Belaydık. Bitirimdik. Tuttuğumuzu koparırdık. Bazen ödlek kedilerin peşine düşerdik. Nefes nefese kaçacak bir delik ararlardı. Bazen de sokak sokak gezer, “Ne geçiyon la burdan,” diye korkuturduk yabancıları. Betleri benizleri atardı. Onların deyişiyle, itin götüne girmiş gibi olurlardı. Sonuçta insanlarla aramızdaki mesafe açılır ve kimse bir şey vermezdi bize.
Onun adı Mikasa. Melsa’nın âşığı, uzun ince gövdesi, siyah benekleri var, güzel de bir burnu. Makam Dağı’nın, Papaz Gölü’nün adını biliyor. Güneylilerle Kuzeyliler savaşıyorlar, onu da duyuyor. Zamanı söyleyen hikâyeler, kaderi temize çeken melekler, ölmüşlere dualar ve sokakların tarihi... Hiçbiri, Heves Amca’nın Muhterem Nur’u sevdiği gibi Melsa’yı seven Mikasa’yı anlatmıyor. Dağlar gibi hatıralar...
Alevli Kalpler Çetesi, Kıtmir Hazretleri, Çavuş Kabba, Burhan Çaçan’ın türküsü, Jandarma Köpek Eğitim Merkezi... Latif Dede, Köpek Cengiz, güzel bir biftek...Teneke çatılar, safralar, tevatürler, mayınlı yollar... Uluyan köpekler ve Adıgüzel, kalplere iyi gelen...
Kemal Varol, zamanı aşan bir roman, hüzünlü bir edebiyat bileti sunuyor bize... Haw, sadece yeni değil sıcak ve güzel...
1977 yılında doğdu. Yas Yüzükleri, Kin Divanı ve Temmuzun On Sekizi adlı üç şiir kitabı Bakiye adıyla toplu şiirler olarak kitaplaştı. Romanları: Jar, 2011; Haw, 2014; Ucunda Ölüm Var, 2016 yılında yayımlandı. Haw romanı, 2014 Cevdet Kudret Roman Ödülü’nü kazandı. Sabitfikir tarafından 2014’ün en iyi romanı seçilen Haw, ayrıca Bursa ÇGD tarafından 2015 Barış Ödülü’ne de layık görüldü.
Sezgin Kaymaz 'dan aşina olduğum bir üslupla, bir köpeğin gözü ve dilinden bir dönemi okuyoruz.
Aslında Kemal Varol' un hayali Arkanya'sındayız ama hem de değiliz gibi. Arada sanki görünmez bir perde var farklı belli belirsiz hissediyor okur.
Yazarın başka kitaplarını okuyanların aşina olduğu ince keder satır aralarından el sallıyor.
Kurgu okuru farkına varmadan kendine bağlıyor, ister istemez çocukluğunuzda başını okşadığınız bir köpek, askerden döndüğünde giderkenki delikanlı olmayan eşiniz, dostunuz, akrabanız ya da kendiniz ile ilgili düşünürken kitap gelecek aklınıza.
2014 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, Sabitfikir 2014 yılı En İyi Romanı ödülleri sahibi kitabı ben çokça hakvererek ve severek okudum ve sizlere de ısrarla tavsiye ediyorum.
“Tüm köpeklere it muamelesi çeken İncebıyık, bekçinin kulağına bir şeyler fısıldayıp sarı binaya gönderdikten sonra dedemin bölmesini aralayıp sessizce içeri girmiş. Korkmuş dedem. İncebıyık’ın elleri onu almak için kulübeye daldığında birkaç kere arka arkaya öfkeli bir biçimde havlamış. Veteriner, bacağındaki tekerlekler izin vermediğinden kulübesinin içinde daha fazla geriye çekilemeyen dedemi yatıştırmak için güzel sözler söylemiş ona, ‘Kimse bilmiyor ama bizim gözümüzde bir kahramansın sen!’ demiş.”(s.146)
“Dedem, kesik ayaklarına bakmış kederle. Başını iki yana sallamış, “Hiçbir savaş tam olarak bitmez," demiş.
