Yaşar Kemal, asıl adı Kemal Sadık Gökçeli. Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926’da doğdu. Doğum yılı bazı biyografilerde 1923 olarak geçer.
Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 1940’lı yılların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu; 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. 1943’te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlar’ı yayımladı. Askerliğini yaptıktan sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948’de Kadirli’ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhalcilik yaptı. 1950’de Komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, Kozan cezaevinde yattı. 1951’de salıverildikten sonra İstanbul’a gitti, 1951-63 arasında Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Kemal imzası ile fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bu arada 1952’de ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ı, 1955’te ise bugüne dek kırktan fazla dile çevrilen romanı İnce Memed’i yayımladı. 1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. 1967’de haftalık siyasi dergi Ant’ın kurucuları arasında yer aldı. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988’de kurulan PEN Yazarlar Derneği’nin de ilk başkanı oldu. 1995’te Der Spiegel’deki bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl bu kez Index on Censorhip’teki yazısı nedeniyle 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildiyse de cezası ertelendi.
Şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerini kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal’in yapıtları kırkı aşkın dile çevrilmiştir. Yaşar Kemal, Türkiye’de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra yurtdışında aralarında Uluslararası Cino del Duca ödülü, Légion d’Honneur nişanı Commandeur payesi, Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Premi Internacional Catalunya, Fransa Cumhuriyeti tarafından Légion d’Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nün de bulunduğu yirmiyi aşkın ödül, ikisi yurtdışında beşi Türkiye’de olmak üzere, yedi fahri doktorluk payesi aldı. 28 Şubat 2015 tarihinde vefat etti.
Yaşar Kemal was born as Kemal Sadık Gökçeli in 1926 in the Hemite village of Kadirli, Osmaniye, where his family, originally from the village of Ernis (present-day Ünseli) near Lake Van, had settled after a long period of immigration caused by the Russian occupation during World War I. With his amazing imagination, grasp of the inner depths of the human soul, and lyrical narrative, Yaşar Kemal became one of the leading name not only of Turkish literature, but of world literature as well. Translated into more than forty languages, Yaşar Kemal is the recipient of many awards in Turkey and more than twenty international awards including Prix mondial Cino del Duca, Commandeur de la Légion d'Honneur de France, Commandeur des Arts et des Lettres of the French Ministry of Culture, Grand Officier de la Légion d'Honneur de France, Premi Internacional Cataluña, Peace Prize of the German Book Trade, as well as seven honorary doctorates—five in Turkey and two abroad. The last award Kemal received was the Bjørnson Prize given by the Norwegian Academy of Literature and Freedom of Expression (Bjørnson Academy) on November 9, 2. Yaşar Kemal died in İstanbul on February 28, 2015.
“Dağın Öte Yüzü” üçlemesinin son kitabı. Köylüler arkalarında birkaç tümsek bırakarak Çukur’dan köye dönerler. Bu kitabı daha doğrusu Yaşar Kemal’i, Şükrü Erbaş’ın sözleriyle anlatmak istiyorum: “Yoksul insanların, mazlum insanların, gölgesiz insanların; gündelik hayat içerisinde ancak bir can sıkıntısı olarak hayatımıza değen insanların yenik hayatlarından nasıl bir destan çıkabileceğini dünyaya öğreten bir söz tanrısıyla, bir yazı büyücüsüyle, hayatımızın kocaman bir yankısıyla karşı karşıyayız. Ağzımızdan çıkan her söz birden mucizeye dönüyor. Bu mucize taşlara kanat takıyor, sesimize boncuklar diziyor, göklerin kanatlarını kalbimize çözüyor.”
** Dağın Öte Yüzü üçlemesinin 3. ve son kitabı olan Ölmez Otu'nda, önceki seneye göre çok verimli pamuk tarlalarına düşen köylülerin başından geçen olaylar anlatılıyor. Gırtlağa kadar olan borcun derdi tasası bitmek üzeredir, haliyle çaresizlikten kendi elleriyle yarattıkları sonra da sığındıkları ermiş limanını yine kendi elleriyle yıkmak üzeredirler.
