"Eğer bu kitap Nazi Almanyası zamanında yazılmış olsaydı, büyük ihtimalle yakmaya bile gerek duymazlardı. O kadar kötü yazılmış bir eser ki, bir biyografinin nasıl yazılmaması gerektiğine dair örnekler verilecekse, bu kitap her maddede kendini gösterir. Bir arşiv ancak bu kadar kötü kullanılabilir, bir kronolojinin ırzına ancak bu kadar geçilebilirdi.. İyi kitaplar hakkında yorum yapmaya pek gerek duymam; ancak kötü bir kitap dediğinizde, zırhımı kuşanır, her detaya iç dış sorgulama yaparım. Bütün bu eleştirilere rağmen, kitabın sonlarına doğru, Çağlar’ın Amerika'da tutuklanması ve sorgu sırasında başına gelenler, belki de sırf bu bilgi için bile kitabı okuduğuma pişman olmamı engelliyor. O sorguda sorulan sorular, bir devletin hangi mentaliteyle idare edildiğini ve aslında bir devletin her kademesi ile nasıl büyük devlet gibi hareket ettiğini gösteriyor"
“Ben, bir buğday başağının peşinden giden adamım; yeşil başağın, tane doldurmadan kurumamaması için, onun peşine düştüm” Süleyman Demirel (s.17)
“Rahmetli liderimiz Demirel, siyaseti, çıkış kapısı olmayan, kapalı alana benzetirdi” (s.108)
“Toplantıda Sabancı Grubu’nu, Sakıp Sabancı ile Özdemir Sabancı temsil ediyorlardı. Toplantı başladı. Konu, ürün fiyatlarının korunmsıydı. Karşılıklı selamlaştık, hemen ardından Özdemir Sabancı bana hitaben “Siz nereden çıktınız”? dedi. Ben de kendisine anlayacağı dilde cevap verdim. Sabancı, ısrarla haksız rekabet yaptığımızı iddia etti. Hatta sektöre girişimizi kıskanırcasına “Bizden sonra piyasaya girdiniz, fiyatları kırdınız “ deyince, şöyle karşılıkta bulundum: “Siz, ekmel imal etmek için buğdayı alıyorsunuz, önce un yapıyorsunuz. Ben ise, hazır un alıp ekmek imal ediyorum. Kısacası yarı mamul hammade alıyorum, onu mamule dönüştürüyorum. Aradaki fark buradan kaynaklanıyor” Özdemir Sabancı’nin hiddeti giderek arttı. Hava iyice gerginleşti. Gençlik heyecanı ile msadan bir kül tablası aldım, üzerine doğru fırlatmak istedim. Ali Osman Ağabey ile Şükrü ağabey üstüme atlayıp, benim o eylememi engellediler. Sakıp Sabancı bana sarıldı ve “Cavit, ne yapıyorsun”? dedi. Ben de kendisine “Kardeşini terbiye et!” cevabını verdim.” (s.277)
“Demirel’e Türk siyasi tarihinde demokrasi karşıtı bu iki önemli olayı niçin yeterince eleştirmediğini ve sorumlularını yargılanmadığını sordular. Demirel, “-Benim, ikinci bir ordum yok ki...” (s295)
“Bir aile düşününüz; anne ve baba, evlatlarının tüm halini kontrol altında tutar. Süleyman Bey de tutuklu arkadaşları yattıktan sonra, onların odalarına kapıdan eğilerek şöyle bir bakar, kontrol edermiş. Hatta çoğu gece İhsan Sabri Bey’in üstünü örttüğünü anlatırdı” (s.303)
“Demirel ; yüz defa dinleyeceğine bir defa gör “ (s.331)
“Gazeteci-Sayın Demirel, iyi günler.
Demirel-İyi günler kardeşim.
Gazeteci-Efendim, sizin telefonlarınız dinleniyormuş. Ne dersiniz?
Demirel-Keşke, keşke dinleseler.
