[This book traces the concept of (re)public in Turkish to its 17th century origins in urban revolts of Ottoman Istanbul.]
Türk düşünce tarihinin Türkçüleri, İslamcıları, Garbcıları, liberalleri, iştirakçileri, Turancıları, hatta anarşistleri vardır, ama cumhuriyetçileri yoktur. “Cumhuriyet” ilan edilmiştir, fakat tartışılmamış, hükümetin şekline indirgenmiştir. Alp Eren Topal’ın bu çalışması dilimize Fransız İhtilali’nin etkisiyle girdiği varsayılan cumhûriyet kelimesinin peşine düşüyor ve tarih içerisindeki seyrini takip ediyor. 17. yüzyıl İstanbul’unun şehir isyanlarından Yeni Osmanlılar’a Osmanlı düşüncesinde saltanat karşıtı fikir ve söylemlerin bir haritasını çıkarıyor ve Avrupa-merkezci olmayan bir alternatif tarih sunuyor. Topal, 17. yüzyıl siyasi krizi bağlamında, saltanatın mutlak egemenliğini önceleyen iktidar diline karşı gelişen, Yeniçeri cumhûrunun başını çektiği, kullar arası eşitliği vurgulayan başka bir siyasetin ve siyasal dilin varlığına işaret ediyor. 19. yüzyılda Yeniçeriliğin ilgasıyla Saltanat karşısında korumasız ve temsilsiz kalan toplumsal muhalefet için cumhûr idealler sahasında yeniden icat edilecektir. Tanzimat aydınları saltanat etrafında inşa edilmiş mitolojilerin ve istibdâd rejiminin sonunu ancak cumhûrun uyanışıyla mümkün görür. Topal'ın panoraması Cumhuriyeti kuran nesle ilhâm olan Yeni Osmanlılar'ın, Yeniçeri ocaklarına dayandırdıkları muhalefet geleneğinin Türkiye Cumhuriyeti'nin fikri temellerini nasıl attığını gösteriyor.
Kavram tarihi konusunda bilgili olmadığım için bu eserin diğerlerinden daha iyi ya da daha kötü olduğuna dair bir şey söyleyemem. Zaten kolay okunan ve çok noktaatışı referanslar kullanan bir metin olduğu için sizi yormayacaktır. Cumhur kelimesinin istiklal kelimesiyle yaptığı tangoyu anlatacak serinin ilk kitabı olarak da düşünülebilir. Cumhur, kısaca "siyasi bir gündemi olan, otoriteye diş gösteren bir kalabalık" diye özetlendiğinde, yeniçerileri tebaanın sözcüsü gibi düşünmek çok doğal bir sonuç oluyor. Konu da dönüp dolaşıp saltanatın, hilafetin, kısaca otoritenin fıkhına geliyor. Bu konuya bir ara kafa patlatmaya karar vermiştim, bazı okumalar da yapmıştım ama sonra fark ettim ki içinde bulunduğumuz durumun çoğu aslında neyin ne olduğunu bilmemekten değil, inanılmaz derin bir derya olan geleneğimizin sadece güçsüzler için bağlayıcı olmasından kaynaklanıyor. Yoksa sultan tabii ki biliyordu evlatlarına kullarım diyemeyeceğini, yahut kendine müslüman diyen herkes işi ehline vermemenin haram olduğunu bal gibi biliyor. Ama kıstaslar her zaman başkaları için bağlayıcı. Hal böyle olunca da bu konuda fikir üretmenin ne işe yarayacağı konusu bende galebe çaldı ve bu konu hakkında düşünmez oldum.
Kavram tarihi meselesi ise benim gibi bu konulara dışarıdan bakan birisi için metafelsefeye benziyor. Herhalde Alp Eren abi bunun metafelsefe olmadığını bilakis felsefenin kendisi olduğunu söyleyecektir. Ne bileyim.
Kitabın tek önemli kusuru hedef kitlesini tam belirleyememiş olması. Akademisyenler için yazılmış gibi, ama konusu açılmışken İmparator Leto II'ye de bir değinmeden geçemiyor mesela. Bir makalenin kitaplaştırılmış versiyonu olan bu metnin ek kısımlarının hakem elinden geçmediği çok açık. Ama öte yandan, literatür taramasının klasik bağlaç ve edatlarla (bilmemne bilmemne ise, bu konuda...) gözümüze bu kadar sokulduğu dipnotların durmadan sayfanın hakkından yediği tasarım benim gibi dışarıdan gözler için okumayı zorlaştırıyor. Sonraki basımlarda iki uçtan birisini seçen bir edisyon sürecinden geçer, inşallah.
Kitap elimde yazarından imzalı olduğu için, haliyle, beş verdim.
Kısa ve yoğun bir kitap, bir oturuşta bitirilebilir, ama çok fazla soru, sorun ve tartışma barındırıyor yani Osmanlı-Türk siyasi hayatına ilginiz varsa kafanızı uzun süre meşgul edebilir.