“Kim bilir, belki de biter!”
Kitap bir köpeğin ağzından yazılmış. Üzerinde durduğu olaylar ise doğuda yaşanan olaylar. Anlatım dili çok akıcıydı ve vurucuydu, lakin hikayesi öyle okunup geçilecek bir hikaye değildi. Aslında kitabı merakla okudum , bu arada bazı bölümler için olumsuz anlamda yorumlarım olmadı değil. Her ne kadar kurgu da olsa kullanılan bazı hitaplar ve sözler biraz rahatsız edici oldu benim için...
Çok hünerli bir biçimde yazılmış bir roman buldum Haw'da. İyi ki de fuarda görüp kapmışım. Sonu fazlaca dramatik olmuş. Ama yolculuk çok güzeldi. Sade bir biçimde savaşı, çileyi ve hayatı anlatmış.
Yazarın ikinci romanı olan Haw, 2014 Cevdet Kudret Roman Ödülü ile 2021 Fransa Türkiye Edebiyat Ödülünü aldı.
Yazar romanını; Spencer Quinn, Jack London, Garth Stein, Bruce Cameron, Paul Auster, kısmen Bulgakov gibi, bir köpeğin gözünden yazmış. Köpeğin yaşam mücadelesini takip ederken, hayali kasaba Arkanya’da yaşananları, dönemin ve coğrafyanın zorluklarını ve acılarını da metin içinde okuyoruz.
Kemal Varol’un okuduğum tüm romanlarında; mekan, kahramanlar, hikaye ve sanki zaman bile devamlılık gösteriyor.
Yazarın bu kitabı, ‘üçleme’sinden çok farklı. Üçleme, hikayesi ile, kurgusu ile, kahramanları ile, dili ile etkileyici, anlatımı akıcı, sıcacık bir roman. Bu kitabı ise, okuması zor, sürükleyici değil, hikaye -benim için- ilginç değil.
Yazarlar zaman zaman ideolojilerin, hareketlerin ya da tarafların/belirli bir tarafın sesi olmak isteyebilirler. Bazı metinlerin alt okumalarında bu isteği yakalamak mümkündür. Ancak bazılarının tamamen bu istek ile kaleme alındığı daha da belirgindir. Ben, yazarın bakış açısından bağımsız olarak bu ikinci tür metinleri, edebiyat açısından değerli bulmuyorum.
Kemal Varol yazmaya şiirle başlamış, şiirlerini okumadım, bilmiyorum. Ancak ilk romanı olan Jar’ı ilk gruba, ikinci romanı olan Haw’ı da ikinci gruba dahil ediyorum.
umdugumdan daha farkli buldum -bu ‘farkli’ biraz hayal kirikligi ve olumsuz bi ifade iceriyor. ve fakat ayni zamanda yine umdugumdan daha ‘farkli’ buldum ve daha cok etkilendim. bu ‘farkli’ da haliyle begenme ve olumlu bir anlam iceriyor.
bir kopegin agzindan yazilmis bir kitap ilk defa okuyorum. acikcasi kitap yazmak ustelik iyi bi kurgu gelistirmek zaten basli basina emek gerektirirken, bir kopegin bakis acisiyla cok dar ve kisitli, ustelik ciddi anlamda hayali verilere dayali bir kurgu gelistirmek ciddi emek ister diye dusunuyorum.
netice olarak bekledigimden nispeten daha farkli buldum ve daha az heyecanlandirdi beni. askerlikle ilgili bazi kisimlari ise biraz uzun buldum diyebilirim ama gerek uslup gerekse kurguladigi karakterlerle farkinda olmadan aliskanlik yapmis birkac gun icerisinde okudugum haw bende. bunu da baska bir kitabi okurken, yolda bir asker gordugumde, bir kopek havlamasi duydugumda farkettim.
