Mina Urgan Bir Dinozorun Anıları'nı yazarken kitabının bu kadar çok okunacağını hiç beklemiyor, "Benim gibi bir kocakarının hayatını kim merak eder ki..." diyordu.
Ama öyle olmadı. Yüzbinlerce kişi bu ufak tefek, beyaz saçlı, sigara içen, cesur, komünist ve ateist olduğunu televizyon ekranlarında söyleyen İngiliz Edebiyatı profesörünün anılarını okudu ve kendiyle alay etmeyi bilen bu zeki kadını çok sevdi.
Çünkü o, Türkiye aydınının sıcak ve zeki dilidir. Samimi bir düşünce sahibinin, aykırı da olsa, tüm kesimler tarafından kucaklanacağının kanıtıdır.
Türkiye şimdi de onun yeni kitabı 'Bir Dinozorun Gezileri' ile yeryüzünde keyifli ve uygar bir yolculuk yapacak. 'Dinozorca' yani az parayla, tadını çıkarmayı ve insanları tanımayı hedefleyerek yapılmış bu gezileri gülümseyerek okuyacak, okurken düşünecek, yeryüzünü ve kendini tanıyıp öğrenecek, sevecek.
Mîna Urgan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden emekli oldu. Thomas Malory, Henry Fielding, Balzac, Aldous Huxley, Graham Greene, William Golding, John Galsworthy ve Shakespeare’den çeviriler yaptı. Elizabeth Çağı Tiyatrosunda Soytarılar, Sir Thomas More ve Ütopya, Shakespeare üstüne iki ciltlik bir inceleme, Shakespeare ve Hamlet (1984) ile beş ciltlik İngiliz Edebiyatı Tarihi (1986-93) yanında, Virginia Woolf (YKY, 1995) ve D.H. Lawrence (YKY, 1997) incelemeleri yayımlandı. Bir Dinozorun Anıları’ndan (1998) sonra yazdığı Bir Dinozorun Gezileri de Yapı Kredi Yayınları arasından çıktı (1999). Ülkemizde “İngiliz edebiyatının duayeni” olan Prof. Dr. Mîna Urgan, 15 Haziran 2000’de 85 yaşında İstanbul’da öldü.
yine mîna hanım, yine ateşle seyreden bir sevgi nöbeti.
bu kadar dolu dolu ve aydın görüşlü kadınların bu ülkede yaşamış, yaratmış ve anlatmış olması çok büyük nimet. bir dinozorun anıları'na kıyasla bu kez anlattığı mesele gezi olunca ister istemez fikrim olan bazı yerler de oldu. tabi ki mîna hanım 90'ların sonlarında bile "eskiden şöyleydi, artık öyle değil böyle" diyince insan bir buruluyor, biz bu kadar bayıldığımız, sevdiğimiz, etkilendiğimiz şehirlerde, ülkelerde kim bilir nelerden mahrum kalıyoruz diye; ama her devir de kendi güzelliğiyle geliyor, buna da inanırım bir yandan.
2. sefer gittiğim ve vazgeçmenin çok da koymayacağı ve yırtık sol ayak yan bağı gibi çok geçerli bir mazeretim olan paris gezim için doktordan "gidersem kalıcı sakatlık olmaz değil mi" diye ağlamaklı gözlerle izin alıp, "taksiyle gez, çok yürüme" diyen doktora inat, varis çorabıyla günde yirmişer bin adım atarak gezdiğim için mesela, mîna urgan'a katılmamak elde değil: bu şehir yürünerek gezilir evet. ya da madrid'de sırf prado müzesinin hakkını vermek için en az bir hafta kalınmalı evet. roma nasıl muhteşem, ayrılırken trende ağladığım için ben de çok iyi bilirim; mîna hanımın ben gezmeden otuz sene öncesi için bile eskisi gibi değil demesinin çok da bir önemi yok, hala muhteşem. tabi bodrum gibi, ülke içinde değişmekten ziyade dejenere olmuş yerler ayrı, ama n'apalım. gördüğümüz kadarı yanımıza kâr kalıyor.
canım bilhassa san francisco, moskova, nemrut, ve meksika çekti; bir çözüm bulmamız lazım buradan ilgililerine sesleniyorum ahahskjhdf.
bu arada aynı bir dinozorun anıları için söylediğim gibi, bu kitapta da ciddi anlamda katılmadığım bazı görüşler, bazı tespitleri var mîna urgan'ın ama başka bir türkiye'yi yaşamış, başka bir zamanda var olmuş ve çoktan ölmüş bir kadınla bunun kavgasını vermek de bana abes geliyor. sosyoekonomik anlamda bu kadar avantajlı yerden gelip de kültürel tarafı dışında bunu kullanmadan, ekonomik bağımsızlığıyla var olmuş aydın bir türk kadını olmasıyla ilgileniyorum.