Kitapla ilgili sevdiğim şeylerin başında bir tartışma açmaya dönük olması, bir müzakere teklifi yapması geldi. Akademik metinlerde buna pek yer yok. "Argümanım bu, dünyanın en iyi argümanı ve canım pahasına savunurum bunu" demelisiniz bir yerde. Bu kitap böyle değil. Çok fazla önemli iddiayı, çok iddialı olmadan yapıyor. Kitabın denemeye yakın bir hâli var bu açıdan.
Cumhurun arkeolojisini yaparken teleolojik olmamasını ayrıca takdir ettim. Çünkü bu metodoloji biraz teleolojiye doğru çekiyor, bir tür "saha oynatıyor hocam" durumu var yani bence kavram arkeolojisi ile teleoloji arasında. Ama Alperen meseleyi "Sonunda 1923'te Cumhuriyet kuruldu"ya bağlamıyor. Mesela Tanzimat sonrası kavramın kullanımının azalması ya da cumhurun hep marjinal kaldığını vurgulaması anlamlı.
Çok dolu bir kitap dediğim gibi. Okurken çok fazla şey düşündürüyor. Doktora öğrencileri içinden çok tez konusu çıkartır. Ilham verici bu açıdan. Emeğine sağlık Alperen. Kitabı imzalatayım bir ara, o kadar okuduk.
Cumhuriyetimiz yüzüncü yaşını devirmiş olmasına rağmen " cumhuriyet ve cumhur" kavramları üzerinde ne kadar az düşünüldüğünü anlatan bir risale/kitapçık. Alp Eren Topal, aslında kavramların bir toplumun düşünce dünyasında ne kadar mühim bir yer kapladığını, kavramlara yüklenilen anlamların zaman içerisinde artabileceğini ve kavramların toplumsal süreçlerden ( iktisadi, siyasi, mali ve askeri) azade olmayacağını incelikle anlatmış. Cumhur ve cumhuriyet gibi kavramların Fransız Devrimi'nden çok daha önceki bir dönemde düşünce dünyamızın ve tarihimizin parçası haline geldiğini görüyoruz. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki saltanat ya da hükümdarın mutlak egemenliğine karşı muhalefet aslında Jön Türkler'den çok önce başlamış bir süreçtir. Jön Türkler'in düşünceleri ve eylemleri iki yüz yıllık bir birikim ile şekillenmiştir. İşin garip yönü bu birikimi şekillendiren ve modern döneme taşıyan toplumsal gruplar arasında yeniçeriler ve ulema gibi reform yanlıları tarafından sıkça tahkir edilen/kontrol altında tutulmak istenen tabaklar bulunmaktadır. Kitap, tüm bu süreçlerı oldukça açık bir biçimde ortaya koyduğu gibi taşradaki örneklere de yer veriyor. Açıkçası cumhuriyeti sadece hükümet şekli olarak tahayyül etmeyenlere yeni bir perspektif sunduğunu düşünüyorum.
En başta söylemeliyim ki, kitap beni muazzam derecede etkiledi. Cumhur kavramının 17.yy'dan itibaren Osmanlı toplumunda ne anlama geldiği ve nasıl dönüştüğü üzerinden anlatı sunan kitap, bir kavram tarihi olmasının ötesinde Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki kul-sultan ilişkisine dair bugüne kadar hiç düşünmediğim görüşleri ortaya koyuyor. Kitapta atıf yapılan bazı eserleri ve kişileri okumuştum. Kitap bütün bir Osmanlı tarihinin, özellikle de 17.yy ve sonrasının daha farklı bir bakış açısıyla yorumlanması gerekliliğini ortaya koyuyor. Yeniçeriler ve Sultan arasındaki iktidar ilişkilerini bir kargaşa ve gerileme/bozulma olarak gören kestirmeci bakış açısıyla, 2.Mahmut dönemiyle birlikte yaşanan gelişmelerle yine Yeniçeri ve Ayan ile Sultan arasında gelişen ilişkileri "ilericilik-gericilik" bağlamında değerlendiren bir diğer kestirmeci bakış açısının ne kadar hatalı ve sığ olduğunu kitabı okuduğunuzda rahatlıkla anlıyorsunuz. Kitabı almış, daha sonra okurum diyerek kenara kaldırmıştım. Selim Karlıtekin'in önerisiyle başladım ve çok etkilendim. Kendi topluluğumuz bünyesinde kurduğumuz okuma kulubünde, bu kitaba özel bir yer ve hafta ayıracağız. Türk modernleşmesini anlamak ve anlamlandırmak için çok önemli bir eser olduğunu düşünüyorum. İlerleyen yıllarda bir klasik olarak görüleceğini temenni ediyorum. Yazara da bu çalışması için hakikaten teşekkür ediyorum, yeni çalışmalarını da merakla takip edeceğim.