Bir mezarlığın yanından geçerken içimizi saran bir ürperti duyarız veya uykunun en derin yerinde bu dünyadan göçüp gidenler rüyalarımıza girmek ister. Adını anınca musallat olmalarından korkup üç harfliler deriz.
Bunların oluş nedenleri farklı zamanlarda farklı biçimlerde yorumlanmış. Osmanlılar, bazen üç harflinin dinine göre yanıt vermiş, bazen de düzeni bozmayacak önlemler almışlar. Evliya Çelebi’nin anlatılanlarında mezarda dirilenler obur, Cinânî’de cin veya Bîcan’da cadu adıyla Osmanlı tarihinin aca’ib ve garaib yaratıkları olarak sosyal hayatın içinde kendilerine yer bulur.
Marinos Sariyannis, Osmanlı dünya görüşünde bu yaratıkların ne anlama geldiğini, dinî teoloji ile halk inanışlarının kesişimlerini anlatıyor. Devlet aklının, bugün olağanüstü hatta doğaüstü olarak adlandırdığımız sıradan olayları nasıl gördüğünü zengin kaynaklarla ele alıyor. Böylelikle, dönemin üç harflilere ilişkin anlatılarından hareketle Osmanlıların dünya görüşünü anlamımız için farklı perspektifler sunuyor.
Osmanlı İmparatorluğu'nda cinler, tuhaflıkları (aca'ib) ya da mucizeleri açıklamak için de makul bir araçtı. Yazıcıoğlu Ahmet Bican'ın 15. yüzyılın ortalarına ait ünlü Osmanlı kozmografyasında, insanın yaratılmasından sonra cinlerin adalara sürüldüğü, fakat zaman zaman eski yerlerini hatırlayıp geri döndükleri ve ağaçların köklerine ya da suların ve kaynakların yakınına yerleştiği belirtilir. S. 28 Yazar Marinos Sariyanis'in iki makalesini birlestirilmesiyle oluşmuş bir kitap Osmanlı'nın Üç Harflileri. Yazar Bati kültüründe yer alan hortlak, vampir ve hayalet hikayelerinin izini Osmanli İmparatorluğu'nda arıyor. Osmanli toplumunda hayalet ve vampir hikayesi yok denecek kadar az. Katip Çelebi Seyahatnamesi'nde bile cok az bahsedilmis ve gerçekliği tartışılır nitelikte. Zaten seyahatname nesnel anlatımdan genelde uzak oluyor. Osmanli toplumunda metafizik dünyada en onemli öğe cinler, iyi ve kötü ruhlar. Musallat hikayeleri onemli yer kaplıyor. Yine bu konuda kaynak Katip Çelebi Seyahatnamesi ve Ebussuud Efendi'nin Fetvaları. Kitapta cok sevdigim Cemal Kafadar Hocanın makaleleri ve kitapları kaynak gösterilmiş. Buna benzer kitaplar son zamanlarda yazılıyor. Ozgur Hoca'nin da Osmanli da Ruh Çağırma isimli bir çalışması vardi. Okuma planımnda o da var. Bu tarz kitapları cok degerli buluyorum. Mikro tarihcilik acisindan kiymetli çalışmalar. Eskicag tarihcisi olarak kitabi beğendim. Osmanli tarihcisi arkadaşlarim da mutlak okusunlar herkese iyi okumalar
Osmanlı dönemindeki erken ve geç üç harfli bahisleri ve anlayışını batı vampir ve hayalet tanımlarıyla karşılatırmış ve çokça kaynağı bir araya getirmesi bakımından zengin bir kaynakça olarak kabul etmek mümkünse de sonuç olarak Osmanlı kültüründeki üç harfli anlayışının din ve kültür kapsamındaki derinliğinin muğlak olduğunu söylemekle yetiniyor. Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı ve kültürlerin bu sayede daha da kaynaştığı günümüzde büyü, tılsım, vampir, cin gibi kavramları ayırt etme konusunda ise ayrım yapmanın zorluğunu kaynak eksikliği sebebiyle de tekrar doğrulamış oldu.
benzerlik taşıyan birkaç farklı kitabın üzerine okuyunca genel literatüre dair içerik tanıdık geliyor doğal olarak. sariyannis de evliya çelebi, ebussuud efendi fetvaları vb. kaynaklar üzerinden doğa üstü varlıklara ilişkin anlatıları aktarıyor.
sonuç kısmına doğru ilerlerken avrupa ve osmanlı toplumu arasındaki yaklaşım farkları, osmanlı ulemasının yaklaşımı, edebi araç olarak bu hikayelerin kullanım olasılığı üzerine yazılanlar kafa açıcı olabilir hacmi küçük olsa da.
Bence makaleleri birleştirirken metne ekleme yapılabilirmiş. Osmanlı Türkçesi olan satırların tamamı da günümüz Türkçesine çevrilebilirmiş. Eski Türkçeyi okumak gerçekten çok yorucu ve sıkıcı. Metnin akışını da bozuyor.
