Edebiyat ve felsefe arasındaki sınırları zorlayan ve yer yer de kaldıran bir roman. Tarihsel bir olayı ki oldukça yıkıcı bir olayı soyutlaştırırken okuyucuyu anlatıya dahil edip sorumluluğu paylaştırıyor. Yakılıp yıkılmış bir dünyada kalan son insan. Toplumdan soyutlanmış, ötelenmiş, eşyadan muaf bir son insan. Yürüyor, kaçıyor, saklanıyor, susuyor, konuşuyor, duyuyor, seziyor. Rayber.
Geçişken bir anlatı dili. Katmanlı. Kah bir anlatıcı, kah bir tanık. Yıkık dünyayı baştan başa dolaşan ve gösteren Rayber.
"Taş toprak duvar demir birbirine karışmış, evler nerede? Ortalık ne zaman böyle dümdüz oldu?"
Hep mezarsız ölüler, hep ölüsüz mezarlar. Ölüler mezarlarını arıyor, mezarlar ölülerini."
"Bıktım akbabaların gözlerine layık bu ölüm manzaralarından, bıktım yaşam manzaralarından da, usandım birbirlerine böyle karışmasından, ikisini de ayırt edememekten."
"Bu ıssızlıktaki son insanım, diyorum, varacağım son yer burası, daha doğrusu her yer benim, için son yere dönüşmüş, her adımımı bir son yere atıyorum, benle birlikte son da ilerliyor, oturduğumda bir son yere oturuyorum. Öyleyse son benim, sonlanması gereken benim, ne ki sonu sürdüren, kendini bitmek bilmez biçimde tekrarlayan bir sonu da sündürüp duran benim."
Dünyalar arasındaki bütün savaşların, katliamların, felaketlerin, yıkımların sorumlusu kim? Yüzleşme ve aynaya bakma vakti. Sis perdesi kalkıyor, karşımızda son insan.
Romandaki yer tanıdık bir coğrafya olsa da aslında her yer bir yandan da. Sur'un sınırlarını aşan bir roman.
Ayhan Geçgin yazmış. Okuyalım.