi yüceltenleri ve özellikle de toplumsal adaletsizlikleri görmezden gelenleri eleştirir. Şöyle der:
“Şimdi, bu devrim yaygaracılarına soruyoruz. Ellerini vicdanlarına koyup, cevap versinler. Bu milletin özü olan en az 17 milyonluk kitlenin kültürü kaç arpa boyu, kaç iğne başı ilerlemiştir? Daha insanca yaşanacak evlerde mi barınmaktadırlar? Zevkte, sanatta eskiyi aratmayacak bir yükselme var mı? Bu koskoca kitleyi asırlardan beri kemiren sıtma, trahom, frengi, hele verem eksilmiş mi, yoksa artmış mıdır? Bu paçavralar içinde gezenler, evvelce çıplak mı geziyorlardı? Hele, en mühimi, bu on yedi milyon, acaba eski yediğinden yılda bir lokma fazla yiyebiliyor mu?” (s.131-132)
Lânetli Egemen Sınıflar
Başka bir yazısında (‘Lânet Olsun’, Marko Paşa, 10 Mart 1947), 2. Paylaşım Savaşı sonunda ABD’yle yakınlaşan İnönü iktidarına ve bu iktidarın ülkeyi savaşmadan bir yarı-sömürgeye çevirme yönlü politikalarına veryansın edecektir. Fakat yazar yazıyı öyle bir biçimde yazmıştır ki; bu, her dönemin egemen sınıflara yönelik bir eleştiri niteliği kazanır: “Kendi menfaatlerini milletlerin menfaatinden üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara lânet olsun ... Hiçbir fikre inanmadıkları için fikirlere, insanı insan eden duygulara yabancı oldukları için insanlık sevgisine, herhangi bir şeyi bilip öğrenemeyecek kadar beyinsiz ve tembel oldukları için bilgiye ve kitaba düşman olanlara lânet olsun ... (...) Üzerinde yaşadıkları toprakları, boş lakırdı ve gösterişten ileri geçmeyen akılsız, bilgisiz tedbirler ve tedbirsizliklerle günden güne bakımsız, verimsiz, perişan bir toprak yığını haline getirenlere, o toprağın üstünde yaşayanları, oralarda eskiden insan gibi yaşamış olan milletin hatırası için yüz karası olacak kadar düşük seviyelere indirenlere lânet olsun ...”(s.142-143)
Başka bir yazısında (‘Adalet’, Marko Paşa, 17 Mart 1947), bir alıntıya yer verecektir: "Bir memleketin ordusu bozuk olabilir, harbe girmedikçe bu meydana çıkmaz; maarifi bozuk olabilir, bunun acısı da ancak aradan bir nesillik bir zaman geçince kendini gösterir; iktisadiyatı bozuksa, millet uzun seneler süren bir sefalet içinde sürüklenir gider. Ama bir memlekette adalet bozulursa, halk adalete inanmamaya başlarsa, anarşi hemen kendini gösterir, herkes hakkını kendi aramaya kalkar ve o insan cemiyeti derhal dağılmaya, batmaya mahkumdur." (s.144)
Gençlere ve Halka Hitap
Bir başka yazısında (‘Genç Arkadaş’, Merhum Paşa, 26 Mayıs 1947) gençlere seslenir: “Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca. Birbirini boğazlamadan yaşamak isteyen bütün insanlara dostluk göster; kendi menfaatleri için dünyayı kana bulamak isteyenlere inanma. Bunları insanlığın, yurdunun ve milletinin düşmanı say.” (s.156)
