“Babam öldüğünde, koca bir kütüphane yanıp kül olmuştu adeta.” LAURIE ANDERSON (Ugly one with the jewels’dan)
Bizi bir araya getiren neydi? Bunu anlamak için zaman geçirdik ve gördük ki yollarımızı birleştiren, hafızaydı. Ben böyle hatırlıyorum. Zamanda ileri geri volta atarken buluşmuştuk. Birimiz çok ama çok geç kalmıştı, diğeri belki düşündüğünden erken gelmişti. Başka biri kendisini dakik sanıyordu ama dakik olan sadece zamandı. Bu sayede buluştuk. Yüklüydük. İri, hantal; küçük omuzlarımız için insafsızca ağır yükler. Biz birer derin kayıttık. Hafızamızı yoklarken, zaten birer hafıza olduğumuzu fark ettik. Yükümüzü hafifletmeye kalkıştık. Eski fotoğraflara yetişememiş adsız, şekilsiz, kokusuz atalarımızın ta rüyalarımıza kadar gömdüğü, tıka basa doldurduğu binbir kimyevi, uçucu, yamalı, örselenmiş hatırayı ortalığa dökmek, kendi günümüze yer açmak, bunu gerekirse hoyratça yapmak, belki de şimdiden başkalarının aklına yük olmak istedik. Bizi hatırlamasanız da olur ama hatırladıklarımızı hatırlayın diye yaptık bütün bunları. “Hatırladıklarımızı hatırlayan birileri olsun” diye. Bir zamanlar, bunu diyen biri olmuş besbelli. Ama neden demiş? Bunu hatırlayan yok. Sıra geldi bunu bulmaya. Sıra geldi bunu, neden unutmanın ölüm kadar görkemli olduğunu hatırlamaya. ORHAN CEM ÇETİN
Meslek hayatının son demlerinde olan alaylı komiser Selahattin’in sur dibinde bulunan tarihi Cibali Karakoluna (Nejat Uygur’un meşhur oyunu kadar komik olmasa da kara mizaha göz kırpan bazı enstantanelerle akıldan çıkmayan bir mekana dönüşüyor) atanmasıyla yarılanan bu tuhaf roman, daha yolun ilk düzlüğünde çok konforlu bir yolculuk vadetmeyeceğini hissettiriyor.
90’lardaki üniversite gençliğini ve bu dönemdeki bir grup eylemciyi de anlatan romanda, olaya farklı perspektiflerden bakılmasına yönelik bir anlatı modeli kurgulanıyor. Yazar daha önceki metinlerine başlıklarıyla da olsa kısa bir parantez açmayı unutmuyor. Eserinde; gazete kupürlerinden, dergilerdeki denemelere, aile portrelerinden, edebiyatın farklı türlerinden esintilere kadar ilginç bir potporiye imza atıyor.
Birinci, ikinci, üçüncü şahıs anlatıcı ve çoklu anlatıcı gibi anlatıcı türleri metne incelikle yerleştiriliyor. Dil ve üslup açısından keskin görünen virajlar hız kesmeden geçilebiliyor. Başından sonuna sürükleyici bir bütünlük yakalanarak, başladığı gibi bitirilebiliyor.
Keyifle okudum… Kırmızıyı Sevenler Derneği 1990'ların sonuna doğru, İstanbul'da geçiyor. İsrail Dışişleri Bakanı'nın ziyaretini protesto eden bir grup öğrencinin yaşadıklarını ve hüzünlü bir aşkın öyküsünü anlatıyor. Arka planda ise dört dörtlük bir 1990'lar panoraması var… Altar Kaplan bir kez daha fotoğraflar, gazete küpürleri, fikir yazılarını birleştirerek farklı bir kurgu yaratmış. Ana hikayenin içine kutular açarak yaptığı bu yerleştirmeleri hem seviyorum hem özgün buluyorum, bana yeni bakış açıları kazandırıyor. Mesela bu kitabın içinde 3-4 tane iyi fikir yazısı var, özellikle "İkincilerin Birincilikliği"ni çok beğendim...
Gencecik insanların öldüğü/öldürüldüğü tarihimizden bir kurgu, bu yanıyla çok üzücü. Şeriat yanlısı müslüman öğrencilerin düzenlediği bir eylemi ele alıyor bu haliyle benim bildiğim hikayelerin ve görüşlerin çok dışında kalsa da genel olarak İstanbul’a ait bir özlemi tetikledi bende. Gençliğe, aşka ve tutkuya kızı üzerinden bakan emekliliğine yakın bir komiser ve kızının sevdiği politik liderin hiç gerçekleştirilemeyen sevdası üzerinden acıklı bir kısa roman.
Şu kısımları kaydettim:
"İstanbul nasıl?" diye sorduğunda, İstanbul’un bir düş, bir büyülenme hali olduğunu, elle tutulamaz, sözcüklere aktarılamaz olduğunu düşünmüş, bu yüzden İstanbul’u tutkuya bağlamadan ona söyleyecek tek şey bulamamıştınız.
Bu saatte, diğer şehirlerde olduğu üzere İstanbul’da da hafif bir sis olur, sokak lambaları ölgün sarı bir ışık yayardı. Apartmanların karanlık kapılarından gelen kadın sesleri duyulur, duvarlar boyunca yükselen pencereleri aydınlık kaplardı. Ve nedense İstanbul’da tüm bunlar büyülü bir şekilde gerçekleşirdi.
Burada kendisi çıplak ve rutubetli duvarlar, ölgün ışık altındayken, kızı çiçeklerin yaprağa, yaprakların dallara, dalların ağaca doğduğu yeşillikler içindeydi. Onların kahkahalarını duyar gibi oldu.
Genç kızların seslerindeki tatlı tınının, ırmakların şarıltısının, ağaçların çağıltısının neye benzediğini unutmuştu. Artık bunları kızı üzerinden duyumsuyordu.
This entire review has been hidden because of spoilers.