Etimolojinin güzelliği yalnızca kelimelerle ilgili olmasında değil, insanlığın, kültürlerin ve hatta dinlerin hikayelerine dair ipuçları verebilmesinde yatıyor. Yalnızca birkaç kelimenin etimolojisini takip etmeye başlayarak ilginç bir sosyolojik ve tarihsel hikayenin ortasında kalabilir insan. Türkçe'nin etimolojisi de yaşadığımız toplumun tarihteki yolculuğunu izlemenin en güzel yollarından biri bu yüzden. Hocanın da belirttiği gibi, Türkçe (dil devrimiyle katline teşebbüs edilmesine rağmen) gerçekten de özel bir yolculuğa sahip bir dil. Atlantik'ten Pasifik'e uzanan bir alandaki birçok dilden unsuru içinde barındıran bir başka dil var mıdır dünyada? Türkçe'yi diğer dillerden ayıran en önemli kısım yalnızca fazlaca sayıda dilden etkilenmiş olması değil aslında. Çok farklı kültürel gruplardan diller tarafından etkilenmiş olması. Şüphesiz ki Türkçe'nin yolculuğu diller tarihinde farklı bir yere sahip.
Orta Asya'dan başlayan yolculuğun ilk tanıştığı diller (parantez içlerine bu dillerden aldığımız, Türkçe'de önemli yerler kaplayan kelimelerden koymaya çalıştım) Moğolca (ülke), Çince (tepsi) oluyor. Aynı zamanda İrani dillerle kelime alışverişi de İpek Yolu ticaretinin önemli bir halkı olan Soğd'lar (kadın) üzerinden gerçekleşiyor. Daha sonraki yüzyıllarda Oğuz Türklerinin İrana hakim olmasıyla, sanatta, edebiyatta ve bürokraside üst kültür olarak benimsenen Farsça'dan (gül) fazlaca kelime alınıyor. Yine aynı dönemde başlayan ve Osmanlı döneminde zirveye ulaşan bir şekilde Arapça'dan (mükemmel) alınan kelimelerle saray dili artık sıradan kişilere tanınmaz hale geliyor ve Osmanlı Türkçesi dediğimiz dil (?) oluşuyor. Aynı dönemde köylü halkın konuştukları anlaşılabilirken sarayda üretilmiş yazılı eserlerin yalnızca günümüz Türkçesine hakim biri tarafından 1 cümlesinin bile tam olarak anlaşılmasının mümkünatı yok.
Ancak Osmanlıca'nın en hoşuma giden yanlarından biri ise yalnızca Arapça ve Farsça sözlüklerin alınmasından ibaret bir dil olmayışı. Osmanlıca bu dillerin kendisinde var olmayan ancak dil kurallarına uyan yeni kelimeler de üretebilmiş. Örnek olarak Arapça'da kullanılmayan mihrak kelimesi, 19. yüzyılda fizik terimi olan "focus" kelimesine karşılık üretilmişti. Günümüz Türkçesinin bilimsel terimlere karşı çaresizliğini yaşayan bizlere bu bilgi çok şaşırtıcı gelmeli. 150 sene önce Türkçe'nin dışarıdan gelen bilimsel terminolojiye karşı c'leri k yaparak "fokus" kelimesini üretmekten başka çareleri de varmış.
Konusu açılmışken, Türkçe'nin en fazla terminoloji aldığı dilse Fransızca (bütçe) olmuş. Amerikan (gaslighting) etkisiyle lingua franca İngilizce (boykot) olan döneme kadar Avrupa'dan aldığımız kelimelerin çok büyük çoğunluğunu Fransızcaları üzerinden almışız. O yüzden komişşın değil de, Fransızca telaffuzlu komisyon diyoruz. Avrupa dilleriyle tek etkileşimimiz Fransızca değil. Hatta (Yunancayı Avrupa dili saymadan) ilki İtalyanca diyalektleri dersek yanlış olmaz sanırım. Venediklilerle (laçka) kurduğumuz ticari ilişkiler sebepli gemicilikte ve yemek isimlerinde birçok kelime almışız. Uzun bir dönem boyunca büyük müttefik olmamıza rağmen Almanca'nın (gestapo) etkisi çok şükür ki kısıtlı kalmış ve fazlaca kelime almamışız. Diğer Avrupa dillerinden de aldığımız kelimeler de var (Sırpça (kral), Rusça (semaver)) ancak her şeyi say say biteceği yok belli ki devam edelim.
