'Dumandan boğulmamak için havaya kaldırdığı beyaz suratı, alevlerin süpürüp mahvettiği saçlarının uzunluğu, kaşla göz arasında kül olan kiraz çiçekli kimonosunun güzelliği… Ne kadar da yürekleri dağlayan bir manzara…”
İnsanın derinliklerinde gizli kalmış korkuyu kaleminde oynatarak aktaran Akutagawa’dan iki sıra dışı hikâye… Ucuna boya yerine kan sürülmüş bir fırça, sanatçısını ulaşılması en eşsiz mertebeye getirir; unutulmamak. Özel bir tablo yapmak için tuvalinin başına geçen ressamın sanata dair tutkusu, hayatının en karanlık anısına yol açar. Cehennem Manzarası, sanatın ölümsüzlüğünü tüm sarsıcılığıyla okura aktarıyor.
İyiliğin mükâfatı bir cezaya dönüşebilir mi? Örümcek İpliği, cennet ve cehennem arasında sıkışan bir fâninin hırsına yenik düşerek girdiği bir çıkmaz sokaktır. İyiliğinin ödülünü almak üzereyken bir anlık gafletiyle yüzleşen bu zavallının hikâyesi, okuyan herkes için farklı bir pencere açıyor.
Japon kısa hikâyeciliğinin babası olarak bilinen Ryūnosuke Akutagawa, cennet ve cehennem arasındaki o çizginin nahifliğini, bu eşsiz hikâyeleriyle çarpıcı bir şekilde yansıtıyor.
Akutagawa Ryūnosuke (芥川 龍之介) was one of the first prewar Japanese writers to achieve a wide foreign readership, partly because of his technical virtuosity, partly because his work seemed to represent imaginative fiction as opposed to the mundane accounts of the I-novelists of the time, partly because of his brilliant joining of traditional material to a modern sensibility, and partly because of film director Kurosawa Akira's masterful adaptation of two of his short stories for the screen.
Akutagawa was born in the Kyōbashi district Tokyo as the eldest son of a dairy operator named Shinbara Toshizō and his wife Fuku. He was named "Ryūnosuke" ("Dragon Offshoot") because he was born in the Year of the Dragon, in the Month of the Dragon, on the Day of the Dragon, and at the Hour of the Dragon (8 a.m.). Seven months after Akutagawa's birth, his mother went insane and he was adopted by her older brother, taking the Akutagawa family name. Despite the shadow this experience cast over Akutagawa's life, he benefited from the traditional literary atmosphere of his uncle's home, located in what had been the "downtown" section of Edo.
At school Akutagawa was an outstanding student, excelling in the Chinese classics. He entered the First High School in 1910, striking up relationships with such classmates as Kikuchi Kan, Kume Masao, Yamamoto Yūzō, and Tsuchiya Bunmei. Immersing himself in Western literature, he increasingly came to look for meaning in art rather than in life. In 1913, he entered Tokyo Imperial University, majoring in English literature. The next year, Akutagawa and his former high school friends revived the journal Shinshichō (New Currents of Thought), publishing translations of William Butler Yeats and Anatole France along with original works of their own. Akutagawa published the story Rashōmon in the magazine Teikoku bungaku (Imperial Literature) in 1915. The story, which went largely unnoticed, grew out of the egoism Akutagawa confronted after experiencing disappointment in love. The same year, Akutagawa started going to the meetings held every Thursday at the house of Natsume Sōseki, and thereafter considered himself Sōseki's disciple.
The lapsed Shinshichō was revived yet again in 1916, and Sōseki lavished praise on Akutagawa's story Hana (The Nose) when it appeared in the first issue of that magazine. After graduating from Tokyo University, Akutagawa earned a reputation as a highly skilled stylist whose stories reinterpreted classical works and historical incidents from a distinctly modern standpoint. His overriding themes became the ugliness of human egoism and the value of art, themes that received expression in a number of brilliant, tightly organized short stories conventionally categorized as Edo-mono (stories set in the Edo period), ōchō-mono (stories set in the Heian period), Kirishitan-mono (stories dealing with premodern Christians in Japan), and kaika-mono (stories of the early Meiji period). The Edo-mono include Gesaku zanmai (A Life Devoted to Gesaku, 1917) and Kareno-shō (Gleanings from a Withered Field, 1918); the ōchō-mono are perhaps best represented by Jigoku hen (Hell Screen, 1918); the Kirishitan-mono include Hokōnin no shi (The Death of a Christian, 1918), and kaika-mono include Butōkai(The Ball, 1920).
Akutagawa married Tsukamoto Fumiko in 1918 and the following year left his post as English instructor at the naval academy in Yokosuka, becoming an employee of the Mainichi Shinbun. This period was a productive one, as has already been noted, and the success of stories like Mikan (Mandarin Oranges, 1919) and Aki (Autumn, 1920) prompted him to turn his attention increasingly to modern materials. This, along with the introspection occasioned by growing health and nervous problems, resulted in a series of autobiographically-based stories known as Yasukichi-mono, after the name of the main character. Works such as Daidōji Shinsuke no hansei(The Early Life of
Çok sevdiğim yazarın, okuduğum diğer iki kitabı (Raşömon ve Diğer Öykülerve Kappa) gibi etik değerlerin tartışıldığı, birisi çok kısa olmak üzere harika iki öyküden oluşan 95 sayfalık ince bir kitap.
