Yaşayan en büyük yazar Orhan Pamuk'un beni çok şaşırtan, üstüne uzun uzun düşünme ihtiyacı yaratan romanı Veba Geceleri ile ilgili, bitirdikten günler sonra bir şeyler yazabilmeye cesaret ediyorum. Yıllar süren bekleyişten sonra, hem bu bekleyişin etkisiyle romana doğru yaklaşıp yaklaşmadığımı gözden geçirebilmek, hem de daha evvel tanışmadığımız yeni bir Orhan Pamuk'u anlamaya çalışmak için zamana ihtiyacım vardı.
Aslında Veba Geceleri işlediği ve ele aldığı konular itibariyle tam bir Orhan Pamuk romanı olsa da, bu konuların işlenişi, romanın üslubu, atmosferi ve karakterleri bize bunun farklı bir roman olduğunu düşündürüyor. Öncelikle romanın işlediği konuların kaba bir özetini çıkaralım.
Romanın, Pamuk’un açık sözlülükle “romanımın daha kolay okunmasını sağlamak için ekledim,” dediği bir polisiye kısmı var ve hemen hemen her Pamuk polisiyesi gibi, bu da aslında tali ve görece önemsiz. Ama Pamuk’un, yine her romanında olduğu gibi, kendisine polisiyeyi malzeme edip tartıştığı şey çok ilginç ve zekice. Abdülhamit’in polisiye merakından yola çıkarak, doğu ile batıyı çatıştırmanın bir yolunu buluyor Pamuk Veba Geceleri’nde ve Sherlock Holmes usulü, parçalardan ve detaylardan yola çıkarak cinayetin çözüldüğü, tümevarımcı mantık ile daha doğulu, zaten Padişah’ın düşmanı olan birilerini işkence ile konuşturup ve hatta itiraf ettirip suçu onların üstüne yıkma yöntemini karşı karşıya getiriyor. Bunun çok büyük bir romancı fikri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Doğu ile batı çatışmasını, polisiye teması dışında da güçlü bir şekilde görebiliyoruz. Pamuk bunu onlarca farklı şekilde anlattı daha evvel, ama Veba Geceleri’ndeki anlatımın içlerindeki en güçlüsü olduğunu düşünüyorum. Osmanlı ile Avrupa’nın tam ortasındaki Minger’in, Veba salgınıyla mücadelesinde bir yandan Avrupalıların uygulanmasını istedikleri mantıklı ve bilimsel talepleri (gemilere karantina uygulanması gibi) görüyoruz, öte yandan Avrupalı devletler bu taleplerini içerideki kendi adamlarınca deliyor, sandallarla kendi gemilerine insanları yüklü paralarla kaçak bir şekilde bindiriyorken, Vali Sami Paşa buna karşı harekete geçtiğinde ise Abdülhamit’e baskı kurup onu durduruyorlar. Avrupalıların bu kedi fare oyunu, “hasta adam” Osmanlı’nın güçsüzlüğü ve dirayetsizliği, şehrin içindeki karantina karşıtı Müslümanlar ile karantinaya çok daha anlayışlı yaklaşan Hristiyanların karmaşası, bu çözülemeyecek düğümü Veba Geceleri’nde çok güçlü bir hissediyoruz. Bugünün siyasetinde de her daim hissettiğimiz bu güçsüzlük ve çıkmaza girme hissini en güçlü şekilde hissettiren romanın Veba Geceleri olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz.
Bu çıkmazda ise ortaya bir Atatürk figürü, Kolağası Kâmil çıkıyor, ki bunun romanın en büyük sürprizi olduğunu da söyleyebiliriz. Veba Geceleri’nde, bu doğu ile batı açmazında, Minger adasını saran Avrupa gemileri ile birlikte bekleyen bir Osmanlı gemisinin de adayı tehdit ettiği görüyoruz. Avrupa’nın tehdit, Osmanlı’nın omuzlara binen bir yük olduğu bu durumda Kolağası Kâmil çıkıyor ve bir tür Minger milliyetçiliği icat ederek “Minger Mingerlilerindir!” (Türkiye Türklerindir!) diyor ve adanın bağımsızlığını ilân ediyor. Romanın bu kısmında, bunun aslında Osmanlı’nın yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun, o dönemin Türk kimliği üzerine geliştirilen milliyetçiliğin bir alegorik hikâyesi olduğunu düşünüyoruz.