** Türk edebiyatında ender görülen güçlü bir anlatım ve tasvir var. Kuşuyla, ağacıyla, toprağıyla, suyuyla, bitkisiyle bütün bir coğrafya ve kiniyle, acısıyla, utancıyla, gururuyla, sevinci ve öfkesiyle insan portreleri en ince ayrıntısına kadar işlenmiş kitapta. İyi okumalar...
Eylülün birinde başladığım 'Dağın Öte Yüzü' serisini bugün tamamladım. Eylül ayı Yaşar Kemal ayı oldu bir nevi. Bulunduğum yere başka bir kitabını getirmeyi akıl etmiş olsaydım tüm eylülü kendisi ile kapatabilirdim. Ne yazık ki üçleme yazmış. Keşke beş'leme olarak yazsaydı... En çok ilk kitap olan Ortadirek etkiledi beni. Zorluklarla başa çıkmak üzerine okuduğum en etkileyici metindi. Meryemce'nin akla hayâle sığmayacak inadını, Uzunca Ali'nin insanüstü çabasını, çocukların, Elif'in, saflık ve iyiliğini işlemesi sayesinde bu karakterlere dokunacak kadar yakın etmiş okurları Yaşar Kemal. Hemen herkes belirli bir çocuksulukta ve inattan da öte bir dikbaşlılıkta, çabuk fikir değiştirmede. Anadolu insanını gerçekten çok az tanıyorum. (İstanbul'da yaşadığım için daha iyi tanıyor olmalıydım oysa) Ruh halleri gerçekten bu denli değişkense buradan çıkacak pek çok sonuç var. Gerçi artık Türkiye için gerçek anlamda köylülükten söz edebilir miyiz farklı coğrafyalarda dahi, o da bir tartışma konusu. Toprakla yaşamak, sürekli kendinden başka güçlere bağlı olmak ve bunun sonucunda mecburen kaderci olmak ne demek aklıma kazındı. Gerçi artık tropik iklime girdiğimiz için eskiden sıkı bir yağmur, çiftçi için ne idiyse belki yakında şehirli için de o olacak. Nasıl ki tarlada yağışa bağlı olarak ürün bir saat içinde kayboluyorsa altyapısı bozuk ve berbat şehirlerde de evler, arabalar bu şekilde buharlaşacak. Anadolu insanının çıkış noktasını düşünecek olursak (varış noktası nasılsa İstanbul'dur) bu yeni iklim koşulları da ülkemizdeki kaderci anlayışa yeni bir can verecek gibi görünüyor. Genetik olarak bir şeyleri iyi yönde değiştirmeye niyetli olup olmadığı tartışma götürür ne de olsa. Kitabı baz alırsak hiç kimse insanımızı tembellikle suçlayamaz elbette. Tüm kötü koşullara rağmen 'koşullar çerçevesinde' verilebilecek en iyi savaşı veriyor karakterler. Ali'nin çıktığı meşhur yokuşu düşündükçe bile insan yoruluyor. Çabaya diyecek yok, iş sistem ve koşulları değiştirmeye gelince yeterli direnci oluşturamayan bir köylü kitlesi var kitapta. Kitapta mı? Köylü mü? Bir önceki cümleden şu iki kelimeyi kaldırırsak da anlam bozulmuyor galiba. İkinci kitap, hikâyenin efsaneye en çok yaklaştığı kitaptı. Nasıl evliyâ olunur, nasıl evliyâ yapılır, evliyâdan nasıl vazgeçilir? Kitap sizi, bir iki tutam inanç, biraz da uydurma ile kendi evliyânızı siz de evinizde yapabilirsiniz inancına sürüklese de bu işi boşvermekte hayır var. Seri, o kadar farklı konuyu ve temayı (aşk, doğa tasviri, umutsuzluk, mutluluk, yalnızlık vb.) muhteşem bir biçimde aktarmış ki herhalde Yaşar Kemal olmak böyle bir şey diyorsunuz. Köylülün köylü, kurnazın kurnaz gibi konuşması ve olağanüstü kelime dağarcığı da apayrı bir güzellik. Ama o üçüncü kitapta belirsiz bırakılan malum konu yüzünden (Meryemce'nin hâl ve gidişâtı) öte âlemde Yaşar Kemal'e bir iki sorum olacak. Ölmez Otu ismine ve kitaptaki ipuçlarına dayanarak ben de umudunu koruyan çoğunluktayım.
