Enis Batur ile Bilge Karasu 1971 yılında tanışıyorlar. Batur’un 1973’te Paris’e gidişine kadar gelişen dostluklarının ardından, aynı şehirde olmadıkları yıllarda sürekli yazışıyorlar. Bu kitapta Bilge Karasu’nun Enis Batur’a 1973-76 ve 1985-94 yılları arasında yazdığı mektupları, Mesut Varlık’ın Karasu’yla dostluğa dönüşmüş usta-çırak ilişkileri hakkında Batur ile yaptığı bir söyleşiyi, Batur’un “Bilge Karasu’nun Ankara'sı” adlı yazısını ve Karasu’nun radyo için yazdığı Ankara metninin dergi yazısı halini okuyacaksınız. “Ankara’da yazdığım zaman nasıl İstanbul’u düşünerek yazıyorsam, dışarıda yazdığım zaman da yine İstanbul’u düşünerek yazıyordum,” diyen Karasu'nun Ankara’da, Ankara’nın da Karasu’da nice iz bıraktığına dair birçok ipucu bulacaksınız bu metinlerde.
Bilge Karasu (1930–1995) was born in Istanbul and became the pre-eminent Turkish modernist writer. Besides short stories and novels he was also a well-known translator. A graduate of the philosophy department of the Faculty of Letters of Istanbul University, Mr. Karasu worked in the foreign broadcast department of Radio Ankara until a Rockefeller University scholarship made it possible for him to continue his studies in Europe. After returning to Turkey, he went to work at Hacettepe University, where he lectured in philosophy. In 1963, Mr. Karasu won the Turkish Language Institute’s Translation Award with Olen Adam, for a translation of D. H. Lawrence’s The Man Who Died. By that time, he had begun to experiment with new forms of expression in his collection of stories entitled Troya’da Olum Vardi (Death in Troy). He won the Sait Faik Story Award eight years later with Uzun Surmus Bir Gundu Aksami (Evening of a Long Day). By the beginning of the 1980s, he had tried an abstract form of expression in Gocmus Kediler Bahcesi (The Garden of Departed Cats) and incorporated other forms of art into his writing. He attempted different uses of form and content in works he styled "texts" rather than "stories." His other works include Kismet Bufessi (Kiosk of Destiny), a collection of short stories; and Kilavuz (The Guide).
Enis Batur’un hep “ustam” olarak bahsettiği ve yazın adamlığının ilk yıllarında çok sık beraber olduğu Bilge Karasu’nun kendisine yazdığı mektuplarının ve onunla ilişkili olarak yaptığı röportajının Mesut Varlık tarafından düzenlenmesinden oluşan bir kitap. Sona eklenen B. Karasu’nun Ankara’ya ilişkin metinleri daha ilgi çekici. Çok ciddi bir kişilik altında nasıl bir çocuk olduğu mektuplardan anlaşılıyor. Bu kitap da meraklıları için cazip olabilir.
Kitabı hazırlayan Mesut Varlık'ın Enis Batur'la olan söyleşisi mektupların dünyasına girmeden önce okuru Enis Batur ve Bilge Karasu'nun ilişkileri hakkında bilgilendiriyor.
Enis Batur’un şu sözü ne kadar da iç acıtıcı aslında onu fark ediyorsunuz : " kişi çekip gittiğinde arkasında irili ufaklı boşluklar kalıyor. "iz"lerin korunması türkiye'de daha da güç, karasu'ya ilişkin görsel ve sessel bir arşiv bildiğim kadarıyla oluşturulamadı. (...) okuma defteri vardı, ne oldu? hala bir biyografi çalışmasına kalkışan yok, nasıl bir ülke burası! Sevgi Şanlı, Füsun Akatlı, Nezihe Meriç, Tomris Uyar, Cüneyt Türel, Fred Stark... kimbilir kaç tanık onlarla Bilge hakkında görüşme yapılmadan göçtü gitti."
yine Batur’un "metise gelesiye kelimenin tam anlamıyla bir yayıncısı olmamıştır bilge'nin." deyişiyle metis'in ne kadar kıymetli bir iş yaptığını anlıyoruz aslında. metis'e, Mesut Varlık’a ve tüm emek verenlerin emeğine sağlık.
Mesut Varlık söyleşinin bir yerinde " (...) elimizde başka bir kaynak kalmadı artık." diyor Karasu için, Batur da cevaben "(...) dahası gelecektir." diyor. umut edelim de gelsin.
Mektupları okumayı seviyorum, hele ki bir de mesele Ankara olunca…
Bilge Karasu yakından takip ettiğim bir yazar değildi ancak bu mektuplardan sonra kendisine biraz daha ilgi göstermem gerektiğini fark ettim. Yaşanmışlıkları, İstanbul’a gitmenin önemli ve zorlu bir olay olması (bugünden bakınca insan üzülüyor) ve satır aralarından anladığımız kadarıyla kendini yaşayamaması…
Son aylarda çok seyahat ettim, kitabı 11 saatlik bir uçuşta okudum ve bu gönderiyi de dünyanın öbür ucundan yazıyorum. Düşünmeden edemedim, Karasu ABD’de, Almanya’da, İngiltere’de ya da Japonya’da doğmuş olsaydı hayatı ve edebiyatı nasıl olurdu?