Halka seslenen aşağıdaki yazısı (‘Milletin Postunu Paylaşıyorlar’, Merhum Paşa, 25 Ekim 1947) sizce de dün yazılmış gibi değil midir? “Ey benim bahtı kara milletim! Sekiz yüz yıldan beri seni, ya sana yabancı olanlar, yahut da arandan çıktıkları halde sana yabancılaşmış bulunanlar sömürdü. (...) Seni çoluğundan çocuğundan, çiftinden çubuğundan ayırıp cepheden cepheye sürerken, yürekleri elbette ki sızlamadı. (...) Sen kendi bahtını kendi eline almadıkça, sen sana yabancılaşmış olanların hâlâ senin adına konuşmalarına göz yumdukça, hiçbir şey değişmez.” (s.159)
Sonra vurdular Sabahattin Ali’yi ve yazılara bakınca görüyoruz ki 70 yılda pek birşey değişmemiş. Peki nasıl umutlu olmalı? Aslında, umutlu olmak için çok fazla nedenimiz var. Sabahattin Alilerin döneminde, özgür düşünce, çok küçük bir azınlığa karşılık geliyordu. Bugün, yaşananları sorgulayan, verili olarak kabul etmemiz istenenleri olduğu gibi benimsemeyen, başka bir dünya düşleyen milyonlarca insan var... Bu hem günümüzde böyle hem de tarihsel olarak... Sabahattin Alilerin Nazım Hikmetlerin yaşadığı yıllar bu güne göre çok daha karamsar olmayı gerektirecek bir dönemdi; yine de o dönemin özgür düşünceli yazarları umudu elden bırakmadılar. Bir şiirimle yazıyı noktalamak istiyorum:
Sen Ben Bizim Oğlan
Kimi zamanlar canım sıkılır Boşuna okuyup boşuna yazıyoruz diye Kim okuyor ki bir kere?! Sen ben bizim oğlan.
Artmış sayısı yayınevlerinin Daha çok kitap basılıyor evet çok doğru Kitap var ama kim okuyor onları?! Sen ben bizim oğlan.
Gırtlağımız patladı, sesimiz kısıldı kısılacak, Evet doğru, bu yaptıklarımız. Ama söylesene kim duyacak sesimizi?! Sen ben bizim oğlan.
Gördün işte kaldık yine bir başımıza, Namlular bize doğrultulunca Timur’un fillerinden şikayet edip sonra kim durdu arkamızda?! Sen ben bizim oğlan.
İnanmasaydım sınıf kavgasına, Tam da bu karamsarlıkla Son verirdim yaşamıma, ve senin yaşamına da. Ama biliyorum tarihsel açıdan bakıldığında, Sen, ben ve bütün bir dünya var arkamızda.
Ulaş Başar Gezgin, 15 Nisan 2017
Kaynak
Sabahattin Ali (2006). Marko Paşa Yazıları ve Ötekiler (haz. H.Altınkaynak). İstanbul: YKY.
"Ama bu memlekette henüz adalet var. Namuslu insanlar yalnız bu adalette kendilerine bir destek görüyor, bu boğucu hava içinde ona güvenerek bir parça rahat nefes alabiliyorlar. Ve bir adalet mevcut oldukça, bu memleketin istikbalinden ümidi kesmiyoruz. Halk Partisi'nin iktidarı daha bir müddet devam etse bile."
*"Acaba "çok çocuk yetiştirmemiz lazım!" diye kaloriferli odalarında, kristal yazı masalarının başında "laf ile dünyaya nizamat" verenler, bu "çok çocuk"ların halini bir gördüler mi?.."
📌 Bir hürriyet oyunudur aldı yürüdü. "Yazın! Çizin! Teşkilâtlanın! Gazete çıkarın! Hürsünüz! Kanundan başka bağ yoktur!" diye ilan edildi. Buna kanıp bu söylenenleri yapan temiz yürekliler çıktı. Ve günün birinde, kanunla değil, "isabetli sezişlere" dayanarak bu hürriyet sahnesinin dekorlarına da, inanmak gafletine düşen aktörlerine de, bir tekme yapıştırıldı. (Görülmemiş Tiyatro, Markopaşa, 13. Sayı, 3 Mart 1947) . . 📚📝✒️ İlksöz: Biraz edebiyat, biraz sanat, bolca muhalefet.