iyi ki yaşamış ve iyi ki bize bunları anlatmış. ruhu şad olsun. öz ninem gibi seviyorum.
bu arada, ışıl yücesoy, senin de hakkın ödenmez. iddia ediyorum, sesli formatı basılı formatından güzel kitaplar diye bir liste çıkarsak, en üstte bu kitap olurdu. gerek seslendirmenin kusursuzluğu -ki ışıl hanımın benim iltifatıma ihtiyacı yok- gerekse metin-seslendiren uyumunun fezada olmasıyla rakipsiz bir sesli kitap deneyimiydi.
sesli kitap olarak okudum, bir gezi kitabını dinleme fikri hoşuma gittiğinden. başlangıçta keyifli bir ilerleyişi vardı kitabın ama yazarın kafasındaki gerçeklikle yaşadığı gerçekliğin uyuşmazlığı tat kaçırıcı olmaya başladı bir süre sonra. ağzında gümüş kaşıkla doğmuş biri olduğunu kabul etmesini, ailesinin arka planına bakılınca o kötüleyip durduğu burjuva sınıfın hiç de dışında olmadığını idrak etmesini ve bununla ilgili bir özeleştiri yapabilmesini bekledim ama mina urgan ısrarla "solcu ve fakir olduğum için" tiratlarını sürdürdü. fransa'da, italya'da, amerika'da gezdiği yerleri, bodrum'daki evini, mavi yolculuklarını, yiyip içtiklerini iştahla anlattıktan sonra günah çıkarır gibi hep bir "şunda da gözüm kaldı ama fakir olduğum için alamadım" cümlesi serpmiş, "yemedik maalesef" dedim oralarda hep. :d kendinde başkalarının yaşantısını bu düzeyde yargılama hakkı bulması ve bunu hep solcu bir öğretmen olmasıyla açıklaması çok rahatsız ediciydi. ayrıca bir solcu için fazlaca halk düşmanı buldum özellikle orada kendisi gibi evi olmayan turistlerin bodrum'a gezmeye gelmelerinden, eğlenmelerinden duyduğu rahatsızlığı anlatışında. ara ara kendini gösteren arap antipatisi, arap kadınları dışında bir kadının bir kadına laf ettiğini hiç görmediğini söylediği hâlde başörtülü türk kadınlara "sıkmabaş" demekten hiç çekinmemesi, gürültüyü, toplu alanları işgal eden "darbukalı" müzikleri kınayıp kendisinin uçakta içtiği sigaraları şevkle anlatması. öff, anlattıkça anlatasım var nasıl kurulmuşsam. :d kısacası çok samimiyetsiz ve rahatsız edici buldum mina urgan'ı. iki yıldız, o tarihlerde nasıl göründüğünü merak ettiğim bazı şehirleri, ülkeleri çok güzel betimlemesine ve ışıl yücesoy'un güzel seslendirmesine.
Anılarını da gezilerini de ayrı ayrı bayılarak okudum. Hayatını bu kadar dürüst açması da ayrıca beni çok sevindirdi. Ablamın gitmediği yer kalmamış maşallah azıcık kıskandım da. Tatil kafamız aynıymış, bir yerde br haftadan az kalmak bana da tatil gibi gelmiyor nedense. New york'u o da çok beğenmiş o yüzden benden ekstra bir puan aldı. Bazı yerlerde saçma milliyetçilik hadiseleri dışında keyifle okudum. Telefon elimde okudum genelde çünkü bahsettiği yerleri aratıp, baktım internetten hakkında bilgi edindim. Çoğu yeri de listeme ekledim.
Okuduğum ikinci Mina Urgan kitabı, ilki gibi keyifliydi. Kendine has anlatım üslubuyla ilk hissedeceğiniz duygu samimiyet ki bu pek çok yazarın okuruna veremediği bir duygu. Hele gezi yazılarını okuru sıkmadan, sohbet edermişcesine kaleme alabilmek benim açımdan bu kitabı değerli kılıyor.
Tek sıkıldığım bazı satırlarda okurun gözüne sokulan solculuk ve komunizm vurgusu oldu.
Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları kitabını yazarken bu kadar talep görmeyeceğini tahmin ederek yazarlık serüvenini sürdürmeyeceğini düşünürken kendisini ikinci kitabını yazarken bulmuş. Bu kitapta yaşadığı ve gezip gördüğü yerleri kendisinin gözünden değişimini görüyoruz. Neredeyse gittiği yerlere bir daha gitmiş ve aradaki değişimi görmek mümkün.