Bir fabl sadeliğinde yazılmış gerçek bir dönem panoraması sunuyor. Başlarda sıkıcı geldiğini kabul etsem de giderek arka plandaki Türkiye hikayesi ve Mikasa'nın savaş konusunda söyledikleri gerçekten etkileyici. İnsanın savaş karşısındaki anlam arayışını bir köpeğin ağzından, bir hayvanın bakış açısıyla yansıtıyor oluşu dikkat çekiyor. İşin ilginç tarafı okurken bu köpeğin düşüncelerine hak veriyor, bir süre sonra onun bir köpek olduğunu da unutuyorsunuz. Anlatımındaki sadelik biraz sabır gerektirecek türden. Ama bunun da fablın çocuksu masumiyetini korumak için bilinçli olarak tercih edildiğini düşünüyorum. Kısacası okunmalı
Bitirdigimde kötü diyebileceğim bir kitap değil Haw, baştan iyi yakalıyor sonrasında daha sert daha vurucu bir metin bekliyorsunuz, ne yazık ki orada eksik kalıyor, mevzu kuzey-güneyse ve bir de üstüne askerlikse, o kullanıla kullanıla artık hiçbir anlam ifade etmeyen klişelerden kaçamamış.
Bir Moğol olarak Moğolların köpek eti yemediğini belirtmek isterim. Hele soba üstünde filan kızartmayız... 30 milyona yakın küçük ve büyük baş hayvan varken köpek eti kesinlikle tercih edilmez
Fazla klişe cümle ve küfüre maruz kaldım kitap yüzünden. Teknik olarak hiçbir şey sunmadığı gibi hikâyede de beni heyecanlandıracak hiçbir şey olmadı. Düşük beklentimin dâhi altında kaldı.
Kemal Varol’un Haw adlı romanının kahramanı bir köpektir. Bu rastgele bir seçenek değildir. Hayvan karakteri bir insanın aynı miktarı ön yargılara maruz kalmayacak çünkü. Bir insan karakterin tek bir şey söylemesinden önce elbiselerine göre, nereli olduğuna göre, hatta ismine göre okuyucular tarafından yargılanmış olacak. Hele siyasi bir romanın karakterlerinin inançları ve amaçları başlangıçtan tahmin edilecekler şeksiz şüphesiz. Hayvan karakterleri ise temiz bir sayfa gibiler. Fakat bütün hayvan karakterleri aynı değil ve Kemal Varol bu seçeneğin bütün ayrıntılarını ve neticelerini değerlendirmediği bellidir. Haw romanın merkezi zayıflığı bundan çıkar bence. Kemal Varol kendi siyasi ve askeri zorlukları yaşayan memleketinde yer alan bir hikaye anlatmak istemesiyle bu tür ön yargılını önlemek zor olacağını anlayarak Haw için bir hayvan anlatıcı seçti. Aynı zamanda, hayvanlar, insanların dünyasının bir parçası olmadığı için kendi çevresini anlatırken, bu tür ön yargılıları aktarmamalılar. Eray Ak’a göre “Hayvanların öngörüsüzlüğünden, tarafsız bakışından faydalanarak "dürüst" bir gözlem” yapabilir bir yazar. Romanın Mikasa adlı Köpek anlatıcı Güney Türkiye’nin 1990lı karışık ortamındaki tüm çirkinliğine rağmen dürüst ve ahlaklı bir davranış gösterir. Kürt sorunu bahsetmeden, Türkiye’nin militarizmi ve kırsal yoksulluğunu değerlendirmeden, ön yargılı olmadan Mikasa kendi hikayesini anlatabilir. Aynı zamanda insanların dünyasından tamamen ayrılmış kalmaz. İnsanlarla bir kaç ilişki kurur, onların bütün söylediklerini ve yaptıklarını anlar, ve bazen sigara elle içmesi gibi