Kitabı iki ana bölüme ayırmak gerek. İlk bölümde 1936 ile 1943 yılları arasında yapılan görüşmeler, bazı dergilerde yayınlanan yazılar söz konusu. Edebiyat, kitap, çeviri, tiyatro vb konulara değinen, hem dönemin kültür faaliyetlerine hem de Sabahattin Ali'nin sanatsal yanına ışık tutan yazılar. Okuduğu kitaplarla ilgili izlenimleri de var, gittiği tiyatro eserleri hakkında görüşleri, dönemin şairleri hakkında düşünceleri, yapılan çevirilere eleştirileri. İkinci bölümde 1944'ten ölümüne (öldürülmesine) kadar yazdığı siyasi yazılar. Tan ile başlayan dönemin yıldızı Markopaşa ile devam eden yazılar. Markopaşa, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali ve Mustafa Mim Uykusuz'un yazılarının olduğu mizahi unsurlar içeren ama toplumun yaşadığı sıkıntılara sırt çevirmeyip aksine onları sahiplenen haftalık çıkan bir dergi. Hem içeriği hem karşılaştığı engellemeler hem de tüm bu engellemelere rağmen ulaştığı büyük satış rakamları açısından Türk Basın Tarihi'nde önemli bir köşe taşı. Dönemin basın yasaları sayesinde bolca toplatılmış, yazarları hapse atılmış, matbaa basımları engellenmiş. Ama tüm yaşadıklarına rağmen "Toplatılmadığı zamanlar çıkar" veya "Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar." gibi ibarelerle hayatını belli bir süre devam ettirmiş. Kapatılmış, başka adlarla çıkmış Malumpaşa gibi... Bu yazılara geçmeden önce dönemin siyasi ve basın ortamını anlamak için kitabın sonunda verilen Alpay Kabacalı'nın Markopaşa Yazıları'nın Arka Planındaki Siyasal Ortam başlıklı yazısı mutlaka okunmalı.
Sabahattin Ali okumalarında bir kitap daha bitti. Sabahattin Ali'nin öldürülmesi ile noktalanan yazıları (çoğu her dönem geçerli) mutlaka okunmalı. Ayrıca halen sahnelenmekte olan, Markopaşa'nın hikâyesini anlatan "Meçhul Paşa" tiyatro oyununu da mutlaka öneririm. Sağlıcakla. Kitapla . . . Sonsöz: 📌 Markopeşa, meğer ne kadar büyük bir kuvvetmiş. Biz onlardan, onlar bizden korkuyor. Korku, dağları beklermiş, şimdi matbaaları bekliyor. Hiçbir matbaa Markopaşa'yı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır, mahkemeye verilir, tehdit edilir, yer yer aleyhlerine nümayişler tertip edilir. Sözümona rekabet maksadıyla sürülerle mizah gazeteleri çıkartılır... Ey, bir cılız kalemden dile gelen hakikat... Sen devleri korkutacak kadar mı korkunçsun?.. (Gutenberg Matbaası, Markopaşa 16. Sayı, 7 Nisan 1947) . . .
"Tercüme esnasında mütercim kelimelerin manalarını nakil ile kanaat ettiği müddetçe bu hayat yok olur, ortada sadece birtakım ölü kelimeler silsilesi kalır. Asıl mütercim bu cansız malzemeye naklettiği dilde yeni bir hayat vermesini bilen kimsedir. Bu işte ona yardım edecek unsurlar kendi dilinin dehasına olan vukufu ile beraber tercüme edeceği eserin dilindeki hayatı bizzat duyması hatta birlikte yaşamasıdır. Ona yeni tabirler, şekiller, ifade tarzları bulduracak olan bu, yani asıl metindeki hayattır." "Hayır, rızkını vermediğimiz, veremediğimiz müddetçe ne çocuk, ne nüfus isteyemeyiz. Karnını doyuramadığımız, sıhhatini koruyamadığımız, tahsilini tahmin edemediğimiz her çocuk "Bu memlekete yüz milyon lazım!" diyenlerin gözüne onları gaflet uykularından uyandırmak için sokulmuş birer parmaktır. Biza yarının hastanelerini, darülacezelerini, cezaevlerini dolduracak, cahil, mesleksiz, serseri yüz milyonun lüzumu yok! Bize insan gibi yaşamak, hayatın nimetlerinden istifade etmek imkanlarına, hiç olmazsa bu sakat tedbirleri tavsiye edenler kadar sahip yirmi milyon vatandaş daha faydalıdır. Bunun için işi kabuğundan değil, çekirdeğinden ele almak, evvela bu memlekette sefaletle, cehaletle içtimai müsavatsızlıkla hulasa bütün geri taraflarla hep birden mücadele etmek lazımdır. Hiçbir içtimai mesele tek başına var olamaz, hepsi birbirine zincirleme bağlıdır. Zincirin bir halkasını ele alıp üst tarafını unutursak köylerde on çocuk doğurup bilgisizlik, bakımsızlık, sefalet yüzünden ancak ikisini yaşatabilen anaları, sıtmadan, veremden ölen, trahomdan kör olan yetişkinleri düşünmeden "Fazla çocuk doğurmuyoruz da ondan küçük ve geri millet olarak kalıyoruz!" diye bağırırsak gülünç vaziyete düşmüş oluruz. Bize yeni bir hayat getirecek yeni bir nesil, yeni bir hamle, yeni bir dünya görüşü gerek. Ama istediğimiz bu yeni hayat yukarıda söylediğimiz çocukların sattığı cinsten sefil ve korkunç bir "Yeni hayat!" değil."