Küçük Mutluluklar ile kitap başlıyor ve yazar gördüğü, gezdiği hafızasında kalan anekdotları anlatarak devam ediyor. Denize olan tutkusundan neredeyse kitap boyunca bahsediyor. Hangi ülkede, hangi şehirde olursa olsun mutlaka içerisinde bir yüzme tutkusu varmış. Bodrum’un eski ve yeni haline eleştirisel bir dil ile değiniyor. Eski Bodrum’u anlatırken hayalimde canlandırdığım zaman ne kadar haklı olduğunu düşündüm bu eleştirisi ile. Eşleri ve dostlarıyla çıktığı mavi yolculuk anıları hayli keyifli idi. Bunun yanında Anadolu, Paris, İngiltere, İtalya, Fransa, New York ve San Francisco anılarından da bahsetmiş. Anladığım kadarı ile en çok San Francisco’dan etkilenmiş. Neler yemiş, nerelerde kalmış, nerelerde gezinmiş diye okurken aslında kitap belli bir süre sonra seyahat haritası oluyor.
Bir Dinozorun Anıları kitabından keyif alanlar bu kitaptan da keyif alacaktır.
Eser, Mina Urgan'ın yaşamı boyunca dünya üzerinde bulunduğu çeşitli lokasyonlar hakkındaki gözlemlerinden, aslında bize kendi hayatını ve hayat anlayışını açtığı samimi bir itirafnameden oluşuyor.
Öncelikle, kitaba başlarken Urgan'ın ilk bahsettiği şey olan ve anılarının da ana fikrini meydana getiren 'hayatı küçük mutluluklarda bulma' ve 'minimal yaşama' gibi vurguları kulağa hoş gelse de, kendisinin Türkiye'nin en eğitimli ve farkındalığı en yüksek sosyo-kültürel çevresinde doğup büyüdüğü ve bunun avantajını da doğal olarak kullandığı gerçeğini göz ardı etmemek gerekiyor. Nitekim kitapta yakınları-dostları olarak bahsettiği kimselerin tamamının, Türk entelijansiyası tarihindeki alanlarında en önemli, en tanınmış isimler olduğunu görüyoruz. Hele bir de Cumhuriyetin ilk yıllarında toplumun geri kalanının sosyo-ekonomik durumu göz önünde bulundurursak lanetler ettiği sınıfsal ayrımın aslında kendisinin en büyük şansı olduğunu görüyoruz. Yine de kalite, farkındalık, hayattan zevk alabilme gibi şeylerin salt toplumsal sınıfa bağlı olmadığına, bunların aynı zamanda bir bakış açısı ve yönelim de gerektirdiğine inandığımdan Mina Urgan'ın kendini sınıfının konforuna, bayağı zevklerine kaptırmayışının ve bunlarla mütemadiyen çatışmasının zor olan ve takdiri hakeden bir şey olduğunu düşünüyorum.
Öte yandan Urgan karşılaştığı olayları sıklıkla kendi 'solculuk' değerlerine göre tartıyor, bazen de dini-kültürel giyim tarzlarına sinirlenip bu tepkisini 'aydınlanmanın önce görünüşteki değişimle başladığı' gibi bir görüşle meşrulaştırıyor. Ama bu tarz sekanslar sadece onun da eleştirdiği kişiler gibi ideolojisine bir nevi dinsel adanmışlıkla bağlı olduğunu gösteriyor. Buna rağmen, eser boyunca kendi saf hayat anlayışıyla, öğretilerini takip etmesi gerektiğini düşündüğü şeyin çatışması o denli hissediliyor ki, sanki aslında öteden beri kendine telkin ettiği öğretilerin içine sıkışmış çok sevecen ve hayat dolu bir insanı okuyoruz. Yani Mina Urgan'ın anlatımındaki tüm samimiyet ve doğallık karşısında bu gibi şeyler önemini yitiriyor.
İlaveten, gezip gördükleri arasında faşizm dönemi İtalya'sı, soğuk savaş dönemi Sovyet Rusya'sı gibi yerler bulunması ve 20. yüzyıl'ın bugünü şekillendiren neredeyse her önemli olayına şahit olduğunu ispatlayan anıları zaman zaman sürreal bir etki yaratırken, bunları 80 küsür yaşında şahane bir Türkçe'nin yanında ve mükemmel bir hafızayla aktarması da ayrıca hayranlık uyandırıyor.
Kısaca, özellikle kendi kazanımı olan hayat felsefesine, üslubuna, her daim genç bir ruh taşımasına imrendiğim, çok da güzel bir sonsözle okuruna veda eden Mina Urgan'ın keyifli, öğretici ve çok değerli bir eser bıraktığını düşünüyorum.