Yasar Kemal (1923) is net als Orhan Pamuk een zéér druk gelezen hedendaags Turks schrijver. Orhan Pamuk moet het vooral hebben van een Turks intellectueel publiek omdat hij heel dikwijls problemen van filosofische en etische aard aansnijdt die zo typisch Turks zijn dat lectuur errond enkel voor Turken of Turkofielen toegankelijk is. Ook Yasar Kemal brengt de echte Turkse volksaard, dikwijls gelinkt met politiek naar boven. Hij doet dat wel op een eenvoudigere, wat volkse manier. Een beetje Louis Paul Boon, een snuifje Lode Zielens, en heel veel Cyriel Buysse zo kan je hem het best naar Vlaamse normen typeren. Hij noemt zich een Turk van Koerdische oorsprong. Zijn sympathie voor de Koerden en politieke gevangenen gekoppeld aan kritiek op het Turks beleid ten opzichte van de Koerden leverde hem heel wat gevangenisstraf op. Hij is een held voor de linkse Turken die hem als een serieus kandidaat voor de Nobelprijs literatuur zien. Zijn werk staat dan ook voor vele Turken in binnen en buitenland symbool voor de strijd tegen het Turkse gezag dat nog steeds de mensenrechten met de voeten treedt. Een mooi voorbeeld daarvan is Mehmet mijn havik. Met veel pathos brengt de auteur in dat boek een Turkse Robin Hood tot leven, die een reuzeheld is maar toch een mens van vlees en bloed blijft. Hij put uit de rijke Turkse orale literatuur en steekt die in een universeel kleedje. Wat zijn Anatolische trilogie betreft, die de romans De wind uit de vlakte, Aarde ijzer, hemel koper en onsterfelijk gras omvat is dat net eender alhoewel de symboliek hier misschien iets minder aanspreekt. Deze trilogie stamt reeds uit de jaren zestig en was razend populair bij studenten en arbeiders in de jaren zeventig voor de militaire staatsgreep omdat hij een regelrechte aanklacht vormt tegen zogenaamde democratische partijen die mensen arm en dom willen houden. Ook de personages zijn echt Turks en ingebed in de Ottomaanse cultuur en traditie. Deze trilogie had evenzeer door Nâzim Hikmet kunnen geschreven zijn die als een regelrechte vijand van de staat beschouwd werd. Voor de Turken zelf moeten deze boeken zéér sterk politiek geladen zijn. Niet-Turken gaan deze trilogie beschouwen als een stukje Turkije dat voor hen onbekend is en dat je hoogstens terugvindt in de films van Yilmaz Güney en waarin je ook nog een stukje folklore over de katoenpluk in aangeboden krijgt. Helaas zijn die boeken een beetje op de achtergrond gekomen doordat ze situaties beschrijven die waarschijnlijk uit de auteur zijn jeugd stammen. De hedendaagse Turkse jeugd bekijkt dit werk zo ongeveer als de Vlaamse jeugd Het gezin van Paemel bekijkt. Strijdbare literatuur maar niet echt meer van deze tijd waarin moslimextremisme zeker in Turkije meer zorgen baart. Het is dan ook jammer dat er bij een eerste Nederlandse vertaling geen inleiding van de vertaler of een deskundige gevoegd is die het werk in zijn juiste context plaatste. Je kan Onsterfelijk gras uit 1968 niet zo maar klakkeloos op de lezer loslaten zeker niet in een tijdperk waarin in België én Nederland heel wat