Osman Akınhay’ın üç cilt olarak kaleme aldığı (kitaplı) hatıralarının bu ilk cildindeki 19 yıllık dönemi, çevirmenliğe başladığı hapishane yıllarını, İstanbul’da Cağaloğlu’yla tanıştıktan sonra döndüğü İzmir’de Ege Yayıncılık ve İzmir Kitaplığı girişimlerini, tekrar İstanbul’a geldiğinde üç yıl genel yayın yönetmenliğini yürüttüğü Sistem Yayıncılık yıllarını, Ankara Bilim ve Sanat Yayınları’na uzaktan editörlük yapışını ve serbest çevirmenliğini kapsıyor…
bu sene önce semih gümüş’ün sonra osman akınhay’ın anı kitaplarını okudum. ikisi de eski tüfek solcu, politik, hemen hemen aynı yaşta, ömürlerini türk yayıncılığına vermiş isimler. ama iki kitap birbirinden bu kadar farklı olabilir. semih gümüş’ünki yaşantı alt başlığıyla yayınlandı, osman bey’inki ise anı (sonsözde otobiyografi deniyor ama bence değil). dün gece anı türünün aynı deneme gibi ne kadar özgür, özgün ve zengin olabileceğini düşündüm. semih gümüş son derece ketum bir anı kitabı yazmışken (çektiğim videoda da söylemiştim) osman akınhay’ınki tüm detayları sonunda kadar anlatıyor. hatta şöyle diyeyim ben aşırı meraklı biriyimdir, sanki benim gibi “eee sonra” diyecekleri düşünüp dipnotlarda bahsettiği isme sonra ne olduğu filan anlatıyor. müthiş bence :) osman bey’in çeviri macerası da öyle. böylesi bir zekaya sahip iki çevirmen tanıdım: biri selahattin özpalabıyıklar biri de osman akınhay oldu. bu arada ilkinin de sular seller gibi anlatmayı sevdiği geldi aklıma, bence bu, bu zeka tipinin bir özelliği. hapishane günleri kendisi gülerek ve hafifleterek anlatsa da beni çok üzdü. çünkü şu an daha da beter bir biçimde devam ediyor her şey. devletin bunca genç insanı alıp öğütmesi, hâlâ, beni delirtti bi okurken. ama çeviri macerası, istanbul, izmir pek heyecanlı ilerliyor. ben de 94’ten 2001’e bilfiil kitap dünyasının içinde olduğumdan ne çok ortak mekan, anı, kitap ve tanıdık geldi aklıma. nostalji rüzgarı esti resmen içimde. sonrası görkemli bir batış… hakiki bir solcuya da o yakışır sanki. sistem yayınları ve kişisel gelişim kitapları (hafızamdan silmişim) ve alfa grubunda milenyumla beraber yeni bir iş… devamını merakla bekliyorum. osman akınhay’ın çeviri üzerine söyledikleri, iyi ve kötü üzerine örnekleri, kendisiyle dalga geçmesi, sade ve kısa cümleleri, bazen tek bir kelimeyle geçip gittiği ama aslında ne olduğunu bildiğimiz ve bizi yaralayan olaylar… pek güzel bir kitap vesselam “heveskâr çevirmen”. ikinci ciltte daha romantik bir yolculuk bekliyor sanki bizi 🫠 sanırım bir videoda kendi anılarımla birlikte anlatacağım bu kitabı.
Osman Akınhay hatıralarını üç cilt olarak planlamış. Hatıralarının ilk cildi olan “Heveskâr Çevirmen”de (Agora Kit.) çevirmenliğe başladığı hapishane yıllarından başlayarak 19 yıllık dönemi anlatıyor. Osman Akınhay usta bir çevirmen olmasının yanında iyi bir editör ve yazar olarak da tanınıyor. Bu üç işi birlikte yürüttüğünü söyleyebiliriz. Kitabın adı “Heveskâr Çevirmen” olsa da çevirmenlikle başlayıp editörlükle devam eden, dağıtım şirketi ve yayınevi sahipliği, nihayet yayın yönetmenliği ile süren bir biyografi söz konusu. “Heveskâr Çevirmen” bir entelektüel otobiyografi. Osman Akınhay çevirdiği kitaplardan yola çıkarak yaşamının kitaplarla ilgili bölümlerini anlatıyor. Özel hayatı, gündelik ilişkiler ise onlarla ilintiliyse anlatıya dahil oluyor. Ama dostlukları, arkadaşlıkları ihmal etmemiş. Hoş anekdotlar anlatmış. Tahliye sonrası önce İstanbul’da serbest çevirmen olarak tutunmaya çalışıyor. Kitapları olağanüstü bir hızla çevirse de çevirmenlikle geçinemeyeceğini anlayınca İzmir’e gidiyor. İzmir’de bir yandan çeviri yaparken diğer yandan işportada kitap