Yine çok keyif alarak okuduğum Mina Urgan kitabı oldu. Seyahatleri hakkında çok güzel detaylar vermiş. Rusya izlenimlerini çok beğendim. Ayrıca Avrupa şehirleri hakkında anlattıkları da çok güzeldi. Dönemsel değerlendirme yapabilmek içinde okuyabilirsiniz.
Karantina günlerimin unutulmaz anısı Mina Urgan oldu. 23 Nisan 2020 karantinasını Bir Dinozorun Anıları'yla geçirirken, 1 Mayıs 2020 karantinasına da Bir Dinozorun Gezileri eşlik etti.
Açıkçası gezileri, beni anıları kadar etkilemedi. Sanıyorum bunun en büyük kısmı anılarında tarihe tanıklık ederken, geziler genelde kişinin şahsına münhasır olmasından. Yani o sokaklarda onunla yürümediğiniz, o yemekleri yemediğiniz, o maceralarını yaşamadığınız sürece Mina Urgan gibi hissetmeniz mümkün değil.
Benim en fazla hoşuma giden kısmı ise ideolojik olarak gezi ve konaklama konusunda Mina Urgan ile benzerliğimiz oldu. Üniversiteye kadar yalnızca tek bir yabancı ülkeyi ziyaret etmiştim. Ancak üniversitede okurken Asmalımescit'te çalıştığım bardan kazandığım parayla 21 yaşında Sirkeci'den bir trene atlayıp, 21 günde 5 ülke 23 şehir gezmiştim. O yolculuk bana kendim ve çevrem hakkında çok şey öğretti. Bugün yataklara düşeceğim şekilde iki kez hasta oldum, ikisini de ayakta atlattım. Cebimdeki para ya yemek yemeye, ya da akşam bir yerde konaklamaya yettiği için çoğunlukla tek öğünle dolaştım veya sokaklarda yattım. Her türlü sıkıntıya karşı kendi çözümümü üretme konusunda inanılmaz şeyler öğretti.
O zamanlar üniversitedeki arkadaşlarım ne kadar şanslısın, ne çok yer gördün gibi yakarışlarda bulunurdu. Bense anlamazdım. Tek istediğim yeni yerler görmek ve bu maceraya atılacak cesarete sahip olmaktı. Sonra bu yeni yerler görme tutkusu öyle kanıma işledi ki 30 yaşıma gelmeden 30 ülkeyi bitirmiştim bile.
Ne mutlu ki o ilk Interrail macerasından beri maceralarımı yazıyorum. Şimdilerde bu yolculuk hikayelerini (seyahatnamelerimi) geliştirerek yazılarla, fotoğraflarla, haritalarla, fişlerle, broşürlerle zenginleştiriyor ve oğluma bırakmak üzere hepsini saklıyorum.
Siz de karantinada eve kapanmışken Bodrum'dan Anadolu'ya, Amerika'dan Fransa'ya, İtalya'dan Meksika'ya Mina Urgan'a katılmak isterseniz Bir Dinozorun Gezilerine takılabilirsiniz.
yine çok severek okuduğum bir kitap oldu, mîna urgan’ın kalemi öyle sıcak öyle öğretici ki insan kitabı elinden bırakamıyor. yazdığı sonsöze de içim gitti, yine de tebessüm ettirdi. iyi ki varmış, iyi ki tüm bunları yazmış ve ben de karşılaşmışım.
Mina Urgan'ın sivri ve eğlenceli diliyle gezdiği şehirleri dönemlerinin kültürel değerleri, sosyal ve siyasi koşulları ile anlattığı güzel mi güzel romanı.
Bir Dinozorun Anılarından sonra Gezilerini daha az sevdim. Kitabın Türkiye kısmını ne kadar sevdiysem dünyadan bahsettiği kısmı o kadar az sevdim. İngiltere dışında genelde çok üstünkörü buldum hatta. Diğer yandan da bu kitapta iyiden iyiye ön yargılı, aşırı dogmatik bir şekilde karşı düşünene karşı, sırf karşılaştığı bir genç erkek kafasına fes takıyor, bir kız başını kendi tercihiyle örtüyor (kızı sıkma baş diye çağırıyor) diye tokatlamak isteyen fazlasıyla hoşgörüsüz bir Mina Urgan'la karşılaştım. Fakat aynı Mina Urgan başka ülkelerin en absürt hallerine bile aşırı hoşgörülüydü. Kendi ülkemdeki bir aydının bu şekilde "deyim yerindeyse" örümcek kafalı olması beni üzdü. Artık bu dünyadan göçüp gitmek isteyerek bitirmiş kitabını ve bir kaç yıl içerisinde de vefat etmiş. Işıklar içerisinde uyusun..