aversie tegen Turkse mensen bestaat. Toch blijft de Anatolische trilogie tot het beste behoren wat Yasar Kemal ooit schreef. In het eerste deel De wind uit de vlakte worden we reeds geconfronteerd met de katoenpluk in het dal van Çukorowa. Wanneer de wind uit het dal van Çukorowa de eerste roldistels door het dorpje Yalak in het Taurusgebergte jaagt is het voor de bewoners tijd om hun hele hebben en houden in te pakken om af te dalen naar de katoenplantages in de vlakte. De opbrengst van de katoen die daar geplukt wordt vormt immers hun hele inkomen. De meeste inwoners hebben schulden moeten maken om het jaar door te komen en na de katoenpluk kunnen die afgelost worden. Elk jaar brengt de oude Halil de eerste roldistel die voor zijn deur ligt meteen naar Sefer de muhtar,het dorpshoofd belast met bestuurlijke en administratieve taken, ten teken dat men kan vertrekken. Het wordt een heel moeilijke tocht omdat verschillende belangrijke dorpsfiguren zoals Halil en Meryemce té oud worden om de tocht te voet ondernemen en het enige paard dat zij bij zich hebben is te oud en te ziek om beide oudjes te vervoeren en geeft onderweg zelfs de geest . Lange Ali draagt onderweg zijn moeder regelmatig op zijn rug omdat zij de uitputting nabij is. Maar op de duur raakt hij er zelf afgemat en ziek van. Oude Halil, Meryemce en haar zoon Lange Ali en Sefer de Mutah zijn van meet af aan sleutelfiguren in deze trilogie. De wind uit de vlakte eindigt op het moment dat de bewoners moeizaam Çurakowa hebben bereikt en daar geconfronteerd worden met de schrale katoenvelden. Aarde ijzer, hemel koper confronteert ons met de gevolgen van de mislukte katoenoogst voor Yalak. De dorpbewoners worden geconfronteerd met de woede van de schuldeiser Adil Efendi en met de dictatuur van Sefer de mutah. Memet Tasbasoglu is de enige die zich tegen Sefer durft verzetten. Voor hij wordt weggevoerd uit het dorp vraagt hij de dorpelingen Sefer niet te doden maar vraagt hen om hem sociaal te isoleren door geen stom woord meer tegen hem te spreken. Vermits de dorpelingen Memet omwille van zijn verzet als een heilige en een profeet beschouwen zal zulks ook geschieden. In het afsluitende boek Onsterfelijk gras dat in 2002 in vertaling verscheen maakt het dorp zich opnieuw op voor de katoenpluk. Lange Ali blijft met zijn vrouw Elif en hun kinderen achter omdat zijn moeder Meryemce de tocht lichamelijk niet meer aankan. De Turkse traditie wil nu eenmaal niet dat je ouderen aan hun lot overlaat. Maar met tradities kan je geen gezin onderhouden. Wanneer de dorpsgenoten vertrokken zijn zorgt Ali ervoor dat zijn moeder voldoende mondvoorraad voor enkele maanden heeft en vertrekt met zijn gezin naar Çurakowa. Want wanneer hij de katoenpluk zou overslaan zou dit een catastrofe voor zijn hele gezin, zijn moeder incluis, betekenen. Wanneer hij bij de katoenplukkers aankomt verdenken ze hem ervan dat hij zijn moeder vermoord heeft. Hoe hij de dingen ook probeert uit te leggen niemand gelooft hem uitgezonderd de oude Halil. Ali wordt het voorwerp van hun pesterijen