satmakla başlayıp kitapçılığa, dağıtımcılığa oradan da yayıncılığa uzanan bir süreç yaşıyor. İzmir’de arkadaşlarıyla Ege Yayıncılık ve İzmir Kitaplığı’nı kuruyorlar. Sermayesiz işlerin kaderini yaşayıp batıyorlar ve büyük bir borç yüküyle tekrar İstanbul’a geliyor. Sistem Yayıncılık’la çevirmenlikle başlayan ilişkisi yayın yönetmenliği ile sürüyor. Ankara Bilim ve Sanat Yayınları’na uzaktan editörlük yapmak gibi o dönem için çok yeni girişimleri de var. Osman Akınhay’ın öyküsü 1980 sonrasında yeni bir evreye giren yayıncılık sektörünün de öyküsü aynı zamanda. Yaşadıklarından yola çıkarak yayıncılığın nasıl bir evrim geçirdiğini anlatıyor. Heveskâr çevirmen daktilodan bilgisayara geçerken yayıncılık da tipo baskıdan ofsete, masaüstü yayıncılığa evriliyor. İlişkiler değişiyor, yeni yayınevleri kuruluyor, eski, kökleşmiş yayıncılar Cağaloğlu’ndan başta Beyoğlu olmak üzere İstanbul’un çeşitli yerlerine dağılıyorlar. Kitap bu niteliği ile kültür tarihimiz için önemli bir tanıklık sayılabilir. Tabii bir de 90’lı yılların Beyoğlu’su var anılarda. Osman Akınhay yıllarca sürmüş hapislikten sonra bir genç insan olarak İstanbul’da kök salmaya, yaşama dahil olmaya, tutunmaya çalışıyor. Birbiri ardına açılan barlar ve kafeler, oralarda rastlanılan birbirinden ilginç insanlar, adı konulmamış bir bohem hayat panoramayı oluşturuyor. Öte yanda ise fikri emek yoğun bir meslek olarak çevirmenlik ve editörlükte yaşananlar var. Roderic H. Davison’dan çevirdiği “Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform” kitabının 14 yayınevi dolaşmasının öyküsü en dikkatimi çeken. Yayınevlerinde kaybolan çeviri dosyaları, çevrilişinden 17 sene sonra yayınlanabilen kitaplar ve Türkçe çevirisi yayınlanmasın diye uğraşılan kitaplara kadar birçok ilginç macera var. Osman Akınhay’ın anlattığı yıllar benim de yoğun olarak yayıncılık yaptığım zamana rastlıyor. Tanışmamız 2000 yılında olsa da 1990’lardan itibaren birçok yerde yollarımız kesişmiş ya da teğet geçmiş. Ortaklarından olduğu İzmir Kitaplığı bizim yayınevinin de kitaplarını dağıtmıştı. “Türkiye’nin tek filozofu” Yılmaz Öner gibi ortak dostlarımız olmuş. Süper Meyhane’de yan yana masalarda oturmuşuz. Bu açıdan kitap benim için bir hafıza tazelemesi de oldu. Anlatı tarzı kitaplarda dipnotu hiç sevmememe rağmen hem konunun benim için ilginçliği hem de Osman Akınhay’ın akıcı anlatımı sayesinde dipnotlarına kadar okudum “Heveskâr Çevirmen”i.
Heveskâr Çevirmen editör, yazar, yayınevi sahibi, çevirmen olarak yayın dünyasına 30 yıldan fazla emek vermiş Osman Akınhay'ın anılarının ilk bölümü. Hayata tutunma hikayesi, çeviri ya da ticarette batma çıkma dersi, yayıncılık dünyasının iç yüzü, siyasi tarih dersi gibi okunabilecek pek çok açıdan değerli ve ufuk açan bir kitap. Mutlaka okunmalı. Kitabın içeriğine gelirsek;
Osman Bey 1980 yılında girdiği, 1982 yılında verilen müebbet hapis cezasıyla uzun yıllar kalacağı anlaşılan cezaevinde kitaplardan öğrendiği İngilizcesi ile başladığı çevirmenlik serüvenini anlatıyor başta. Geriye dönüşlerle devrimci mücadeleye, Türkiye'nin siyasi tarihinin bir dönemine, dünyada yaşanan değişime bir mahkumun gözünden tanık oluyoruz.
Ardından İzmir'de ve İstanbul'da yayıncılık dünyasında tutunma çabaları anlatılıyor. Kaybolan çeviriler, ödenmeyen telifler, batan şirketler dürüstlükle anlatılmış. Yazar isim vermekten çekinmemiş.
Sanırım altını bu kadar çizdiğim bir anı kitabı olmamıştı. Osman Bey yaptığı çeviriler, hataları ve çeviri anlayışı ile ilgili örnek vererek açıklamalarda bulunmuş. Benim okurluk serüvenimde çok önemli bir yeri bulunan Kabile Kitabevi'nden bahsettiği bölümleri gözlerim yaşlı okudum.