Bir Dinozorun Gezileri'ni, Bir Dinozorun Anıları'na kıyasla daha çok sevdim diyebilirim. Mîna Urgan'ın oburluğu, deneyimleri, seyahat aşkı çok keyifli bir okuma deneyimi yarattı.
Yazar zengin daha doğrusu belli anlamda bir meritokrasinin üyesi olmanın rahatsızlığından o kadar muzadaripki her iki paragrafta bir diplomat kardeşinden, Mısır asili akrabalarından, Sorbonne da okuyan mebus kızı çocukluk arkadaşından, yalıda oturan arkadaşlarından vs bahsedip dünya kentlerini gezip -1930larda, 40 larda ve 70 lerde-, mavi yolculuklara başından beri katılıp, Bodrumun en merkezi yerinde en başından ev alıp dekore edip, sonra da diğer paragrafta günah çıkartır gibi "aslında parasız, zengin sevmez bir solcuyum, beni de içeri alacaklardı ama olmadı işte" diye yazması bir süre sonra sinir bozucu oluyor. "Bir Dinozorun Anıları" çıktığında çok popüler olmuştu. O kitabı okuyunca da insanların bu kitapta ne bulduklarını anlamamıştım. Ama sesimi çıkarıp kendi fikrimi savunacak cesaretim yoktu. Gençtim her halde benim entellektüel biirikimim yetersiz o yüzden anlayamadım demiştim. Geçenlerde raflarımı karıştırıken bu kitap elime geçti. Yeniden hızlıca göz attım ve eleştirilerimin hiç değişmediğini fark ettim. Mina Urgan aydın, ilerici bir kişilikmiş. Ama ilk kitapta aydın çevresi magazini, bu kitapta da nedense günah çıkarma seansı sıkıcılığı onu okuyucuya yanlış tanıtmış diye düşündüm.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Mina Urgan'ın anılarını yazdığı ilk kitap sonrası bir de gezi anılarını kaleme aldığını öğrenmek benim gibi seyahatlerinde edebiyat izleri takip etmeyi seven birinin elbette çok hoşuna gitmişti.. Aynı ilk kitap gibi, bu tatlı ve haylaz kadının anılarını sanki anneannem yalnızca bana anlatıyormuş gibi keyifle ve büyük bir ilgiyle okudum.. Kucağında battaniyesiyle zaman zaman saçımı da okşadığını hissederek hem de... Dilerim altını çizdiğim satırları, ileride yapacağım seyahatlerde ben de deneyimleyecek ve kendisini de mutlulukla anacağım...
Her şeyden önce "aileden zengin şanslı azınlık" bir Burjuva ailesine mensup Mina Urgan. Yani "ağzında gümüş kaşıkla doğmuş". Bu zenginliği kendisine sık sık yurtdışını ve yurtiçini gezip, çok okuyup, entelektüel geniş bir çevre edinip, kültürel açıdan da zengin, imrenilecek bir hayat yaşamış. Kitapta her sayfada bunu hissediyorsunuz.
Aslında Türkiye' de ve Dünya'daki gezdiği yerleri, gördüklerini, yaşadıklarını anlatıyor. Kitapta ilk olarak mavi tur anıları, yemek oburluğu, Anadolu, Avrupa, Sovyet Rusya, Meksika ve ABD anılarını kaleme almış. Çok gezmiş, çok yer görmüş, bir çok farklı insanla tanışmış, gözlemlemiş. Bunların hepsine değiniyor. Avrupa'nın bir çok yerinden, Paris yaşamından, İtalya mimarisi ve sanatına, Anadolu Arkeolojisinden, Sovyetler Birliğindeki yaşama, New-york, San Fransisco, Los Angeles 'ın büyüleyici dünyasından Meksika'ya bir çok anı var.
Bence kitabın en keyifli yerleri başlarda anlattığı mavi tur anıları. Ege-Akdeniz kıyılarını gezdiği ünlü entelektüeller, gezdiği sahil beldeleri, yediği yemekler, içkiler, teknede yaşadıkları, birbirinden güzel ve keyifli anılar.... Sanki karşılıklı sohbet ediyormuşsunuz gibi, gerçekten çok keyifli idi.
Kitabın başında küçük mutluluklar yaratabilmekten bahsediyor Mina Urgan. "Çok paranızın olması şart değil" diyor. "Beş duyunuzun çalışması, yaşamı hissedebilmeniz mutlu olmanız için yeterli" diyor. Elbette çok haklı. İnsan mutlu olmayı beklemeyip, kaderini kabullenmeli, yaşama güzel bir pencereden bakabilmeli bence de. Bu bilincindeki değişimle olur. Olumsuzluklara mı odaklanırsın? Yoksa yaşadığın badirelerin geçip gittiğine ve yaşamın devam ettiğine mi? Önemli olanın yaşamın devam ettiğine odaklanmak olduğuna inanırım. Mina Urgan evet çok zeki bir kadın, ancak zengin bir aileye doğması, ailesinin ona sunduğu olanaklarla yaşamını bu kadar keyifli bir hale getirdiği şüphesiz.
