"İşte o anda anladım neden toprağı gösterdiğini. Oraya kilitlenmişti çünkü. Tek hedefi kalmıştı, o da orasıydı. Yüzündeki değişmeyen gülümsemenin anlamı da buydu işte. Dışarıda onu şaşırtacak hiçbir şey kalmamıştı. Yine de dışarıya bakıyordu, çünkü hayatta olduğu için, hayatında bir hareket olmak zorundaydı. Kendisinin hareket etmek için bir nedeni yoktu, o da hareket edenlere bakarak geçiriyordu zamanını. Ama nesnelerin ya da canlıların hareketinin bir ilginçliği yoktu artık onun için. Gelip geçen arabaların, itişip kakışan öğrencilerin, ağaca tırmanan ya da çiçek tarhına sıçan kedilerin, benim gibi her gün aynı saatlerde işten eve gelenlerin bir ilginçliği yoktu. Anlayışlı, müşfik bir tebessümdü onunki, hâlâ hayatın içinde debelenip durduğumuz için beni, öğrencileri, arabaları, kedileri mazur gören bir tebessüm. Tanıdığı herkesin ölmesini beklediğinin farkındaydı. Onu çok seven torununun ve onun çocuklarının, maşallah gayet iyi olmasına pek sevinirken, bir yandan sabırsızlıkla ölmesini beklediklerinin farkındaydı. O da o hedefe kilitlenmişti. Ölmemek onun suçu değildi, bir şekilde hayatta kalmıştı işte. Ama yapacak bir şeyi yoktu artık. O güzel günün gelmesini ve o toprağın altına girmeyi bekliyordu sadece."
Afşin Kum çok beğenilen ve televizyona uyarlanan iki romanından sonra bu sefer ondokuz öyküsüyle karşımızda. Yer yer bilim kurgu ve distopya örnekleri içeren öyküler keyifle okunurken insan hayatınının ve onu anlamlandırmak için giriştiğimiz her türlü beyhude çabanın zavallılığını yüzümüze çarpıyor. Kitaptaki öyküler gözünüzün önünde canlanıveriyor ve ilk cümlelerden itibaren çabucak kurulan tutarlılık ile elden bırakılmayacak bir eser oluşturuyor.
Bu kendini ciddiye almayan hafif karamsar öykü kitabını dünya nereye gidiyor diyen her okura öneririm çünkü gerçekten hiç bir önemi yok.