çok insanımsı davranışlar gösterir. Daha yakından bakınca bu paradoksiktir zaten. Bir köpek mayın, asker ve kışla gibi şeyleri adlandırabilecek kadar iyi bilirse, ayni anda bir savaş ne olduğunu ve neden patladığını nasıl bilemez ki? Roman boyunca Mikasa’nın epistemolojik sınırlarını asla tanımlanmadığı için onun öngörüsüzlüğü inandırıcı değil kanımca. Mikasa edebiyattaki ilk konuşan hayvan değildir zaten. Eray Ak’ın söylediği gibi, en azından la Fontaine’den beri yazarlar hayvan karakterleri kullanır olmuşlar. Çocuk kitapları ve filmlerinde sıklıklı oynadığı için tam bir ‘trope’a dönüştü konuşan hayvanlar. O kadar yaygın bir şey ki Tvtropes.com adlı bir web sitesinde konuşan hayvanlarından bir sınıflandırmay�� (taksonomi) sunan bir makale var. Bu sınıflandırmaya göre, edebiyat ve sinemadeki insan biçimi kazandırılmış olan bütün hayvanlar altı tane sınıfta yerleştirilebilir. İnsanlar tarafından anlaşılabilen hayvanlar - Bu hayvanlar insani bir dil bilmesine rağmen, özel yetenekli olan insanlar (ki hayvanların gizli dilini çözebilir) tarafından anlaşılabilirler. Örneğin, Dr. Doolittle bütün hayvanların dilleri ‘konuşabilir’. İnsani dil bilen hayvanlar - İngilizce, Türkçe gibi bir dil kullanırken, bu hayvanlar insanların konuşmalarına katılabilir. Garfield, mesela, sahibi John ile ingilizce konuşur. Konuşma bozukluğu olan hayvanlar - Tam bir dil konuşabilmektense, vücut hareketleri ve diğer seslerinden faydalanarak insanlarla haberleşen hayvanlar. Örneğin Scooby Doo. Uygar Hayvanlar - Elbise giyinen, iş yapan, aletler kullanan hayvanlar bu. Orman yada denizaltında gibi kendi ekosistemlerinde kalmasıyla da, insan gibi bir yaşam tarzı var onlarda, Peter the Rabbit ya da Nemo gibi. Komik Hayvanlar - Hem insanların dünyasında yaşar, hem de onların geleneklerini ve davranışları benimsiyor bu hayvanlar, genellikle komik amaçlı. Ancak bazen kendi türünün özelliklerinden bazı acayipliği (quirks) gösterirler. Mesela, bir köpek takım elbise giyinmesine rağmen, kulağını ayağıyla kaşıyacak. Evcil Hayvan Çiftlik İnsanlar - Fiziksel Görünüşünde hayvan olmasından başka tam bir insandır. Roger Rabbit gibi. Bu sınıflandırmaya bakarken Mikasa bu kategorilerden birine sığmaz. Bazen konuşmadan insanlar ile haberleşebilir. Bazen insanımsı davranışlar gösterir. Bazen insanların dünyası garipsiyor, bazen onu benimseyiyor. Spesifik bir kategoride yerleştirilmediği için Mikasa ile İnsan dünyası arasındaki ilişki değişkendir. Dolayısıyla onun açıklamaları özgün bir perspektif değil, karışık ve çelişkili bir bakış açısı sunar okuyucuya. Konuşan hayvanların sınırlandırması komik bir deneme gibi görünüyorsa da, bir yazarın seçtiği anlatıcı neden geçerli yada zayıflı olduğunu ortaya çıkabilir. Empati kurmak için, her şeyden önce bir anlatıcı tutarlı olmak lazım. Konuşan bir hayvan olsa, takım elbise giyinen bir hayvan olsa da, en azından hayali dünyanın kendi kurallarını takip etmeli.