Henüz "Bir Dinozorun Anıları" nı okumadım. Ancak çok merak ediyorum, en kısa zamanda onu da okuyacağım.
Hem çok keyif alacağınız, hem yaşam görüşünüze mutlaka bir şeyler katacak biraz asi ve çok farklı, standardların dışında bir kafa Mina Urgan. Okumanızı tavsiye ederim.
Mina Urgan, elinden sigarası düşmeyen, aklında ne ise dilinde o olan, cesur, toplumun normlarından korkmayan, döneminde her şey tuhaf karşılandığı halde hiç çekinmeden "Ben ateistim!" diye haykıran bir kadın.
İşte böyle bir ruhun gittiği yerleri, misafir olduğu mekanları ve orada yaşadıklarını anlattığını düşünün.
İnsan gülümsüyor, kahkaha atıyor, tuhaf karşılıyor hatta bazı şeyleri. Güzel, güzel, hoşuma gitti bu.
Gezi kitaplarını hep severim de, "Amaan kimse okumayacak zaten." denilerek yazılan bu kadar 'içten' bir kitap okumadım. Sanırsınız rakı sofrasında size kendi hayatından bir kesit sunuyor.
Ayrıca belirtmek isterim ki, Mina Urgan'ın gözlerm gücü çok yüksek. Gittiği yerlerde gördüklerini betimleme şekli hala aklımdadır..
Artık bi yere yolcuysam bu kitapta anlatılmış mı bi bakar öyle giderim. Mina Urgan’ın üslubu yer yer fazlaca kibirli olsa da, bir yerlerdeki önemli tanıdıklarından, çocukluk arkadaşlarından ve solcu olduğuna dair ısrarlı vurgularından bıktırsa da bazen çok içten, hayattan keyif alan bir insanmış. Değişik bir macera oldu.
Ah Mîna, canim Mîna! Seyahatin heyecaninin sadece 20li yaslarda degil, yetmislerinde de yapilabilecegini gosterdigin icin tesekkurler! Kucuk mutluluklarin pesinde kosmayi hatirlattigin icin tesekkurler! Bana cok sevdigim sehirlerin 50 yil oncesindeki hallerini tarif ettigin icin tesekkur ederim! Nurlar icinde uyu! Keske o dunyalarin hikayelerini de bize aktarabilsen!
Mina Urgan'ı okumak benim için harika bir deneyimdi. Urgan'ın seyahat ettiği yerler ve oradan anlattığı ayrıntılar fazlasıyla merak uyandırıcıydı. O kadar güzel anlatmış ki, kitabı okurken sanki yanımda oturuyor da bana anlatıyor gibi hissettim. Gezilere, biraz düne - bugüne merakınız varsa mutlaka okumanızı öneririm.
Öncelikle Mina Urgan’ı kişilik ve insan olarak sevdiğimi söyleyerek başlamak istiyorum. Fakat ne yazık ki Bir Dinazorun Anıları’ndan aldığım keyfi bu kitaptan alamadım. Yine de okuması oldukça keyifli bir gezi/anı kitabı oldu benim için.
Adından da anlaşılacağı üzere Mina Urgan bu kitabında yurt içinde ve yurt dışında gezdiği yerleri, yaşadığı öznel deneyimlerini anlatmış. Hem ülkemizi hem de yabancı ülkeleri onun gezdiği yıllarda, gördüğü şekliyle okumak keyifliydi. Özellikle Ege kıyılarındaki gezilerini ve Mavi Yolculuk’taki anılarını anlattığında kendisine epey bir imrendim. Tekne gezilerinden oldukça keyif alan ve doğaya aşık bir insan olan beni içine çekti bu anılar. Kendimi teknede kurulan rakı sofralarındaymış gibi hissettim, öyle de gerçekçi bir anlatımı var Mina Urgan’ın.
Avrupa gezilerindeki anıları da pek hoştu; İrlan’da Dublin’den bahsederken oralarda bulunmak istedim, Proust’tan tanıdığım Paris’in sokaklarını bir de Mina Urgan’ın anlatımından yüz yıl sonrasından dinlemek farklıydı. Şehirler nasıl da evrimleşiyorlar… Kim bilir ben gittiğimde neler deneyimleneceğim diye düşünmeden edemedim.