Romancı, Öykücü, Şair, Çevirmen, Gazeteci Sabahattin Âli'nin "Markopaşa Yazıları ve Ötekiler" daha önce Atilla Özkırımlı'nın editörlüğü ile Cem Yayınevi tarafından yayınlanmıştı, bu kez, Yapı Kredi Yayınları Hikmet Altınkaynak'ın editörlüğü ile kitabı yeniden yayınlıyor. Sabahattin Âli, "Marko Paşa" Gazetesi'ni, İkinci Dünya Savaşı sonrası, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin gibi arkadaşları ile yayınlıyor, "Marko Paşa"da çoğunlukla birinci sayfadaki başyazıları yazıyordu. "Marko Paşa", haftalık bir Gazete idi, haftalık "tiraj"ının 60 Bin'i geçtiği söyleniyordu, öyle çok okunuyormuş ki, "Marko Paşa"yı yasaklamak zorunda kalmışlar. Sabahattin Âli, "Marko Paşa" Gazetesi'nde, iç politika ile, dış politika ile, ekonomik, sosyal sorunlarla, İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden kurulan dünyanın olası değişmeleri ile ilgili yazılar yazıyordu. Sabahattin Âli'nin "Marko Paşa Yazıları ve Ötekiler" kitabı ile, Sabahattin Âli okurları için önemli bir ihtiyaç daha gideriliyor, Sabahattin Âli'nin dünyaya bakışını Sabahattin Âli'nin sözcüklerinden öğrenme olanağına kavuşuyoruz!
İki kısma ayrılması, hatta içerik daha fazla olsaydı, iki ayrı kitap olması gereken bir kitap.
Sadece Markopaşa Yazıları kısmı için 4 yıldız veririm, Ötekiler kısmı ise 2 yıldız alır.
Markopaşa yazıları bir dönem eleştirisi içermesi nedeniyle kesinlikle okunması gereken, Sabahattin Ali ve görüşlerini anlamamızı sağlayan Markopaşa ve türevleri için yazdığı başyazılardan oluşuyor. Keşke yaşasaydı ve Menderes dönemini görseydi dedirtiyor insana, ve de bugünü nasıl yorumlayacağını düşündürüyor.
Ötekiler kısmını ise eğer kendisine sorsaydık, kitaplaştırır mıydı hiç de emin değilim. Bu kısımda bir tek çevirinin çevirisi olurmuyu sorguladığı yazısını beğendim.
Bu eleştirime rağmen Markopaşa yazıları için alınması ve okunması gereken bir kitap olarak görüyorum.
70 seneden fazla geçmiş Sabahattin Ali'nin Markopaşa'da yazdıklarından yani bu kitabın en önemli kısımlarını oluşturan yazıların üstünden. Acı verici bir şekilde açık ki 70 cm dahi ilerlediğimiz yok. Son yazısından birkaç ay sonra öldürülecek zavallı Sabahattin Ali, millettinden her zaman ümitvar olmuş. Ben henüz yaşıyorum ama 70 sene daha da geçse benim açıkçası bu milletten yana hiçbir ümidim de yok. Radikal bir şey yapmadan, rezil bir geçmişin kendini sürekli tekrar eden karanlığında karanlıkların farklı tonlarını yaşamaya mecburuz. Eğer buna yaşamak denirse...