büyük umutlarla başladığım, ancak az sayıda sayfasına rağmen büyük zorluklarla bitirdiğim bir kitap oldu haw. önce şuna bakmanızı isterim: http://amethyst-angel.com/cliche.html fantezi kurgu klişeleri no 62: "a villain raping a female hero = a tragic, criminal act which inspires vengeance." türkçesi aşağı yukarı şu: "kötü karakter dişi kahramana tecavüz eder = intikamı körükleyen trajik bir suç fiili". kimi türk filmlerinden de pek iyi hatırladığımız "bakire sevgilisine tecavüz eden kötü adamlardan intikam alan yağız delikanlı" klişesinde, arka planı iç savaş ve intikamcı karakteri köpekle değiştirerek yapıl(ama)mış bir yeniliğin kitabı haw. başından sonuna kadar bu klişenin izleğinde dümdüz ilerleyen kitabı farklı kılan hiçbir yan öykü, hiçbir özel gözlem, hiçbir etkileyici tasvir yok. "villain" turkuvaz, ve "avenger" mikasa dışında hiçbir karakteri olmayan bir roman bu. diğer karakterleri karakterden saymıyorum, zira belirli bir söze veya davranışa saplantılı, obsesyonlarını tekrarlamak dışında başka hemen hemen hiçbir eylemi olmayan karakterler (şifa formülleri - behçet hastası ibra, burhan çaçan - onbaşı beta, muhterem nur - heves amca, masallar - lafo dede...) kötü bir sitcom'dan fırlamış gibiler adeta. birer sayfalık yavan hikayeler vasıtasıyla "köpek" temasıyla ilişkilendirilen karakterler (köpek cengiz, askerdeki yedek subay) de bu öykülerin niteliksizliği dolayısıyla ayrıca bir ilgi uyandırmaya yetmiyor. "kendisine aşık olunması" ve "kendisine tecavüz edilmesi" dışında hiçbir rolü olmayan melsa, ve "süreç içerisinde kahramana aşık olan, kahramanın esas aşkına da saygı duyan vakur dişi" stereotipi olarak adıgüzel gibi pasif dişi karakterler, romanı feminist anlamda da ciddi sıkıntılı kılıyor aslında. tüm bunlar yetmezmiş gibi koca bir paragraf boyunca devam eden tekrarlar insanı canından bezdirici bir hal alabiliyor. henüz sf 119'da "x cevap verirdi. y cevap verirdi. z cevap verirdi" formülüyle sıralanmış koca bir paragraf varken, sf 123'te yeniden "a geride kalmıştı. b geride kalmıştı. c geride kalmıştı" başlıyor. bu bahsettiğim tekrarlar yalnızca bu sayfalara has değil, kitap boyunca kendini sık sık hatırlatıyor. örneğin sf 214'te de aynısına rastlamak mümkün. bu cümle yığınları hikayeye hiçbir şey katmadığı gibi, dilsel bir lezzeti de yok, okuru anlamsızca yoruyor. bu da yetmezmiş gibi, rahatsız edici derecede basit hatalar içeren satırlarla karşılaşmak çalakalem, acemice ve dikkatsizce yazılmış bir romanla yüz yüze olduğumuz hissini daha da derinleştiriyor. üç örnek verip kapatacağım bu bahsi.
1) mikasa'nın bölmesinin solunda erkekler mi kalıyor, dişiler mi:
"yarım ay şeklindeki barınağın sondan ikinci tarafındaymış dedemin bölmesi. sol yanında [...] dört erkek kalıyormuş.
... demiş dedemin solundaki bölmede kalan (dişi bir köpek olan) tenzilat. [...] barınağın son bölmesi üç dişiye aitmiş." (sf 12-14)
2) milu'yu severler mi, sevmezler mi:
"ten ten'in köpeği milu'yu sevmezdik." (sf 41) "yine de milu, bizimkilerin favorisiydi." (yine sf 41)
3) mikasa ağlıyor mu, ağlamıyor mu:
"ağlamıyorum" demiş burnunu çekerek. "o gözyaşları ne peki?" diye sormuş adıgüzel. "hatıralarım," demiş dedem, "onlar benim hatıralarım. çünkü ağlarken, gözyaşı değil, aslında hatıra döker herkes!" (sf 116)
velhasıl sevmedim haw'ı. hele ki, (isminde de bir nazire var mıdır bilmiyorum ama) murat uyurkulak'ın yine iç savaşı ve yine yarı-fantastik bir dünya kurgusu içinde konu edinen `har`'ıyla kıyaslandığında; alegoriyi oldukça yaratıcı aktarımlarla kurabilen har'ın aksine, yeni bir dünyayı doğu-batıyı kuzey-güney, yeşil'i turkuvaz yaparak yaratmanın ne bir anlamı var ne de edebi bir tadı.