Türkçe'ye büyük bir katkıda bulunan bir başka dilse Yunanca (zargana) olmuş. Türkler Anadolu'ya gelişleriyle birlikte denizcilikte, balıkçılıkta, mutfakta, bürokraside Yunanlar tarafından yeni terimlerle tanıştırılmışlar. Yunanca'nın dile etkisi 2 farklı şekilde gerçekleşmiş. İlki yerli Rumlardan alınan kelimelerken, 2. tür ise Fransızca üzerinden aldığımız Yunanca kelimeler. Yanisi o ki, alınan yabancı bir kelimenin kökü hangi dildeyse, o kelimenin ait olduğu dilden doğrudan etkileşim sonucuyla alındığı anlamına gelmez. Buna en ilginç örneklerden biri pijama kelimesi olabilir. pāycāme, Farsça'da ayak giysisi anlamına geliyor (pa: ayak, paça kelimesinin kökü. came: giysi, çamaşır kelimesinin kökü), yani bol paçalı pantolon veya şalvar anlamında. Türkçe'deki pijama kelimesi Farsça'daki pāycāmeden geliyor, ancak kelimenin aldığı yol çok şaşırtıcı. Kelime öncelikle Farsça'dan Hindistan Müslümanlarının dili olan Urdu diline geçiyor, ardından da kolonyal İngilizceye sıçrıyor. Pyjama kelimesi daha sonra Fransızca'ya, ardından da Türkçe'ye geçiyor. Bir nevi dünya turu atmış bir kelime. Türkçe’nin tarihinden yeterince konuştuk, peki etimolojiyi incelemek başka nasıl yararlar sağlar?
Belirli dönemlerde kültürler arası etkileşimin hangi yönde olduğunun en net göstergelerinden biri dile geçen kelimelerdir. Şu anda nasıl ki Amerikanca kelimeler kullanmadan konuşamıyorsak, o dönemde de Türkçe'ye giren Farsça, Arapça ve Fransızca kelimeler kültürel etkileşimin ne yönde olduğunu çok net bir şekilde gösteriyor. Aynı şekilde Türkçe'den Arapça ve Fransızca'ya hiçbir kelime geçmediği gibi, Balkan dillerine ise Türkçe'den fazlasıyla kelime geçmiş. Anadolu'da tanışılan bir başka halk olan Ermeniceden (cağ) ise Türkçe’ye büyük miktarda bir kelime geçişi olmadığını görüyoruz. Aynı şekilde Kürtçe'den (tırsmak) de geçen kelime sayısı oldukça az. Bu geçişin olmayışı bize basit bir sonucu çıkarmamız olanağını tanıyor. Anlayabiliyoruz ki Ermeni ve Kürt kültürlerinden Türk kültürüne tanıtılan yeni ve fazla sayıda eşya, yaşam tarzı, duygu ve düşünce veyahut bürokratik sistem olmamış. Aslında bu kısım bu kadar basit değil, halklar arasındaki statü ilişkilerinin rolünün daha büyük olduğunu iddia edebiliriz. Bu kısım daha derin olduğu için bu kadarı yetsin şimdilik.
Bir başka faydası, etimoloji; kültürlerin ve halkların aslında birbirine ne kadar yakın olduğunu görmemizi sağlar. İnsanlık mirasının artık birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe geçmiş olduğunu, kültürelerin tek başına değil aksine başka kültürlerle iç içe girerek oluştuğunu ve geliştiğini gösterir. Dilde sadeleştirme adı altında kültür erozyonu çabalarının ne kadar beyhude ve hatta insanlığa düşman hareketler olduğu gösterir çünkü insanlık, galiplerin hasbelkader çizdiği ne fiziki ne de kültürel sınırlara sığar.
Fal bakmamıza yarar. Türkiye'nin 12 cumhurbaşkanının toplamda 15 ismi var, 15'i de Arapça. Mustafa Kemal'den Recep Tayyip'e kadar Arapça dışında bir isme sahip olan bir kişi bile yok. Herhalde derin devletin belirlediği Cumhurbaşkanı olmanın şartlarından biri.
Hep dile kelime girecek hali yok ya? Milliyetçi ideolojiler temel alınarak dillerin “sadeleştirme” veya “öze dönme” süreçlerine girmesi de yaşanan şeyler. Bunların en net örnekleri Balkan dillerinin ulus devletleşme süreçlerinde yaşadıklarıdır. Türkçe ideolojik sebepler sonucu dil devrimiyle birlikte (harf devriminden farklıdır) zenginliğinin büyük çoğunluğunu kaybettiyse, bunda yalnız değildi. Yunanca ve Bulgarca gibi diller de benzer süreçlerle Türkçe kelimelerden kurtulmaya çalıştılar. Ne yazık ki bu süreçlerin sonucu zaman içinde bir duygunun, durumun, olayın, eşyanın nitelendirilmesine çözüm olarak alınan kelimelerin kaybedilmesiyle içi boşaltılan diller oluyor. Türkçe'nin hikayesinin ilgi çekici kısmı da burada sona eriyor.