Kitap, yazarın çocukluğunda yaz tatillerini geçirdiği yayla anılarına yaslanıyor. Pandemi döneminde bir süre Namrun’daki aile yadigarı evde kalan yazar, o eski evin ve doğanın zihninde yarattığı çağrışımlara ilgisiz kalamayınca bu kitabı yazıyor. Kitap sadece bir anı kitabı değil. Ev, evdeki eşya, doğa ve barındırdığı canlılar; geçmiş ile şimdi arasında bir koridor açıyor yazara. Evde, ilk sayfasında “satış defteri” yazan, mavi-beyaz kapaklı büyük bir not defteri ve hiçbir kapıyı açmayan eski bir anahtar buluyor. İkisini üst üste koyup bekliyor. Sonrasında anahtar, geçmiş ile şimdinin arasında uzanan koridorun kilidini açıyor. Not defterinin sayfaları dolmaya başlıyor.
“mavi-beyaz defterin boş sayfalarını çevirir gibi, artık boş olan üç odalı yayla evinin geniş ahşap kapılarını bir bir açtım. hangi kapıyı açsam bir serinlik, bir ferahlık! içeriye çocukluk doldu. mavi-beyaz not defterim önce yeşillendi, sonra bir bulutlandı, bir güneş açtı.”
“eski evin yosun tutmaz deli yeşilliğinde, belleğin gölgesini pür ü pak bir kitabi zamanda temize çektim, sözcükler ve imgeler, çocukken boncuklar gibi dizerek boynumuza kolye yaptığımız çam pürleri misali dizi dizi dizildiler, birbirlerine zincir, kale ve kalem oldular. pürleştiler, pür oldu sözcükler.”
Alt üst olmuş duygu ve düşünceler içinde gelecek belirsizliğinin yarattığı tedirginlikle dört duvar arasına sıkıştığımız, böylece duvarların dışında kalan mesulü olduğumuz tehlikeden korunduğumuzu düşünerek geçen kapanma zamanları. Ayrı kaldıklarımız. Özlediklerimiz. Uzaktan sallanan eller, sanal kucaklaşmalar. Kayıplar. O dönemde kim kendi içinde bir yolculuğa çıkmadı ki? Sorgulamalar, hesaplaşmalar. Sonrası için alınan kararlar. Biz bunlarla uğraşırken doğa kendiliğindenliği içindeydi. Yaşamın öz suyu gürül gürül akmaya devam ediyordu onda. İnsan elinden çıkma tüm olumsuz müdahalelere rağmen. Öyle bir dönemde yazar, tam da doğanın bu gürül gürül akışının içinden bakıp düşünüyor.
“bakmanın kültürel geometrisi doğaya uymuyordu, bedene oturmuyordu. her canlının bir “ben” perspektifi vardı, var olmalıydı. bu durumda dünya insani ya da insana ait değildi. tek bir kültür vardı belki ama binlerce farklı “doğa” mevcuttu. görünür-görünmez o “ben”lerden örülü zümrüt gibi koyu yeşil bir dünyaydı yayla! meskeni zamansız ve sınırsızdı.”
Anlatının çocukluk anılarıyla harmanlanması tesadüfi değil. Çocukluk döneminde algılanan zaman ve sınır tanımayan hal hep bir uyarana maruz kalmaz mı? Belki kültür-doğa ikiliğinde insanın doğaya en yakın olduğu dönem dilsiz, sınırsız, zamansız çocukluk. Hele ki o çocukluk yaylada yaylandıysa. Geçmiş ile şimdi arasındaki koridorun ucundan yaylanarak esneyen çocuk bakışı şimdiden geriye esneyen “yet(iş)kin” bakışla birleşip katediliyor aradaki mesafe. Şimdinin yetkin dili çocukluk hatıralarına cümle üretiyor. Aynı masum bakışı koruyarak.
Fragmanlar halinde akıyor kitap. Geçmişin izini, imini, bilgisini taşıyan her şey (ki bunlar eski evde bulunan eşyalar, doğanın manzarası, o manzarada görünen görünmeyen canlılar) varoluşsal anlamlarını da aşarak derinleşiyor şimdide. Anlatım taçlanıyor.
Geçmişte kısa zaman parçalarında da olsa zaman geçirdiğim ve çok sevdiğim bölgeye dair olan bu anlatıyı okurken, o zaman parçalarına gidip bende eksik kalan yerlerin tamamlanmış olduğunu hissettim.