Postmodern bir roman, gazeteci ve incelemeci olan Susan Sontag romancı olarak da başarılı. Aşk ve ölüme aynı hırs ve istekle, tutkuyla bağlanmış bir kişinin romanı. Kısmen cinayet öyküsü yer alsa da felsefi ve psikolojik ağırlığı fazla olan bir aşk romanı gibi kurgulanmış, ama aşk romanı değil. Peki ne? Cevabım yorumumun sonunda.
Goodreads’te ülkemizden okuyucuların pek rağbet etmediği bir kitap. Halbuki ilginç ve güzel bir roman.Yazarın dili oldukça sade, buna karşın şaşırtıcı, ürkütücü, merak uyandırıp huzur kaçırıcı bir üslubu var. Devamlı sorgulama, zıtlıkları ard arda sıralama yazarın üslubunun bir başka yönü. Bu kitapta en ilginç olan husus anlatıcının (üçüncü tekil şahıs) bir şekilde ilk ağızdan (birici tekil şahıs) anlatıyor gibi gelmesi. Yazar bu tekniği çok zekice kullanıyor ki daha önce bu kadar açık olarak herhangi bir romanda rastlamamıştım. Örneğin; “... Dört arkadaş otelin önünde buluştu, arabaya bindiler, kongre merkezine doğru gidiyoruz”
Ayrıca Sontag deneysel bir teknik kullanıyor. Başlarda çok sık, kitap ilerledikçe sıklığı azalan bir uygulaması var. Parantez içinde “şimdi” yazıyor (şimdi), ancak bunu okusanız da okumasanız da cümlede anlam değişmiyor, okuyunca sizi o ana daha sıkı olarak götürüyor.
Roman kahramanı 33 yaşında, yakışıklı, iyi eğitimli, bir şirkette iyi bir işi olan, işinde çalışkan, köpeğini gezdiren, düzenli bir yaşamı olan, yumuşak başlı Dalton Harron ve onunla aynı vücudu paylaşan çoklu karakterli Diddy. Diddy’nin bu karakterleri iyi kalpli, kötü ruhlu, yaramaz, uslu, yardımsever, hırçın, sakin, tembel, şüpheci, komedyen, adil, kavgacı, kıskanç, meraklı, ilgisiz vb gibi onlarca zıtlığı taşıyorlar.
Dalton ailevi sorunları olan, eşi tarafından terkedilen, annesini sevmeyen, başarılı ve ünlü piyanist kardeşinin gölgesinde kalan, intihara teşebbüs eden, çocukluğunda oynadığı bebeğini ikizi sayan ve onu ateşe atıp yakan kısaca psişik olarak dolu bir insan. Özellikle erkek kardeşi Paul ile ilgili düşünceleri çok karışık. Erkekliğinden şüphe eden ve benlik nefreti içinde olan bir adam. Diddy lakabını ona kardeşi vermiş. Bu nedenle Diddy’nin romandaki seyrüseferi hep kardeşi ile ilişkili, hep gel-gitli, hep arayış içinde.
Diddy’nin rüya mı gerçek mi birbirinden ayıramadığı ve devamlı sorguladığı olayların başında işlediğini düşündüğü cinayet hikayesi ile roman başlıyor, sonradan kör olmuş genç ve güzel bir kadın olan Hester ile arasındaki aşk örgüsüyle devam ediyor. Diddy kendi ölümünü inceliyor bir başka deyişle. Roman Donald’ı mı, Diddy’i mi anlatıyor ancak romanın sonunda anlaşılıyor.
Sağlam bir kurgu, mekan ve olay tanımlarında olağanüstü gözlemlerin ortaya çıkardığı cümleler, Hester ile Diddy arasındaki heyecanlı diyaloglar, modern çağı lanetliyor adeta. Kitabın sonuna doğru Diddy ölüler arasında dolaşırken Amerikan toplumunun bir resmini çekiyor.
Postmodern bir roman olduğundan benim için okuması güç bir roman oldu, bir o kadar da öğretici. Sonucu okuyucuya bırakan yazar (bence) şizoid karakterli yani şizofren Dalton’un gördüğü kabusları ikincil karakter Diddy üzerinden anlatıyor. Hem de çok başarılı bir şekilde. Bu haliyle romanı psikolojik romanlar kategorisine dahil ediyorum.