Anıların birinci cildi yazarın Alfa Yayınlarına editör olarak işe girdiği 2000 yılında sona erdi. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
Başları büyük umutlarla , mücadeleyle süregelen bir hayat , Akınhay ve Türkiye açısından yaşanan büyük bir şokla -12 Eylül Darbesi- bambaşka yöne evriliyor. Bu kitapta da bu evrilmeyi merakla okudum. İlk sayfalarda çok yavaştım. Çünkü çok üzüldüm yaşananlara. Hep düşündüm. Başka türlü bir ülke başka bir türlü bir hayat mümkün olabilir miydi bizler için. O zaman hapishanede yenikken bile mücadele edenler varken şimdi madenler , şehirler çöküyor. Kapitalizm üstümüzde tepiniyor . Ancak sesimiz bile çıkmıyor. Kitabın devamında bu düşüncelerle okumaya devam ederken gülümseten ve ilham veren anlar başlıyor. Tabii yer yer yine kapitalizmin yüzü kendisini gösterince iflaslar da. Severek okuduğumuz yazarları, edebiyat dünyasını okuyoruz anılarda. Çoğu zaman Akınhay aynı masada bu isimlerle . Kitabın öyküsünü merak edenler , çevirmenlerin çektiklerini, çekeceklerini merak edenler için doyumsuz bir eser olmuş bu yazılanlar. Türkiye'nin geçirdiği değişimleri yayıncılık üzerinden izleyebildiğimiz sektörün içerisinden bir gözlemin samimiyetini de görüyoruz. Kitaptan alıntı yapmadım. Çünkü her satırı okuyan kendi keşfetsin istiyorum .
Stalin'e atfedilen bir şehir efsanesi yayıncılık dünyasında kendine biraz yer bulmuştur. Bu öyküye göre Stalin, yeni bir kitap yazan Konstantin Siminov'un kitabını kaç bin adet basalım diye soranlara "iki tane basın yeter" demiş. Neden diye sorduklarında ise "iki tane yeter, birini kendine verin, birini de sevgili karısına yollayın. Zaten tüm kitabı ona olan sevgisini anlatan şiirlerle dolduruyor" demiş.
Osman Akınhay'ın kitabı da belki sadece iki tane basılsa yeterli olurdu. Neden mi? Çünkü eğer çevirmen olmak gibi bir idealiniz yoksa kitap size pek hitap etmeyebilir.
Osman Akınhay, hiç Fransızca bilmediği halde Google Translate programını kullanarak Fransızca'dan Milan Kundera biyografisini çevirdiğini açıkladığı için bir anda yayın dünyası dışında da ünlenen bir yayıncı/çevirmen.
Bugüne dek Belge Yayınları, Metis Yayınları, Agora, Ayrıntı, Kor, Pencere gibi onlarca yayınevinden yüzü aşkın kitap çevirisi yayımlanan Akınhay, 12 Eylül öncesinde başlayan siyasete ilgisinin darbe sonrası cezaevindeki kısmı ve uzun süren hapislik macerasını da anlattığı anılarının ilk cildinde ingilizceyi nasıl öğrendiğini ve nasıl "çevirmen" olduğunu uzun uzun anlatıyor.
Tabi çevirilerini yayınlayan yayınevleri ile çoğu kez ticari boyutu ağır basan ilişkilerini de anlatıyor kitabında.
Bu arada ister istemez, bizim okur olarak tanımadığımız, tamımayacağımız, kim olduğundan asla haberdar olmadığımız ve de olmayacağımız yayın dünyasından yüzlerce isim perdede belirip kaybolan yüzler misali kitabın sayfalarında belirip kayboluyor.
Bu yüzden biz okurları ilgilendirmeyen çoğu ticari, bir kısmı kişisel (bilmemkimin babası aslında kızıyla ilgilenirmiş, ama kızı yazar olunca babam benle hiç ilgilenmezdi demiş... gibi ) dedikodular ile dolu bir eser kaleme almış heveskar yazar.
Bir de geçmiş ve özellikle siyasete yönelik anılarının neredeyse tamamı "bu konuyu romanımda anlatmıştım" diye geçiştirilince iyice uzaklaşıyoruz okur olarak metinden.
Bir romanı sever gibi otobiyografik bir metni seveceğimi hiç ummazdım. Ve bir romanı okuduktan sonra kahramanı üzerine düşündüğüm gibi yazar Osman Akınhay üzerine düşüneceğimi de hiç beklemezdim.
Her şeyi olduğu gibi, abartısız, kendini ön plana çıkarmadan ve de duygulara kapılmadan anlatması kitabın bence en büyük başarısı. Yaşadığı onca sıkıntıya rağmen yazarın iyimserliğini kaybetmemesi ne kadar güzeldi.
Hep doğru ayrıntıları kullanmış yazar. Buna ne gerek var, dediğim neredeyse hiçbir satırla karşılaşmadım.
Ve kitap bittiğinde; onun kitabevinde çalışmayı, ona işporta tezgahında yardımcı olmayı, gittiği sahil kasabalarında açtığı tezgahın arkasında durmayı ne çok isterdim, diye düşündüm hep.