Ryunosuke Akutagawa’dan yine kısa bir hikaye. Yazardan okuduğum üçüncü ve en beğenmediğim kitap oldu.
Kitapta iki farklı hikaye var. Kitabın ilk 90 sayfası birinci hikayeyi, son 5 sayfası ise ikinci hikayeyi anlatıyor. İlk hikayenin konusunu ve olay örgüsünü çok zayıf buldum. Yazar vahşetle, şok edici olaylarla bir korku hikayesi yazmaya çalışmış ama bana “edgy” olmaya çalışan bir anime serisinden hallice geldi. Tam Japon kafasından çıkacak bir hikaye olmuş ve bunu maalesef iyi anlamda söylemiyorum.
Yazarın tüm kitaplarında (daha doğrusu Japon edebiyatının genelinde) olduğu gibi bunda da depresif tonlar hakim. Bu temaları işleyen kitapları severim o yüzden beni rahatsız etmedi.
İkinci hikaye ile ilgili söyleyecek bir şey bulamıyorum çünkü çok, çok kısaydı. Keşke ikinci hikayeye 5 sayfacık ayırmak yerine her iki hikayeyi 40-50 sayfalık yapsaymış yazar. Böylelikle ilk hikayenin uzunluğu kısalacağından zayıf noktaları göze bu kadar batmazdı ve ikinci hikayeye daha çok yer verileceğinden daha tatmin edici bir seviyeye gelebilirdi.
İlk defa Akutagawa okudum ve sonuç; büyülendim! Yükü ağır ufacık bir kitap Cehennem Manzarası. Mükemmelliyetçiliğin, başarıya ve eşsiz işler çıkarmaya saplantılılığın kaçınılmaz yıkıcılığı okuyucunun ruhunu titretecek düzeyde. Unutmamak gerek; ana hikaye dışında yine taşı gediğine koyan bir de mini hikaye bulunuyor kitapta. Hükmü tartının ağır çeken koluna göre değil hafif kola göre değiştirdiğinde bile, insanın kendi karanlığının en büyük bataklığı olduğunu ve bu yüzden azabının çözümünün benliğinin dezenfeksiyonuna bağlı olduğunu basit ve yalın bir dille ifade etmiş. Tavsiye edilir.
Okurken güzel bir şey çıkar düşüncesi ile okudum ama gerçeğiyle bir tablonun resmedilme hikayesi anlatılıyor ve Hoshihde ve Kral mıdır nedir ikisi de yanlış yaptı çıkarları için birbirleriyle uğraştılar ama yine de anlamsal olarak bir ressamın neden bu kadar korkunç olduğu anlatılması yine de farklı tecrübe kattı bana.
Bencil umursamaz sanatci resim cizmek icin ogrencilerine aci cektiriyor sonra onu öldurecek bir resim icin yakip ölmesi icin kadin istiyor kraldanmi ne kadin kizi cikiyor maymun da atlayip öluyo maymunla arkadasti kiz(kendim icin yazdim sacma gelebilir yani karismayin)
This entire review has been hidden because of spoilers.
Olayların nasıl gelişip öyle bir sona doğru gittiğini açıkçası pek beklemiyordum.Gerçi tablonun isminden bile çıkarım yapabiliriz sanırım.Bir şey uğruna bu sonu hakediyor muyduk ha Yoshihide
Fikir sahibi olmak için japon klasiklerine başladım ve güzel bence. Birbirini çok seven ünlü bir ressam ve kızı anlatılıyor. Bu ressam kraliyet mensuplarına resim yapıyor, kızı da hizmetkar gibi bi şey olarak saraya alınıyor. Adam mesleğine saplantılı bi şekilde bağlı ve cehennem üzerine tablolar yapıyor. Cehennemi rüyalarında devamlı görüyor ve tablolarını tamamlamak adına gözünde canlandıramadığı kısımları gerçek hayatta gerçekleştiriyor. Örneğin öğrencisini soyup zincirliyor üzerine yılan salıyor ki o an ki çırpınışları resmedebilsin. Başka öğrencisinin üzerine baykuşların saldırmasını sağlıyor. Neyse artık tablosu bitecek. Ama tablosuna eklemek istediği son şeyleri gözünde canlandıramayıp kraldan bir canlandırma istiyor. Gökten inen, ateşler içinde bi kağnı, içinde yanan biri ve etrafta kuşlar. Kral da tamam diyerek kağnıyı getiriyor. İçinde de ressamın kızı var. Ressam dehşete düşüyor fakat yüzünde garip gülümseme ile haz alarak kızının yanışını izliyor. Gidip tabloyu tamamlıyor. Bu arada tüm insanlar onu şeytan gibi görüyor. 2 gün sonra da ressam kendini asıyor. (Kralın amacı da resim uğruna insanlara işkence eden, araba yaktıran birini cezalandırmaktı ama istediği tepkiyi alamadı)
This entire review has been hidden because of spoilers.