en ze slaan en schoppen hem half kreupel. Oude Halil is zijn toeverlaat in deze moeilijke tijden. Ze hebben een geweldig vruchtbaar katoenveld kunnen bemachtigen en ze weten dat ze met deze oogst hun schulden zullen kunnen afbetalen. Lange Ali plukt heel snel om toch maar zo spoedig mogelijk bij zijn moeder te kunnen terugkeren De werklust van Ali doet de hetze van de dorpelingen nog meer tegen hem oplaaien. Het is ontzettend heet op de velden van Çurakowa. De dorpelingen spreken niet meer tegen mutah Sefer zoals Tasbasoglu hun heilige en profeet hen gevraagd heeft. De mutah is ziedend en zint op wraak. Hij is een geboren intrigant en probeert hen voortdurend tegen mekaar op te zetten. Zo belooft hij Ömer een bruid en een bruiloft wanneer hij de moeder van Lange Ali gaat vermoorden want dan zullen de dorpelingen hem radicaal afstraffen. Eveneens probeert hij de macht van Tasbasoglu af te zwakken door hem te bespotten en hem te verwijten dat hij neen ‘gewetenloze heilige’ is die zijn volk laat creperen maar het wel de gelofte afgewongen heeft om niet meer tegen zijn broodheer te praten. Langzaam maar zeker begint deze tactiek te werken. Ook al praten ze niet met de mutah zijn ophitsing slaat wel aan. De jonge Memidik die een goede minnaar blijkt te zijn kan zijn geliefde Zeliha niet tot de zijne maken zolang hij Sefer niet vermoord heeft. Sefer heeft hem geslagen tot hij bloed plaste en hem daardoor als man vernederd heeft.Ondertussen brengt hij een gehuwde vrouw die normaal gesproken maar één keer met een minnaar seks wil zodanig in verrukking met zijn minnekozen dat ze minstens één keer per dag seks met hem wil hebben. Ook doodt hij een man waarvan hij denkt dat het Sefer is maar het is Sefer niet. Hij weet met het lijk geen blijf.Uiteindelijk dumpt hij het in een waterput. Op een mum van tijd cirkelen er massa’s haviken rond de put en Memidik staat doodsangsten uit om ontdekt te worden. Niettegenstaande deze doodsangsten gaan zijn seksuele activiteiten onverdroten verder, taant zijn liefde voor de maagdelijke Zeliha niet en blijft de haat tegen Sefer in hem smeulen. Op een dag komt Tasbasoglu terug, uitgemergeld en uitgeput. De vuilbekkerij van Sefer heeft goed gewerkt want hij krijgt niet de ontvangst die hij verwacht had, integendeel. Onsterfelijk gras is een zeer waardige afsluiter van deze schitterende Anatolische trilogie die meteen ook een probaat middel is om de othaasting de propageren. Want ook al is Yasar Kemal een strijdbaar schrijver ook heeft hij een fotografisch oog voor de poëzie voor de natuur. Tijdens het lezen krijg je meteen zin om alles in de steek te laten en dagenlang in de prachtige maar ook woeste natuur van Anatolië te gaan rondzwerven. Natuurlijk kan je de drie delen ook los van mekaar lezen maar het is toch aan te raden om alles te lezen. Dan pas ervaar je echt hoe mooi de auteur zijn personages getypeerd heeft en hoe knap hij ze laat evolueren. Alleen al door deze trilogie zou ik Yasar Kemal een vooraanstaande plaats onder de groten van de wereldliteratuur willen toekennen.