Aynı zamanda Kâmil üzerinden otoriter devlet ile bireyin özel alanı ve özgürlüğü tartışmasına girileceğini düşünsek de, Kâmil daha çok milliyetçilik meselesi için var romanda. Bir metakurmaca işlevi için romana eklenmiş Mina Mingerli adlı Veba Geceleri’nin yazarının, romanın sonlarında değindiği gibi, bu milliyetçilik emperyalist devletlerin sömürgelerine karşı çıkmak için var, bugünün milliyetçiliği ile o günün milliyetçiliğini ayırıyor Pamuk, bugünün milliyetçiliğini zenofobik, hükümet yalakası bir saldırganlar grubu olarak isimlendirirken, o günün milliyetçisinin anti emperyalist özgürlükçü tarafına vurgu yapıyor, ama yine de Pamuk’un roman boyunca araştırdığı, dokunduğu, ima ettiği yerlerde bu milliyetçiliğin de yapay taraflarını görüyoruz. Pamuk Gazete Duvar’daki röportajında bunun yalnızca bir Türk milliyetçiliği alegorisi olmadığını, Balkanlar'ın ve çevre ülkelerin geçtiği benzer süreçleri de araştırdığını, örneğin kitapta Kolağası Kâmil’in bağımsızlığı ilan eder etmez giriştiği dil kavgasının Türkiye’den çok Yunanistan’a benzediğini söylüyor.
Yine romanda Kolağası Kâmil, Pakize Sultan, Doktor Nuri, Vali Sami Paşa gibi karakterler üzerinden, kişinin karakterinin tarihin akışını nasıl etkilediğini, bireyin tarihteki işlevini ve rolünü, tarihi anlamak için bireyi anlayıp anlamamak gerektiğini mesele ediyor Pamuk.
Vebayla ilgili bir diğer mesele de, Türklerin kaderciliği konusu. Pamuk, bunun tarihçiler tarafından hep böyle yorumlandığını, bir oranda doğru olduğunu ama büsbütün de doğru olmadığını söylüyor, ki bu şekilde tanımlanan hemen her şey aslında romanların konusudur ve en iyi romanlarla anlatılabilir.
Sanırım Veba Geceleri’nin merkezine aldığı, işlediği, tartıştığı konuları üç aşağı beş yukarı yukarıdaki satırlarda vermiş olduk. Biraz da romanın bunları nasıl işlediğinden bahsetmek gerekiyor.
Bir kere şunu söyleyerek başlayabiliriz, Veba Geceleri, içinde Orhan Pamuk olmayan ilk Orhan Pamuk romanı. Ahmet Işıkçı, Metin, Galip, Osman, Kara, Ka, Kemal, Mevlut, Cem… Okur bu karakterlerin hepsinin içinde bir Orhan Pamuk olduğunu aklının bir ucuyla hep bilir. Aslında hepsi birbirinden farklı bu karakterlerin ortak noktası nedir? Bir ilhamla cevap vereyim hemen: Tutkulu olmaları. Bazen neye olduğunu bile bilmediğimiz bir tutkuyla doludur Pamuk karakterleri. Bir şeyin peşinde koşup dururlar, bir sanat eserini bitirmeye, bir şeyle savaşmaya, her zaman bir şeyleri, hayatı daha anlamlı, daha değerli kılacak o şeyi aramaya çalışırlar. Karanlık sokaklarda yalnız başlarına dolaşıp dururlar. Yıllar önce okuduğum bir yazıda, bu karakterleri “dünya şaşkını” diye tanımlamıştı şimdi adını hatırlamadığım eleştirmen. Bu dünyaya karşı duyulan bir yabancılık, bir tuhaflık, sanatçı bir yan... Veba Geceleri’nde ise ilk kez böyle bir karakter olmadığını görüyoruz. Diğer romanların tam merkezinde yer alan bu karakterler çok güçlüdür. Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı’da karakterlerin önemsiz, romanın atmosferinin ise daha önemli olduğunu açıkça yazar ve son dört yüz yılın edebiyatında en abartılan şeyin roman karakteri olduğunu söyler. Pamuk’un romanlarını okuduğumuzda, bu söylediklerinde kastettiğinin karakterlerin önemsiz yahut değersiz olmadığını anlarız. Pamuk’a göre, aslında anlamsız olan yazarın karakterlerini anladığını iddia edip okura da böyle sunmasıdır. Tutarlı bir karakter aslında yalandır. İnsan, doğası gereği anlaşılamazdır, yaptığımız her yorum ise zamana ve mekâna göre gelişmiştir, hakiki olma iddiasında bulunamaz. Bir karakteri üç boyutlu yapan ise budur, basit birkaç özelliği ile ön plana çıkan hiçbir karakter gerçekçi değildir.
