“Ben mi tablonun içine girmiştim yoksa o mu kendi dışına taşıp beni kapsamıştı? Hangisi olmuştu, şimdi de bilmiyorum; sadece kompozisyonun çevremdeki her şeye, pazara, pazarcılara, meyve, turp ve ıstakozlara, gözümün değdiği her şeye tamamıyla hâkim olduğunun ve bu hâkimiyetin, doğrudan sanatın gücü anlamına geldiğinin farkındaydım.”
Ele aldığı eserleri okuyup binbir emekle inceleyerek “gerçekten” eleştiren, bu yüzden de edebiyat çevrelerince pek sevilmeyen eleştirmen İskender, bir sabah uyandığında bazı şeylerin farklılaştığını görür. Hava farklıdır mesela; ezici ağırlığı ve tuhaf kokusuyla canına kast eder gibi bir hâli vardır ki bu rahatsızlığa sahip olan tek kişi de kendisi gibi görünmektedir. Ezbere bildiği caddelerde kaybolur, eşi ve oğlu da dahil olmak üzere etrafındaki herkese yabancı hissetmeye başlar kendini. Hayatında “katı olan her şey yavaşça buharlaşırken” hâlâ var olduğunu ispat etmek istercesine bir tabloya tutunur; Sicilya’da bir enginar tezgâhından aldığı bu resim, hayatının en önemli meselesi hâline gelir. Tabii, salonun orta yerinde öylece duran, kapkaranlık yabancının kim ya da ne olduğunu anlayabilmekse bambaşka bir meseledir...
Ersan Üldes’in uzun bir aradan sonra kaleme aldığı bu roman, Gogolvari bir mizah ve karanlık kahkahalarla örülü, unutulması oldukça zor bir eser.
Ersan Üldes was born in Manisa in 1973. He has been living in İstanbul since 1990. He graduated from engineering faculty of YTU in 1995. His first poem was published in Milliyet Sanat in 1990 and it was also his last poem. Since then, he has been writing novels, essays and book reviews. His first novel Yerli Film (Native Film) received the İnkılap Bookstore Novel Award in 1999. He worked as a copy writer for several agencies and founded his own advertising agency in 2001. Other than literature, he is interested in horses, horse growing and racing. Ersan Üldes’ second novel Aldırılan Çocuklar Örgütü (Organization of Aborted Children) was published in 2004. He wrote book reviews for several newspapers and literary magazines. His third novel Zafiyet Kuramı (Theory of Infirmity) was published by Plan B in 2007 and then published also in Syria and Macedonia. An excerpt from The Theory of Infirmity was selected for Dalkey Archive’s Best European Fiction 2011 anthology, edited by Aleksandar Hemon. ‘Derwish’ written by Ersan Üldes and Murat Uyurkulak was translated into French and published in the short story collection Nouvelles de Turquie. Üldes follows both the Turkish and world novel closely and analyzes novel theory. His latest book On Kişot (Ten Quixotes), a study on ten different novels by ten different novelists of Turkish Literature, was published in 2011.