Kemal Bey çok entelektüel, donanımlı, sürekli bir şeyler anlatan birisi. Ben onu romancılığı ile tanıma fırsatı yakaldım ama sanırım şairlik yönü daha baskın, bu durum yer yer romana da sirayet etmiş ve hoş bir hava katmış.
Roman, köpeklerin gözünden ülkenin bir bölgesindeki çatışma halini anlatırken, bir yandan da genç askerlerin hayatlarına bizleri konuk ediyor. Bu noktada asker gençlerin hayatlarına biraz daha ayrıntlı hikayeler katsaymış daha güçlü bir roman olabilirmiş bence. Dil olarak oldukça yalın ve gramer yönünden çok güçlü. Teknik olarak "Benim Adım Kırmızı" ve "Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk" romanları aklıma geldi.
Tam olarak "efradını cami ağyarını mani" cinsinden bir roman, yani ne uzun ne kısa, ne eksik ne fazla, çersiz çöpsüz bir roman olabilecekken gereksiz birkaç kısım, yer yer tekrarlar, yan hikayelerin eksikliği gibi nedenlerle biraz yavan kalmış. Okuması keyifliydi.
Velhasılıkelam, romandan alınan şu cümleyle yorumu bitirelim:
"Oysa nereden bilirdim, üzüm yiyen iti pekmez sıçana kadar koşturacaklarını."
Kitap bittikten sonra sokak köpeklerine bakış açımın kesinkes değiştiğini söyleyebilirim ilk olarak. Kemal Varol 1993'te geçen gerçeklik payı oldukça yüksek, kaliteli bir ütopik roman yaratmayı başarmış. Öyle olmasa 2014'ün en iyi kitabı seçilmezdi sanırım. Başta Mikasa olmak üzere Melsa, Adıgüzel, Köpek Cengiz, Turkuvaz ve diğerleri tam dozunda ve etkisi ayarında bırakılmış. İç savaş, terörizm, toplumsal kargaşa ve insanlığın 'hayvansı' doğası müthiş işlenmiş. Hikayenin gidişatından finali tahmin etmek zor olmasa bile heyecanla kendisini okutan kitaplardan Haw. Sokak köpeği deyip geçmemek lazım bazılarının hikayeleri insanlarınkinden büyük...
Bu kitabı tek bir kelime ile tarif etmem gerekseydi ''özgün'' derdim. Hikayesi, ana (aslında baba olan :)) karakteri ile içinizde bir yerleri sızlatıyor ve gelişen olayları farklı bir açıdan gösteriyor size. Her insanın içindeki hayvanın ve her hayvanın içinde bir yerlerde barındırdığı insaniyetin kısa bir anlatısı gibi kitap, her ne kadar roman kategorisinde olsa da. Güzel bir deneyimdi, farklı şeyler arayışında olanlar bir göz atabilir.
Enfes bir kitap elimden bırakamadım. Zaman zaman boğazım düğümlendiren kitap dönem şartlarını arabeske boyadığı anlatımı ve betimlemeleriyle müthiş bir okuma sağlıyor. Köpeğin ağzından yaşamın kaypaklıklarını anlatması bambaşka bir renk katmış. Diğer eserlerini kaçırmayacağım bir yazar Kemal Varol.