Pamuk’un son derece yerinde saptamasına biz de katılsak da, Veba Geceleri’nde, yine iki boyutlu olmayan, ama üç boyutlu demeye de dilimizin varmayacağı karakterlerin merkezde yer almasının temel sebebinin Pamuk’un ilk kez Pamukvari bir karakteri romana koymaması olduğunu söyleyebiliriz, ki aslında edebiyatla yapmadığı şey kalmayan, birbirinden farklı üsluplarla inanılmaz yetkin metinler ortaya çıkaran Pamuk’un yıllardır bir kolaycılık içinde bulunduğunu da böylece saptayabiliyoruz: “Roman, önce kendini, sonra da ötekini anlama sanatıdır,” der Pamuk yıllardır. Ama Mevlut’un, Kemal’in ne kadar başkası olduğu bir tartışma konusudur. Doktor Nuri’nin yahut Pakize Sultan’ın ise öteki olduğunu kolayca kabul edebiliriz, ama ne kadar derinlikli oldukları tartışma konusudur. Her ne kadar benim şahsi deneyimim ortaya objektif bir veri koymasa da, ilk kez bir Pamuk romanında hiçbir karakteri sevmediğimi, onlarla empati yapamadığımı, kolayca ölüverdiklerinde de hiç üzülmediğimi itiraf etmem gerekiyor.
Pamuk’un kendi kuramında ön plana çıkardığı ve gerçekten de şimdiye kadar romanlarının en güçlü yanı olan ve belki de şimdiye kadar hiçbir yazarın onun kadar kuvvetli yapamadığı şeyi, romanın atmosferi meselesine gelirsek, Pamuk’un Veba Geceleri’nde bunu da her zamanki gücüyle yapamadığını söylememiz gerekir. “Karantina altında vebadan kırılan abluka altındaki bir ada” dediğimiz anda bile eminim bir atmosferin etkisi altına giriveriyordur okurlar. Oysa Veba Geceleri ile birlikte görüyoruz ki, Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı’da altını çizdiği kuramında değinmemiz gereken en önemli şey, karakter ve atmosfer birbirleriyle çatışan değil, birbirini destekleyen şeyler, hele ki atmosfer için, karakter olmazsa olmaz bir şey. Çünkü korkunun, karanlığın, hüznün, yalnızlığın, artık hangi atmosferi yaratmak istiyorsak onun, okur tarafından umursanması için evvela karakteri umursamamız gerekiyor. Hiçbir karakter umurumuzda değilken niçin vebadan korkalım? Bu bizim için olsa olsa basit bir oyundur. Oysa Galip Rüya’yı bulamayacak, Kemal Füsun ile birlikte olamayacak diye korkmak, Mevlut Rayiha’yı özlerken özlem hissetmek, onunla birlikte yalnızlık çekmek daha hakikidir. Galip’in kafasının içi karanlık olduğu için karanlığı yaşarız Kara Kitap’ta, sokaklar karanlık olduğu için değil. Veba Geceleri’nde maalesef ne adada sıkışma, taşralılık, merkezden uzak olma hissi okura geçiyor, ne de veba korkusu.