ilk kez ersan üldes okudum. kafasının değişik çalıştığını ve epey farklı bir şey okuyacağımı tahmin ediyordum. ersan üldes, edebiyatımızın pek de görünmeyen ama sağlam okurlarca kulaktan kulağa yayılan yazar grubuna ait bence. benim bu öznel grubumda fatih balkış, ozan can özübal, ilk kitaplarıyla kerem eksen filan da var. roman edebiyat eleştirmeni iskender’in bir sabah bambaşka bir sabaha ve istanbul’a uyanmasıyla başlıyor. kimsede bir değişiklik yoksa da iskender dengesini kaybediyor, oğlunu okula bırakıp eve dönmekte zorlanıyor. romanın bu ilk kısmının içine girmek biraz zor ama ersan üldes’in çok sağlam türkçesi var, gayet rahat devam edebilirsiniz. bir de yolda gördüğü dilenciler, helikopter anneler filan derken epey eğlenceli bir yandan. eve döndükten sonra roman canlanıyor. hikayesini öğrendiğiniz no.41 adlı tabloyla kurduğu bağ, bu tablo sayesinde balayını, karısını ve kız arkadaşlarını, bilginin bomboş bir şey olduğu bu çağı, hatta akademik dünyanın fosluğunu öğreniyoruz. yalnız öyle bir tablo hikayesi ki ben bile açtım gugılladım, yedim diyebilirim sanırım :) olaylar daha gerçeküstü bir hal alırken eve gelen “şey”le iskender’in varoluşunu anlamlandırmaya çalışması, geçmişiyle hesaplaşması, beyaz yaka karısıyla ilişkisinin geldiği nokta, babalık, özgüvensizlik derken aslında roman nefis bir istanbul ve insanlık hesaplaşmasıyla bitiyor. etik kuralları olduğu için edb. camiasından kovulan ve sonra mahlasıyla daha sağlam ama sahte bir yer edinen iskender’in edebiyat dünyasına, romanlara ilişkin yorumları, okumadan tanıtmak için kurduğu taktikler maalesef çok tanıdık. hele o dünya siparişle yazı yazmayan benim için daha da tanıdık :) onun dışında beceriksiz bir ev erkeği durumuna düştüğü bu hayattan kurtulmak için sızlanmak dışında bir şey yapmaması çok acıklı. karısı ve arkadaşlarına dair ne zaman mizojen bir şeyler düşünecek olsa bir kadın okur olarak “yok artık” dememle yazarın son derece zeki bir biçimde hop diye attığı geri adımları okumak çok tatmin ediciydi. sevip sevmediğini bilmediği çocuğu ve garip dili, ne zaman mutfağa girse söylemeye başladığı özlü sözler, köpeği ve bitkisiyle ilişkisiyle iskender dalaman çok komik ve hakiki bir karakter. ama distopik bir roman karakteri gibi değişip duran istanbul da bence roman için çok önemli. habire değişen binalar, garip alışkanlıklar, bir şehri esir alan hız ve para, küçük havuzlu sitelerde bulunduğu sanılan ayrıcalık gibi pek çok detay var. geldiğimiz bu korkunç günlerde en çok romanın sonundaki şu cümle büyüdü aklımda: “sabah, öğle, akşam sokağa düşmüş babaannelere ya da kadidi çıkmış köpeklere karşı bunca nefreti üretmek için, bu zihinler acaba ne yiyip ne içiyor?” sağlam, komik olduğu kadar da ciddi bir roman. ersan üldes’in dilini çok sevdim.
Ersan Üldes’in kalemiyle tanıştığım ve kendisinin yazdığı son kitabı İstanbul Buradaydı. Roman, bir adamın gündelik yaptığı işlerde yaşadığı yersiz bir korku ile başlayarak, içsel bir yolculuğa çıkarıyor. Kara mizahın yoğunlukta olduğu, melankolik bir hikaye. Yazarın, hikayeyi anlatış ve ele alış biçimi bana, Oğuz Atay’ı hatırlattı. Kalemini kavrayabilmek için yazara ileride tekrar okumayı planlıyorum.
En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: bu roman 2023’te okuduğum en iyi romandır. Derin edebi lezzetin vitaminli kahkahalarla buluştuğu, kaliteli mizahın yükseltici edebiyat anlamına geldiği, derdi olan, bu derdini ne de şık söylemiş olan roman. Dört dörtlük, beş yıldızlı. Editörler, eleştirmenler, yayıncılar, sanatçılar, mizahçılar, iyi okurlar, kötü okurlar, güzel insanlar, sporcular, hayvanseverler, anneler, babalar, dijitalciler, postmodernistler, yapay zekacılar okumalı, okursa ne iyi olur.
İlk yarısını yazarın sıradışı tarzına rağmen atlatabilirseniz, kalan kısmını merakla okuyacağınız bir roman. Yazarın güçlü bir yazım tarzı var ama ben büyük ölçüde odaklanmakta zorlandım. İronik, genel anlamda komik, ansızın değişen bir şehrin, bir adamın, hayatın ta kendisinin hikayesi.
Bu kitabı ne beklentiyle okumaya başladım bilmiyorum ama bu değildi. İlk sayfaları ciddi bir ön yargıyla okumuş olsam da sonra sonra yazarın kalemine teslim oldum çünkü gayet iyi. Çağdaş edebiyatımıza daha çok şans vermem gerektiğini gösteren bir okuma oldu.