Son olarak da eklemek isterim: Mektuplarda bahsi geçen adresleri Ankara’da ilk fırsatta gidip göreceğim ama “şehrimizin ünlü yazarı Bilge Karasu bu binada yaşadı” şeklinde bir plaket asmak çok mu zordu?
bilge karasu'nun alışveriş listesi de basılsın, okuyacağım!! okucam!!! normalde kimsenin kişiliğine takılmam, kimsenin de çok hayranı olmam, metin her şeyden öncedir. ama bilge karasu'da hissettiklerim o kadar özel, o kadar ona özgü ki okuduklarımı dahi hayalini sürdürdüğüm bir ses, dış hatlarını ancak seçebildiğim ama yüzünü çıkaramadığım bir kişi olarak deneyimliyorum. ben onu okumuyorum, o benim okuma hayatımda tezahür ediyor yani. o sebeple de bu kitabı gerçekten severek, sevgiyle okudum (ben sevgisiz bir okuyucu muyum, bazen belki de). enis batur'un notlarını, başta verdiği yanıtları da yardımcı buldum. kitabın gerçek incisi tabii ki sondaki ankara yazısı, bir tür sosyal tarih denemesi gibi, ankara'da gündelik hayat nasıl yaşanır, ankara'da kafanın üstünde hangi kuşlar duyulur, ankara'da ışık ne tür avlulara vurur, yani hatırlanmaya değer ne varsa kısadan nasıl betimlenir, hepsinin damıtıldığı metin. üstelik karasu'nun sözlü aktarılmasını hedeflediği bir yazıyı okumak, yazın dünyası dışına çıkan sözcüklerin nasıl hafifleyebildiğine dair de kılavuz. bilge karasu'dan bir mektubum olsaydı mutlu ölürdüm. ama sanki beni çok fena haşlardı gibi geliyor
"Enis'e mektup yazmalı. Güneş duruyor, dünya duruyor. Hayvanlar susku içinde bekliyor. Sessizlik ezici bir hale gelince yazmağa başlıyorum."
[…] Korkarak da olsa ilerlemek -yazı yolunda- önemli. Yolun çıkmaz olabileceği düşüncesi de bir tek şey gösterir: Gözünü açık tutmağa çalışıyorsun; körü körüne bir gidiş değil bu. Ama nereye varacağını ben bilmem ya, sen de bilemezsin. Olsa olsa belirsizce bir şeyler sezebiliriz bu “yolun nereye çıkacağı” konusunda. Unutma, bu yol belli, çizilmiş bir yol değil ki… Biz açıyoruz; yazarken, yazarak... İmdi, “gerçekten çıkmaz yolmuş” diyebilmek için burnun duvara dayanmalı. O zaman, güzel güzel döner, kavşaktan başlarmış gibi (çünkü o kavşağı da sen çizersin) yeni bir doğrultuda yürümeğe başlarsın. Ama burnun duvara dayanmadıkça… Yalnız bir şeye de aldanmamalı sanırım. Şu: Yazıda burnu duvara dayanmalı başka, yazıyı yazdıran düşünce sürecinde burnu duvara dayanmalı başka. Yani, başka türlü yazmak gerektiğini düşündüğüm halde, “öyle başladım, öyle sürdürürüm” dersen, yanılmaca başlayabilir. Eh, sen benim bildiğim adamsan, bu konuları pek karıştırmazsın birbirine. […]
Mektuplar ve günlükler yazın dünyasının en büyük zenginliği. Keşke Enis Batur’un cevaben mektupları da (elbette ki “kişiye özel metin” etiği gözetilerek) bir şekilde Karasu külliyatından bulunup okurlarla buluşabilse…
Bilge Karasu ülkemiz için ne büyük bir değer ve biz de ne kadar değer bilmez bir ülkeyiz, bu kitabı okuyunca insan bunu bir kez daha anlıyor. Böyle bir değere daha iyi bir hayat sunabilmeliymişiz. Mektuplar sadece bundan ibaret değil tabii, öyle fazla yakınma içerdiği izlenimi vermek istemem, satır aralarına sızan bir hissiyat bu. Olgun bir yazarımızın o dönem genç bir şair/yazar olarak ortaya çıkan Enis Batur’a yazdığı mektuplar, Bilge Karasu’yu edebiyata ve hayata bakışı, tevazusu, birikimi, merakı ve elbette yazın serüveni açılarından biraz daha iyi anlamamızı sağlıyor. Araya sıkıştırılan incelikli edebiyat dedikoduları da ek bir keyif kaynağı. Kitabın sonundaki Ankara’ya ilişkin metinler de benim gibi Ankaralılar için daha da anlamlı, değerli. Özetle çok hoş bir kitap.