Dağın Öte Yüzü üçlemesinde ana bir karakter olmayışı, köyün başından geçenlerin, yaşadıklarının asıl eksene oturtulup, her bir karakterin başından gecenlerin ayrı ayri anlatılmasi ayri bir hosuma gitti. 3. Kitapta diger iki kitaptan farkli olarak her bölüm başında bir paragraflik bir giris kismi var ki bence olaylari hem birbirine çok iyi baglamis hem de okuyucuya oncesini hatirlatmakta cok iyi bir is cikarmis. Saygıyla ve rahmetle
I readily confess that I've only read this, the third volume of a 3 part series. So, of course, I might have missed a lot of the nuances I could have picked up if I'd read things in order. However, it is the author's responsibility to make each book understandable in itself, not dependent on prior volumes. But don't anticipate my comments---I am not going to say that this novel is incomprehensible. THE UNDYING GRASS is a part of Yashar Kemal's giant body of work and in it we see many of the same elements at work: sympathetic treatment of Turkey's working people, depiction of feudal injustice, the tragic results of ignorance, man's struggle with nature, and the natural world of the Chukurova, that semi-legendary (as presented in Kemal's work) area in southern Anatolia where most of his stories take place. The time, as usual, is a little vague. In the background are American jet planes taking off from Incirlik airbase, Mercedes Benz', mention of Red China and even Fidel Castro---so it has to be the 1960s--- but nothing whatsoever of the modern world penetrates the lives of our characters, who seem stuck in the early Ataturk era. What I will say is that every author has a bad day, maybe makes an unfortunate collection of choices. Perhaps this novel represents one of those times. It is too long, it is too slow. I felt that having developed these characters over two previous novels, Kemal did not want to drop them, but did not know what to do with them. Their thoughts, feelings, and actions are repeated over and over. Memedik wants to kill the Muhtar, but how many shadows does he fear, how many slashes of his willow knife in the air do we see ? Old Meryemdje survives in the village by herself, wishing for company, plotting to catch a rooster while Omer the orphan has been sent to kill her for reasons the reader of this third volume cannot readily understand. Long Ali regrets leaving his mother back in the mountain village---he regrets and regrets and regrets, but does nothing. Tashbash, the martyr-saint, very Christ-like, it seemed to me, goes up and down in villagers' estimation like a yo-yo. Points are not only made, they are hammered home. Everything is drawn out; steel green flies gather countless times, the saint is beaten and then revered and then beaten again, clouds of mosquitoes plague the cotton-picking villagers in the endless plain again and again, eagles (hope or fate or the possibility of redemption) soar overhead in almost every chapter. No, I'm sorry. Kemal has written some excellent novels and I've reviewed them too. This one should have been cut by a lot. It isn't one of his best.
Serinin son kitabı da bitti. Yaşar kemal kalitesi, kitaplarının lezzeti elbette belli, fakat okuyacak kişiye tavsiyem; üç kitabı peşpeşe okumak yerine araya bir-iki farklı kitap koyarak okumalarıdır. Çünkü peşpeşe okuyunca sıkılabiliyorsunuz. Son kitap çok zor aktı bende. Bilemiyorum tercih size kalmış tabi. Sırada ince memed, okuyacağım mutlaka.
"Ölmez Otu", adının da çağrıştıracağı üzere ölüm ve yaşam üzerine, akıcı, maceralı ve içinde bol bol da "köylü erotizmi" olan bir roman. Bazı bölümlerde düş, gerçek ve neredeyse "saykadelik" sekanslar iç içe geçiyor. "Dağın Öte Yüzü" üçlemesine yaraşır bir tempo ve yoğunluğa sahip.
Kesinlikle okunmalı. Bence ayrı romanlar olarak değil, peş peşe ve sindire sindire okunmalı.
Dağın Öte Yüzü serisinin son kitabı. Her kitabı yılda bir kere okumama rağmen, olay örgüsü ve atmosfer o kadar güçlü ki kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz.
Çukurova’nın pamuk tarlalarına, insanlarına ve tüm fıkaralığına bizi götürüyor Yaşar Kemal. Olaylar karşısında köylülerin dönüşleri, hayallenmeleri gerçekten ilginçti. Bazen nedeni olmayan bir kızgınlık birini öldürmeye yeterdi. İnceliklerle örülmüş bir kitap.
Üçlemenin son kitabında çoğu olayın sonuca kavuşuyor. Tabiki de fantastik bir son beklemek doğru olmazdı. Verdiği gerçekçi yaşantıya paralel olarak, sanki kitap bitmedi de biz Yalak köylüleri ile içine bulunduğumuz muhabbeti kesmiş bulunuyoruz. Onlar hala orada kendi sefaletiyle, sevinciyle, üzüntüsüyle hâlâ yaşamlarını sürdürüyorlar hissini veriyor.
Yaşar Kemal acımasız hayatın içinde insan ve toplumların davranışı Anadolu örneğinde muhteşem bir dille anlatır.