Böylece, Pamuk’un son dönemlerinde gördüğümüz bir başka davranışa, tuhaf bir aceleciliğe değinmemiz gerekiyor. Veba Geceleri’nde hiçbir karakter derinleşmiyor, çünkü aslında beş yüz sayfalık epey uzun bir roman olmasına rağmen (ki Yapı Kredi Yayınları’nın uzun sayfa tasarımı ve küçük puntoları olmasa kitabın kolaylıkla 600 küsur sayfaya çıkabileceğini söyleyebiliriz) Pamuk hiçbir karaktere uzun bir vakit ayırmıyor. Kolağası Kâmil’in romanda tuttuğu yer toplamda otuz sayfa var mıdır? Kolağası ile Zeynep’in aşkının ada için çok önemli olduğunu söylerken Pamuk, aynı zamanda romanı için de önemli olduğunu ima ediyor, oysa Zeynep’e toplamda beş sayfa yer ayrılmış mıdır romanda? En çok ön plana çıkarılan karakterlerden biri olan Pakize Sultan'la ilgili ise, toplamda bir sürü sayfada bahsedilse bile, aslında çok az şey öğreniyoruz. Sarayda esir hayatı yaşadığı ve Abdülhamit’i sevmemesi, mektup yazdığı haricinde ne söyleyebiliriz Pakize Sultan hakkında? Pamuk bize onun zeki olduğunu gösteriyor birkaç yerde, o kadar. Aynısını Doktor Nuri ile Vali Sami Paşa için de söylemek mümkün. Bu kişilerin karakterleri hakkında söyleyebileceğimiz üç beş sözcükten fazlası yok. Onları anlamak için ne kadar çabalarsam çabalayayım, uzun zaman önce bir arkadaş meclisinde denk gelip bir-iki saat vakit geçirdiğim, çok da konuşkan olmayan birilerini hatırlamaya çalışıyormuşum hissine kapılıyorum.
Bu acelecilik hâli maalesef romanın tümüne yayılmış durumda. Karakterler için söylediklerimi çok büyük bir romancının elinden çıktığı belli olan, az önce küçük çaplı bir listesini yaptığım romanın çatışmaları, merkezleri için de söylemek mümkün. Romanda bahsi geçen milliyetçilik, birey ile devletin menfaat çatışması gibi konular bolca gösteriliyor, ama derinleşmiyor.
Bir romancı gibi yazılan, yaratılan roman, bir tarihçi gibi bitiriliyor. Hiçbir konunun derinine fazla girilmiyor da bu çatışmalar öylece kuru bir üslupla gösterilip geçiliyor. Belki de Mina Mingerli’nin tarihçiliğinin sebebi budur.
Üslup konusu ise, yine romanla ilgili en şaşırtıcı şeylerden biri. Pamuk hem Proustçu üslubu hem de Tolstoycu üslubu dünyada en yetkin kullanan yazarların başında geliyor. Bu iki üslubu birden bu kadar yetkin kullanabilen bir başka yazarın daha olduğunu söylemek de zor. Oysa Veba Geceleri’nde yer yer ortaya çıksa da, alıştığımız bir Pamuk üslubuna şahit olamıyoruz. Görece kuru, ilk kez bu kadar şiirsellikten uzak bu üslubu, Pamuk romancılığında bir tek Kırmızı Saçlı Kadın’ın ikinci yarısında gördüğümüzü söyleyebiliriz, ki Veba Geceleri’nden evvel Kırmızı Saçlı Kadın’ın ikinci yarısının Pamuk romancılığının en zayıf ve güçsüz bölümü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim.
Pamuk’un geçen yıl çıkan fotoğraf kitabı Turuncu için yazdığı önsözün yıllardır satır satır izinde olduğumuz Orhan Pamuk üslubunda olduğunu göz önünde bulundurursak, Veba Geceleri’ndeki üslubun teknik bir tercih olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama niçin böyle bir tercih yapıldığıyla ilgili tahmin yürütmek zor.
Pamuk’un kendi bireysel ve sanatsal hikâyesini bırakıp daha sosyolojik ve felsefi bir tarza büründüğü çok açık. Ama romanın merkezine almaya çalıştığı bütün bu sosyolojik ve felsefi hikâyeler, bireyleri ilgilendirdiği için önemli.
Yine de sadık ve “dikkatli” bir Pamuk okuru olarak, Pamuk, bir sonraki romanının “tutkulu bir ressam” ile ilgili söylediğinde büyük bir heyecana kapıldığımı ve daha şimdiden okumak için sabırsızlandığımı söylemem gerek.