Son bölümlerde Amerika’dan, New York’tan, San Francisco’dan ve Los Angeles’tan bahsettiğinde ise kendim 2017’de Amerika’ya yaptığım geziyle karşılaştırmadan duramadım. Meğersem Los Angeles’tan hiç hoşlanmayan sadece ben değilmişim, Mina Urgan’ın da orayı beğenmediğini okumak beni rahatlattı. San Fransisco’yu anlatırken ise kendi anılarım gözümün önüne geldi ve bu kısımlarda pek keyifli hissettim. New York City konusunda ise düşüncelerimiz ayrılsa da onun perspektifinden okumak keyifliydi. He bir de Meksika anıları vardı ki insanın uçağa atlayıp Pasfik’i geçesi geliyor.
Sadece kitabı okurken şunları düşünmeden edemedim; Mina Urgan’ın özellikle Ege’yi anlattığı kısımlardaki o yerler artık yok. Mina Hanım 90’larda bile Bodrum’un yerelliğinin yok edilmesinden, kalabalıklığından ve kapitalistleşmesinden yakınmış, şu anki halini görse kahrolur heralde. Kitabı okurken Mina’nın anlattığı yerlere gitmek istiyorsanız fakat artık o yerler yok; hepsi zamanla o kadar değişti ki aynı yerler olmayacak siz de biliyorsunuz.
Bir de ufak bir eleştirim var, bazı anlatılan yerler çok havada kalmış. Yani tabiki de resmi bir gezi kitabı olmadığı için çok ayrıntılı bilgiler beklemiyordum ama bazı yerlerden sadece tek cümleyle bahsetmesi bana da sürpriz oldu.
Kitabın sonundaki resimler ise çok tatlıydı. Nostalji havası vermişler ve kitabı kapattıktan sonra duygulanmama sebep oldu. Allah hepimize böyle dolu dolu bir ömür nasip etsin.
Mina Hanım mezun olduğum bölümün duayeni kabul edilir ona bu anlamda büyük saygı duyuyorum. Gezileri, anıları, yaşanmışlıkları Türkiye tarihi açısında bir kaç farklı dönemi görmüş olması onda tarifsiz bir bilgi birikimi oluşturmuş. Aristokrat sayılabilecek bir ailede doğmuş olması, Osmanlı dönemi zorlu şartlarına rağmen İtalya’da aylarca balayı yapmış bir anne babanın çocuğu olmasını da düşünürsek ciddi anlamda halktan farklı bir hayat sürdüğü öngörülebilir. Hayata kolaylıklarla başlamış olmasını avantaja çevirip dönemin önemli şahsiyetleri ile yakın ilişkiler kurmuş tabiri caizse yer yer fil dişi kulelerden halkı izlemiş yer yer onlara karışmış ama çoğu zaman puzzle tam oturmamış. Halet hanımla gittikleri bir köyde bembeyaz bir mendil diye bahsettiği şeyin bir yufka ekmeği olduğunu anlaması epey vakit almış. Zannediyorum bazı bölümleri mübalağalı cümleler ile anlatma yolunu tercih etti zira bir yufkayı mendil zannetmek pek olası değil. Diğer yandan hayatta aykırı,şımarık ve yer yer züppe olmayı tercih etmekle aslında kendine de bir yer arayışında olduğunu zannediyorum. Siyasi görüşünde bile aslında içinden çıktığı topluma ters bir duruş içimdeydi. Oysa çocuklarıyla bile kendi dadısının ilgilenmesi ayrıcalığı bilmem o dönemde kaç insanda vardı. Maddi olanaksızlıkları muhakkak vardı ancak bu Mina hanımın toplumun şanslı azınlığından olduğu gerçeğini değiştiremiyordu. O dönemler çok farklıydı zannediyorum zengin ailelerden gelmiş olmanın kariyer açısından katkıları olsa bile şahsi çabaların ön plana çıktığı akademik başarının yadsınamaz gerçek olduğu da aşikardı. Bu konuda çalışkanlığı ve çok kitap okuması bölümüne dair donanımlı olması elbette onu Mina Urgan yapan özellikleriydi. Tatlı hızla biten bir kitaptı.
Mîna hanım ağzında gümüş kaşıkla doğanlardan. İmrenilecek, hatta kıskanılacak bir sosyal çevrede büyümüş kaldı ki kendisi tek tük olmakla beraber bunu inkar etmiyor. Sık sık profesör maaşıyla geçindiğini belirtmesine rağmen ailesinin ve doğuştan sahip olduğu imtiyazların ona sağladığı avantajlardan yalnızca tek cümleyle bahsediyor. Bu işin sınıfsal tarafı.