Sabahattin Ali'nin romanları ve kısa hikayeleri bilinir. Bu kitapta ne kadar ileri bir fikir adamı olduğu anlaşılıyor. Erken Cumhuriyet dönemini merak ediyorsanız ve dönemin eleştiri ve mizah kültürünü merak ediyorsanız mutlaka okuyunuz.
Şahsen benim şaşırdığım nokta ülkenin daha 1931'de basın sansürü yasası çıkarıp ifade özgürlüğünü kısıtlamaya başlaması. Bu yasaklar ancak savaş sonrası Batıya yaranmak ve Amerika hibesi almak için kaldırılıyor ama yazarımız katledildiği için o günleri görmüyor. 2000'lerdeki AB reformları aklıma geliyor. Özgürlük içselleşmeyince olmuyor.
Romanlarına ve hikayelerine odaklandığı 13 yıl boyunca yazdığı fikrî yazılarının sayısı az. Ancak edebiyat ve sanat hayatına yaklaşımını anlamaya yetiyor.
Ancak bundan sonraki, bilhassa Markopaşa ile başlayan süreçte, düzenli yazdığı siyasi yazılar hem o döneme dair fikir veriyor hem de bugüne kadar geçen onlarca yılda bu ülkede hiçbir şeyin değişmediğini gösteriyor.
Sonuç olarak Sabahattin Ali'nin sadece edebiyatını değil bizzat kendisini de tanımayı da olanaklı kılıyor.
Ankara ve Samsunda satışı yasaklanınca. Ankara ve Samsun haricinde dünyanın her yerinde satılır. Notuyla basılması. Yazarları hapiste olmadığı müddetçe satıştadır. Emperyalizm karşıtı olmaktır suçları. Bir ülkedeki yabancı sermayeyi çıkarıp atmak, orduları denize sürüp denize dökmekten çok daha zor bir iş olduğunu, biz Osmanlı İmparatorluğunun mirasçıları olarak herkesten iyi biliriz. Öyle hüzünlü ki hali, derdini anlatamadan göçüp, gitmiş bu hayattan. Hayatının yoklukla geçmesi ise cabası.
Sabahattin Ali'nin, ne yazık ki hala güncel olan efsaneleşmiş Markopaşa ve devamında Malumpaşa, Merhumpaşa yazıları, sözü yerini tam bulmuş, net ve çok güçlü yazılar.
Sanat ve yazınla ilgili olan yazılarını da çok çok sevdim.
Hangi Sabahattin Ali kitabını okursam okuyayım yaşanmış trajedinin üstünden okuyorum. Bu kahredici.
Sabahattin Ali'nin siyasi fikirlerini okumak, siyasi olduğu söylenen bir romanını okuyup siyasetle ilgili pek de bir şey bulamayan beni epeyce memnun etti. Dönemin atmosferine ilişkin bir izlenim de edinmiş oldum. Ülkenin belki de hiçbir zaman kurtulamayacağı kısır döngüsünün günümüzle benzerliklerini görmek umut kırıcı oldu. Bugünü anlamak için çok da gerilere uzanmaya gerek yok. Senaryolar güncellenip yeniden oynanıyor, meselenin özü bu.
Yıllar öncesinin siyasi ortamında çıkarılmış yazılar, günümüz Türkiye'sinin siyasi ortamını da ne de güzel anlatıyor... Sabahattin Ali şimdi yaşıyor olsaydı, eminim yine aynı üslupla aynı eleştirileri yapıyor olurdu...
Sabahattin Ali kimdir? Neler yapar? Dünya görüşü nedir? Cumhuriyet - Atatürk kavramlarına bakış açısı nedir derseniz okumanız gerekir. Kitabın en vurucu kısımları kendi kaleminden çıkmış olan 1930-1940 dönemi içinde yaşanan gelişmelere ait yorumları. Geçmişi anlamak için güzel bir kaynak.
Edebiyat, sanat, siyasal ve kültürel alanlara dair Sabahattin Ali' nin yazılarını içermekte olup güncelliğini korumakta ve üzerine düşünülmesi gerekmektedir. Okunmalı...