Çok uzakta bir yerlerde birtakım adamlar iriyarı kel ve yalnız bir adama kurşun yağdırıyordu, birkaç kötü adam ise bir kızın hayatına son vermek üzereydi. Sevil yerde, ben sandalyemde, ellerimiz çaresizce yanımıza düşmüş, öylece oturuyorduk. Ekrana baktım. Kandan kıpkırmızıydı. Sonra bir adamın yere düştüğü görüldü, ince bir inleme duyuldu ve ekranda bir yazı belirdi: “Yeniden Oyna.”
“Yeniden oynayalım mı Sevil?” diye fısıldadım.
Ahmet Erkam Saraç, içerisinde hayatın nefes alıp verdiği öyküler yazıyor. Yanı başımızdaki kırgın ailelerin, toksik ilişkilerin, yalnız bırakılmış çocukların, yeri doldurulamaz kayıpların bataklarını anlatıyor. Bazılarının çıkmak için çabalarken daha da gömüldüğü, bazılarının dibe vardığını bile fark etmediği bataklar bunlar.
Battığımız Bataklar, acının farklı yüzlerini, hiçbir filtreden geçirmeden, saklamadan, olabildiğince somut halleriyle karşımıza çıkaran, cesur bir ilk kitap.
Battığımız Bataklar kayda değer bir öykü kitabı. Yazar Ahmet Erkam Saraç’ın okuyucuyu şaşırtmayı seven bir tarzı var. Üstelik yaptığı denemelerden anlatım üstüne de düşünen bir yazar olduğunu anlıyoruz. Bence bu bile başlı başına çok kıymetli. Tek eleştirim öykülerin kuruluş mantığının ve yapılarının hemen hepsinin aynı olmasına (ki bu da ilk öykü kitaplarında sık gördüğümüz bir şey aslında). Derlemeye ismini veren “Battığımız Bataklar”, “Murat Bir Baba Dese” ve “Yeniden Oyna” derlemenin bence öne çıkan, güçlü öyküleri.
Ahmet Erkam Saraç tarafından yazılan “Battığımız Bataklar”, hayat ve işleyişiyle ilgili derdi olan ve derdine çözüm önermek ya da mazluma umut vermek yerine, bu derdini anlatmak ve hayatta bazı sevimsiz şeylerin varlığı karşısında yeni gözleri de safına çekerek durmak gayesinde (gibi hissettiğim) bir ilk kitap.
Dertli dediysem de sanılmasın ki bu hüzünlü bir anlatı, tam aksine, Saraç’ın, derdi bir yumru gibi önümüze bırakan, cüretkâr bir dili var. Kokusunu ala ala hissizleştiğimiz sayısız sorunla çevrelenmiş hayatlarımızın içinden çekilmişçesine gerçekçi olay ve durumların öyküleştirildiği “Battığımız Bataklar”, okuruna, işte bu bahsettiğim kokuyu hatırlatıyor ve bir kez dikkatimizi çektikten sonra bize batmaya başlayan tüm sıkıntı unsurları gibi, hep birlikte maruz kaldığımız çürümenin de kokusu, okuru, toplumsal bataklığını düşündürmeye itiyor.
"Ne yapayım, acımı paylaşanları teselli ettim."
Mesela, yukarıda alıntıladığım cümle, ilk bakışta, sade, bir yerde basit bir cümle, oysa, bu cümledeki duruma düşen ve onu deneyimleyen biri için bireysel kayıplar tarihine ışınlanma vesilesi. Duygularımızı, acılarımızı ve yasımızı, içimizde bir yerde, kendi başımız(d)a, yalnız yaşıyoruz ve yazar, "yalnızlığın her yerde, her şartta kaderimiz" olduğunun farkında.
“Ağlayasım geldi ama ağlamadım.”
Sıkıntılı durumları kanırtmadan aktaran, acının dozunu kıvamında kullanan ve en ciddi yaralarda bile kabukları koparmayan, incelikle kaleme alınmış yedi öykü içeren “Battığımız Bataklar”, görece az sayıda öykü içermesi sebebiyle kısa ve okurda daha fazla öykü gelse isteği bırakan bir kitap. Artık kısmet gelecek kitaplara...
Kapsamlı ve çok yönlü düşünen sağlam bir okur olduğu da hissedilen Saraç'ın, “Battığımız Bataklar”ı, hem hep birlikte battığımız “modern” dünya bataklığından, hem de içimizde yer alan “aile” ve “toplum” bataklıklarından izler taşıyan, akıcı bir kitap.
Okuma eylemi olarak keyif verirken, hissiyat olarak huzursuzluk ve sıkıntı zerk eden bu etkileyici kitabı, hayata filtresiz ve doğrudan bakmayı tercih eden tüm yetişkin öyküseverlere öneririm.
Yazarı İAFL mezunu olduğu için ilgimi çekti. Çok kısa bir kitap, bir oturuşta bile okunur. Bazı öyküleri sevdim, bazıları ortalama idi. Bazı öykülerdeki farklı teknik kullanımları hoşuma gitti.
Duyguların ve durumların içindeki kırılgan anları yansıtan bir öykü kitabı olmuş. Yazarın, özellikle çocukların duygularına eğildiği öykülerindeki gözlem ve aktarım gücünden etkilendim. "Tıraş Köpüğünden Bulutlar" öyküsünü okuyunca olay sıralamasını unuttuğum ama hissiyatını anımsadığım bir rüya görmüş gibi hissettim. Umarım hep yazar.