Cahil ve aç topluluklar farklı olanı çekemez, barındırmaz, ya tapar ya da öldürür. Dardayken kendi yarattığı efsaneye tutunan köylü, bolluğa erişince kendi eliyle eziyet ederken öldürür efsanesini. Boylesi toplumlar zalimde olsa ancak bir çobanla güdülür.
Diğer iki kitabın yanında sonuncusunu biraz sönük buldum. Memidik'in kararsızlıkları benim için biraz sıkıcı olan bölümlerdi. Serinin tamamı için 5 yıldız veriyorum.
Dağın Öte Yüzü üçlemesinin sonu... Destanların, mitlerin ortaya çıkışına dair coşkun bir anlatım. Yaşadığım deneyimi tarif edemiyorum. Yaşar Kemal, can özümüz... ❤
Yaşar Kemal'ın Dağı Öte Yüzü üçlemesi ilk kitaptan son kitaba doğru giderek daha fazla destansı ögelere ger veren ve gerçekçiliğini kaybeden bir roman. Özellikle son romanda ilk iki kitaptan aldığım tadı alamadım.İlk kitapta adeta okuru bıktıracak kadar Meryemce'yi anlatan yazar bu kitabın kurgusunun tamamnı Taşbaş'ı bile geçerek Memidik üzerine kuruyor.Memidik hakkında anlatılanlardan ne kadarı gerçek ne kadarı Memidik'in hayal ürünü misal? Şevket Bey gerçek biri mi mesela? Şevket Bey’i aramaya gelen üsteğmen, jandarmalar, hasır şapkalı adamlar ve atlılar Memidik’in inandığı hayaller miydi acaba? Kimse bana katılmayabilir ama ben karakterlerin hayal ürünlerinin italik yazıyla belirtilmesi gerektiğine inananlardanım. Bolca şehvet, cinayet, destansı ögelerin neresi -Fethi Naci'nin dediği gibi- köylüye roman malzemesi değil de insan olarak bakmak ben anlamadım. Mesela giderek muhafazakarlaşan bir toplumda, ilk fırsatta Halk Parti'yi deviren bir toplumda dini ve resmi nikah olmadan Zeliha ve Memidik'in sevişmesi onlara roman malzemesi olarak yaklaşmak mıdır yoksa insan olarak mı? Peki ballandıra ballandıra anlatılan Deli Bekir'in avradı? Dahası üçlemenin sonunda bir çok noktada zihnimde soru işaretleri kaldı. Ömer Meryemce'yi öldürdü mü? Zeliha Memidik'i bekledi mi? Kır İsmail'in kızının Durmuş ile evlenmesi kimin umrundaydı sanki. Romanda üç dert kez bahsi geçen İncirlik Hava Üssünden kalkan uçaklar ile ilgili kafar karıştırıcı noktayı da şöyle netleştirelim.
Ölmez Otu’nda Memidik, 1940 doğumlu olduğunu ve askerliğini istihkâm olarak yaptığını söyler. Bu durumda dizinin zaman açısından bazı aksaklıklar taşıdığı anlaşılır. Çünkü Dağın Öte Yüzü dizisinde yaşanan olay zamanı kesintisiz ve toplam olarak bir, bir buçuk yıldır. 1940 doğumlu ve askerliğini yapmış bir kişinin yaşı yirmiyi aşkın olacağına göre olay zamanı 1960’ı geçmiş olur ki, bu durum üç cilt boyunca vurgulanan, olayların Demokrat Parti iktidarı döneminde yaşanmış olmasıyla çelişir. Romanda yer yer İncirlik Hava Üssü’nden kalkan jetlerden söz edildiğine göre dizideki sosyal zaman, bu üslerin kurulduğu 1954 ile Demokrat Parti iktidarının yıkıldığı 1960 yılları arasında kalan dönemdir.(Ramazan Çiftlikçi)
To be honest I wasn't a very big fan of this book. The author had written another book called Memed my hawk , which I thought was absolutely incredible but this one I have to be honest, even though the characters were fairly interesting and vividly described, I thought it was a bit boring. I'm not sure if I know fully what happened but essentially it's about a eastern Turkish village which for a certain time of the year has to go down into the valleys to pick cotton so that it could sell to one of the Turkish landlords who would demand cotton as a form of rent I think. There were various characters and lots of fighting amongst them so it all got very political and there was 1 old lady who's left back in the village to fend for herself. Honestly that's pretty much all I remember from the book and even though the writing was fairly engaging I just thought the storyline really lacked a punch . Anyway here are a few of my best bits:
Now and then a big bright winged greenfly whizzed by slashing through the sunlight like a long flash of lightning.