Doğu blok ülkelerine 79’da gittiğini, genç kızların fuhuşa, genç erkeklerin serbest piyasa ekonomisine savrulduğunu sivri diliyle eleştiriyor, komünist rejimin sağladığı eğitimi övüyor, kentleri kendince betimliyor. Bol bol Sovyet devlet övgüsü, toplum eleştirisi. Hayatında yalnızca on günlüğüne 79’da gittiği komünist rejimde, insanların ne koşullarda, nelerden vazgeçerek oralarda yaşamlarını sürdürebildiğini zerrece sorgulamıyor. Kabataslak izlenimini aktarıp Amerika seyahatnamesine geçiyor.
Hemen her medeni insan gibi Amerika ‘ya ve ülkede varolan özgürlük havasına yönelik hayranlığını gizleyemiyor, yine de komünist imanından şüpheye düşmüyor.
Önüne gelene küçük burjuva diye hakaret eden hanımefendi kendi küçük burjuvalığına nadiren bir cümleyle hatırlatıyor fakat ekseriyetle unutmayı tercih ediyor.
Cumhuriyetin ilk ve ikinci kuşak aydınında sıkça görülen davranış kalıbına sıkı sıkıya bürünüp yalnızca içinde olduğu toplumun Özal sonrası vaziyetini yargılıyor, -haklı olarak- kendini adadığını iddia ettiği ideoloji bağlamında dahi özgün bir çözüm önerisi bile sunmuyor. Elbette bir seyahatnamede böyle bir zorunluluğu olmamakla beraber hem keskin hem acımasız yargılama dişlisinden geçirdiği insan hikayelerinin derininde yatan sebepleri maalesef yeterince irdeleyemiyor. Anılar’da da dikkat çekiciydi ancak geziler’de büsbütün görebilmek mümkün.
Mina Urgan‘ın bir dinazorun anıları kitabını çok beğenerek okumuştum dilini çok beğeniyorum. ideolojisini ve felsefesini özümsemesem de anlatış biçimine hayranım.
Bu sayede onunda Paris‘i sevipParis’lilerden nefret ettiğini öğrendim. İngiliz dili edebiyatı Profesör olmasına rağmen Fransa’da okuduğunu İngiltere’ye gitmekten hep imtina ettiğini ama kırkından sonra ilk kez gittiğinde de aslında İngiltere’ye özellikle Londra’ya nasıl aşık olduğunu dinledim. 35imde ben şu an acaba gitmek için çok mu geç kaldım diye düşünüyorum.
Sovyet rejime zamanı Rusya’nın nasıl olduğu kültürün nasıl olduğuna dair hikayelerini dinlemek anılarını dinlemek gerçekten keyifliydi. Aynı şekilde Meksika’da
Yalnız bazı şeylerin üzerine tekrar tekrar çok durduğu için artık irite oldum. Evet Amerika capital Amerika faşist Amerika tü kötü kaka , Mina en komünist en sosyalist en anti emperyalist. Amerika onu diller döküp de çağırmasaydı kesinlikle Amerika’ya gitmezdi. Amerikan anılarında Amerika’dan çok bu durumu dinledik.
Bir de Bodrum ve mavi tur hatıraları var. Evet bodrum çok bozuldu evet Bodrum‘un yeni gelen göt çok evet İstanbullular tarafından keşfedildi evet artık Bodrum’un tadı yok. Okurken CHP kadın kolları başkanlarından biriyle konuşuyormuş gibi hissettim. Aynı dert başka dönem. Bir de mavi turun en hakikisini Mina hanım yaptı. Bizim yaptıklarımız beş para etmez. Müzik dinleyerek darbuka alınarak yapılan mavi tur mavi tura hakarettir.
Hiç şüphesiz Mina ve o dönemde yaşayan dostları benim için çok önemli insanlar. Anlattıkları çok akıcı ve tarihe ışık tutuyor. Yalnizbazen çok didaktik ve lüzumsuz ayarlayıcı. Tek doğru kendisi gibi davrandığı zamanlar hayrete düşüyorum. Mesela gittiği farklı ülkelerde kapalı mekanlarda uygulanan sigara yasağını yobazlık olarak degerlendiriyor. Kötü davranışları başkaları sergileyince onları yozlukla tanımlayıp kendini ayarını bildigi ve ölçülü olduğu için üstün görüyor. Komünist Rusya'ya gidip batı müziği dinleyenleri hainlik ve bayağılıkla suclayabiliyor malesef. Bu durum hep olmuyor. Anilariin huzur folu bir ahengi var, sevgi dolu, meraklı, hoşgörülü... Ama bazen nevri dönüyor sanki. O anlarda kitabı bırakıp yırtıp atmayı düşünüyorum. Neyse efendim, yine de okunmalı
Anılarından aldığım zevki alamadım maalesef :/ Tam 1 ay sürmüş okumam. 100 sayfasını da son 2 günde okudum artık bu kitap bitsin diye. Bir de kapağı da hoşuma gitmedi, çok kibirli geliyor bana bu poz