“Cinlerle ilgili hikâyeler Osmanlı edebiyatında bolca bulunur ve Cinânî'nin de belirttiği üzere, İslam teolojisine aykırı değildir. Gerçekten de Encyclopaedia of Islam'da da belirtildiği üzere, "resmî İslam'da cinlerin varlığı bugün olduğu gibi tamamen kabul edilmiştir ve varlıklarının ima ettiği tüm sonuçlar üzerinde çalışılmıştır." Cinler aslında hem insanlardan hem de meleklerden farklı üçüncü bir varlık kategorisidir ve bazı âlimlere göre Şeytan (İblis) sadece bir cindir. Aslına bakılırsa, Cinânî'nin de tarif ettiği gibi, tuhaflıkları ve mucizeleri açıklamak için cinler makul bir araçtı. Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan'ın 15. yüzyıl ortalarına ait ünlü Osmanlı kozmografyasında, insanın yaratılışından sonra cinlerin adalara sürüldükleri, ancak zaman zaman eski yerlerini hatırlayıp geri döndükleri ve ağaç köklerine ya suların ve kaynakların yakınlarına yerleştikleri belirtilir. Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan'a göre bu yerlere ayazma (kutsal çeşme, Yunanca αγίασμα) denirdi ve çoğu kâfir bunlara inanıp, bazı kaynakların ya da ağaçların ulu olduğunu söylerlerdi.
Dahası, cinlere ve iblislere hükmetme ilmi (azâ'im), Taşköprüzâde veya Katip Çelebi gibi Osmanlı ilim adamları tarafından da kabul edilmiştir. Taşköprüzâde, Allah'ın isimleriyle ve Kur'an-ı Kerim'den okunan ezberlerle yapılan "caiz" (mubâh) büyüler ile muskayla ve tılsımlarla yapılan yasak büyüler arasında bir ayrım yapmıştır. Buna karşılık Taşköprüzâde'ye göre her iki tür büyü de sadece Allah'ın yardımıyla yapılabilirdi, zira cinlerin insanlara boyun eğdirilmesini buyuran da Allah'tı." Katip Çelebi ise büyücülük (sihr) yapmanın mutlak surette yasak olduğunu, fakat onun yollarını bilmenin caiz hatta övgüye değer olduğunu savunmuştur. Örneğin büyü yoluyla sahte bir peygamber ya da bir katil açığa çıkarılabilirdi. Katip Çelebi'ye göre büyücülük yıldızların, minerallerin ve bitkilerin derin bilgisine dayanan doğal bir ilimdi ve insanları büyüye meraklı kılan şey gizliliğiydi. Gerçekten de yakın tarihli çalışmalar, “büyücülüğün" (sihr) erken modern İslam'da oldukça ayıplanan bir faaliyet olduğunu, fakat Katip Çelebi'nin tarif ettiği gibi okültist bilimlerin o dönemin Osmanlı ilminin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu gösterir (öte yandan Ebussuud Efendi bu konuda daha muğlak bir tutum sergilemiştir).10 Bu durum, bazı örneklere rastlansa da Osmanlı tarihinde neden sistematik bir cadı avı görmediğimizi açıklayabilir.”(s. 66)
Kitap, yazarında önsözünde belirttiği üzere iki makalenin birleşmesiyle oluşturulmuş akademik bir eser. Hacmi oldukça küçük yaklaşık yetmiş sayfa kadar. Giriş ve sonuç bölümü hariç altı başlıkta konular özetlenmiş. Osmanlı Devleti’nde, Avrupa benzeri bir cadı avı yaşanmadığı fakat kendine has bir korku hikayeleri kültürü bulunduğunu belirten yazar, bu kültürün köklerini ve kaynaklardaki izlerini sürüyor. Burada Evliya Çelebi ve Ebu Suud Efendi’yi referans gösteriyor. Hayaletler, hortlaklar, cadılar ve vampirlerle ilgili olan edebiyat eserlerinden de söz ediyor. Kitap birkaç hikâyeye kabaca değinse de pek hayalet hortlak hikayesi bulmak mümkün değil. Meraklılarının bir çırpıda okuyacakları, akıcı bir eser.
Osmanlı'da cinleri, şeytanları inceleyen kısa bir eser. Özellikle içine cin kaçan vakaları okumak hoşuma gitti. Osmanlı'nın halkın batıl inançlarıyla savaşmak yerine herkesin inancına uygun bir şekilde bu kötücül yaratıkları yok etmeye yönelmesi de ayrıca dikkate değer bir bilgiydi. Meraklısı için güzel bir kitap. 3.5⭐
80 sayfa civarı kısa bir eser. Çok bilgimin olmadığı bir konu ve sanırım Türk tarihçilerinin de pek fazla üzerine çalışmadığı bir konu. Güzel şeyler öğretti, bir günde bitirilebilen bir kitap zaten. Tavsiye ederim.