"Elimi dostça omzuna koydum. Meğer yarası tam da oradaymış" Paul Valery. - Kitab 2014-cü ildə "Sabit Fikir" jurnalının ən yaxşı kitab siyasında birinci yerdə idi... O vaxtdan bəri yaddaşımda idi... nə vatxsa oxuyacaqdım... Son kitab sifarişimdə bu kitabı da əlavə elədim... - Oxuyub bitirdikdən sonra 1000kitaba baxdım... bir neçə şərh oxudum... gördüm türklər mənim kimi baxmayıblar kitaba... qəzəblənənlər var, müdafiə edənlər var... - Əlbəttə "məmləkət" məsələlərini mən onlar kimi görə bilmərəm... üstəlik Türkiyədəki hadisələrə yaxşı hakim deyiləm.... kitabı əsərin arxa fonuna bələd olmadan oxudum... düzdür, bəzi hadisələr və personajlarla kimə eyham vurulduğunu sezdim... amma əsəri türklər kimi qəyərləndirməyim üçün bu kifayət deyildi... - Yazıçı Diyarbəkirlidir... Terror hadisələri romanın mərkəzindədir... Bəzi şərhçilər yazıçını dövləti və hərbçiləri bu cür təsvir etməsindən gileylənirdilər... razıyam, onların arasında heç mi yaxşı insan yoxdur? Əlbəttə var, lakin yazıçı bunu göstərməyib... Amma bir tərəfdən də düşünürəm ki, yazıçının bu cür düşünməyə vadar edən nədir? Niyə Kemal Varol hadisələrə bu cür baxır? ƏIbəttə bunun da səbəbləri var... heç bir hadisə bir tərəfli deyil... - Kitabda hadisələr türklərin dediyi kimi "güney-doğu"da baş verir... əsərdə bu vurğulanmır, amma oxucu üçün aydındır... hadisələr Mikasa adlı bir itin və onun adsız nəvəsinin dilindən təsvir edilir... gah baba danışır, gah da nəvə... - İtin yaşadığı həyatı oxuduqca bəzən qarışdırırdım, insanların həyatımı it həyatına, yoxsa it həyatı insan həyatına oxşayır... Bu məqamda insanla heyvanı ayıran nədir sualı yarandı beynimdə... və özümə görə cavab verdim... amma insan təəssüf ki, heyvan səviyyəsinə düşə bilir... heyvan ola bilmir... heyvan səviyyəsindən baxanda heyvan həyatı lazım olduğu kimi davam edir, heyvan elə bu həyatı yaşamalıdır deyirsən... amma insan o həyata düşəndə, heyvanlığı bacarmır... insan ancaq insan kimi yaxşıdır... insan olmaq da ki, asan deyil... və romanın mənə elə gəlir kökündə dayanan problem insan problemidir...
Haw, "Ucunda Olum Var"dan sonra okudugum ikinci Kemal Varol kitabi. Tarzi, dili, sembolleri iki kitapta da birbirine cok benziyor. O sebeple yazarin temposuna alismak icin ekstra bir caba gerektirmedi.
Haw ilk sayfalarindan itibaren konusu ve kahramlarinin ozgunluguyle okuyucusunu yakalayan bir kitap. Sembolleri kullanmaktaki ustaligi sayesinde Kürt meselesi hakkinda ozgurce lafini soyleyebiliyor. Ama bunu yaparken soguk bir siyasi dil degil, oya gibi islenmis edebi ve ayni zamanda samimi bir dil kullaniyor. Savasin anlamsizligi, kazananinin olmadigi, ve tahribatinin ilk aklimiza gelenlerin otesinde oldugu gibi buyuk mevzulari bir kopegin agzindan anlatabilmek herkesin harci degil.
Sonuc olarak "Haw", benim icin Kemal Varol'un elinden cikan herseyi okuma hissini pekistiren bir kitap. Yazariyla gec tanismis olmak disinda hicbir pismanligim yok Haw'i okumus olmakla ilgili.
Bir köpeğin gözünden "3 renkli bayraklar taşıyan, renkli elbiseler giyen güneylilerle", hikayenin kötüsü oldukları için herhalde ne yerler, ne içerler tam olarak ne olduklarını bilemediğimiz "kuzeylilerin" hikayesi anlatılmış. İçerden olan yazarın, bir hikayeyi çok da dışardan yazamamasını bu kitap da tecrübe ediyor maalesef.
Bir takim alegori çalışmalarını içeren son bastan belli olan sıradan bir hikaye. Anlattigi seylerle ilgili yeni bir sey soylemiyor üzgünüm. Sırf karakter köpek diye orjinal de olunmuyor.