I have a great respect for these old stray Eagles, those exalted creatures that choose death in the skies, that feel their death approaching and soar off to meet it in the high Infinity of the heavens. Only when they are dead do they drop back to earth. What a way to die. Like a daedalus in the Sky.
Serinin son kitabi "ölmez otu". Bu kitapta artik Adil'e sarar diye dusunuyodum ama Adil'den gene haber yik. Bu sefer butun koy Cukurova'ya iniyorlar. Ve cilginlar gibi pamuk topluyorlar. Muhtar Sefer allahindan bulmus. Tasbasoglu' nun ahi tutmus. Kimse ama kimse onunla konusmuyor. Bizim Uzun Ali ise anasini koyde birakip ailecek inmis Cukur'a. Zavalli Meryemce kadini yapa yalniz birakmislar koyde. Yaninda bir deli Vurgun Ahmet'ten baska kimseler yok. Tasbas ise birgun cika geliyor Cukur'a. Koylunun evkiya Tasbas'i. ancak gel gor ki cahil koylu cok beklenmedik bir surpriz hazirlamis Tasbas'a. Yasar Kemal bize cahil Turk halkini tum ciplakligiyla anlatiyor.
- Serinin son kitabında Yaşar Kemal anlatımda ki duygusal yoğunluğa benim için ayrı bir seviyeye çıkardı. Somut birer yumruk gibi duyguları her seferinde ruhumda hissettim. Hiç görmediğim Çukurova'nın göklerinde süzülen kartallar ve onların sonsuz özgürlüğünün pamuk tarlaları ile birleşmiş betimlemeleri ile koca bir coğrafya gözümde canlandı.
-İnsan varlığının gerçek manada anlamaya çabalamak için Yaşar Kemal'ın bu eseri bence önemli bir kilometre taşı olmalı. Bazen yorsada seri genel itibarı ile okunması icap eden bir eser olmuş.
Serinin son kitabında esaslı bir konuya parmak basar Yaşar Kemal: neden inanırız? Zorda kaldığımızda yardım dilenmek, müşkülümüze çare bulmak için mi? İnancı sorgular Ölmez Otu, adaleti sorgular, gücü sorgular. Ve her Yaşar Kemal kitabında olduğu gibi Anadolu'yu hem çok sevip hem de sıtkın sıyrılarak kapatırsın son sayfayı.
Yaşar Kemal okumak her zaman bir Anadolu efsanesi okumak gibidir. Zaman kavramının ötesindedir. Romandaki kahramanlar 1000 yıl önce mi yaşamış bugün mü anlamazsınız. Homeros ve Marquez gibi anıt niteliğinde kitaplar üretmiştir. Her satırı Anadolu kokar.
The final book in a wonderful trilogy. The best of the three. The lush writing evokes the landscape and intense weather, both becoming living characters in the novel. Folk-tale like with sharp contrasts between peasant life and the modern.
Yaşar Kemal’in romanı (1968) • Bölümlerden birinin başındaki bir cümlede yazar, romanın başhca kahramanlannı sayar; "Mutlu olmayan üç kişi: Sefer, Memidik, Uzunca Ali." Bunlar, yazın Çukurova’ya ağa tarlalarına pamuk toplamaya inen bütün bir Yalak köyü halkından sadece üçüdür.
Yazar, Ortadirek ve Yer Demir Gök Bakır isimli iki romanıyla bu Ölmez Otu’nu "hem birbirinden bağımsız üç ayrı kitap, hem de bir arada okunabilecek bir bütün" olarak gösterir.