Gazeteci-Niçin efendim?
Demirel-Dinlemiş olsalar benden bir şeyler öğrenir, memleket yönetiminde yanlış yapmazlar” (s.352)
“Demirel; sen devletsin, o tavır sana yakışmaz. Unutacaksın. Unutmasını bileceksin. Unutmasını bilmezsen, devlet olamazsın. Biz, adil olmak zorundayız” (s.354)
“İşte öyle bir gün, Süleyman bey, her zamanki sessiz, sakin ve soğukkanlı halini koruyarak, salın dışına çıktı, daha sonra şişe viskiyle geldi. Beyefendi ile hanımefendi arasında şöyle bir diyalog geçerdi:-Demirel, nereden buldu o şişeyi?
-Orta yerde duruyormuş.
-Demirel, orta yerde hiç öyle bir şişe viski görmedim...
Meğer beyefendi, her ihtimali göz önünde tutuğu için, evin belirli yerlerine viski saklarmış. Son getirdiği şişeyi de divanın altında çıkarmış” (s.368)
“Coşkun Bey’den mesajı aldıktan sonra, hemen Tansu Çiller’i aradım. Durumu kendisine anlattım. Ödeme emrini niçin imzalamadığını sordum. Bana aynen şu cevabı verdi:
“Memurlar, bu ay da maaş almasın, ne olacak?...”
Çiller’den bu cevabı alınca,aramızda sert bir tartışma başladı:
-Tansu hanım, sen neler söylüyorsun?
-Hatta bu ay değil, altı ay da almasınlar. Ülkeyi mahveden onlar” (s.420)
“Çağlar-Tansu Hanım, biliyorsun, biz iktidarız. Memur maaşlarını ödemezsek, bizi katlederler. Tarihte “Patrona Halil isyanı” var. Onu bilir misin?
Çiller-Memurlar da maaş almasın efendim.
Çağlar-Neden almayacaklar?
Çiller- Enflasyonu artırıyorlar.
Çağlar-İmzala şu kağıdı!...
Çiller-Hayır imzalamam!
Çağlar-Sen, bizi astıracak mısın!....
Tansu Çiller, bu konuşmamızdan sonra ağlamaya başladı. Ağlarken de şunları söylüyordu:”-Benim kadın olduğumu nasıl unutursun? Bana, böyle muamele edemezsin. Kendisine cevap vermek mecburiyetinde kaldım: “Şu anda kadın-erkek yok, devlet yönetimi var. Burada aynı gemideyiz. İktiradımızın üçüncü ayında, senin kaprislerinle rezil olacak halimiz yok” (s.422)
“Demirel’in veciz bir sözü var: “Dünün güneşiyle, bugünün çamaşırını kurutamazsınız” (s.524)
“Alparslan Bey, Cumhurbaşkanımızdan arzu ettiği cevabı alamamıştı ama ısrarını sürdürüyordu. Benimle tekrar görüşme ihtiyacı hissetmiş. Bir araya geldik, şu ilginç konuşmayı yaptı:
-Cavit bey, artık hiç kimseyi dinleme. Sen genel başkanlığa adaylığını koy. Ben, kongreye 10-15 bin genci yığarım. Onlar, kongrenin havasını değiştirir. Delegenin ilgisi bir anda senin üzerinde toplanır. Bu kongreyi kazanacağından eminim” (s.552)
“...Çevir Bir’le yapmış olduğum görüşmeyi, hiç eksiksiz kendisine naklettim. Bunun üzrine Başbakan, şu cevabı verdi: “Cavit bey, bu görüşmemizi herhalde Süleyman Bey’e intikal ettirirsiniz. Ben, bu paşaların hepsini emekliye sevk ediyorum. Tansu Hanım da benim bu tavrımı onayladı. Bu kararımızı, aynen Cumhurbaşkanı’na söyleyebilirsiniz. Erbakan’a cevabım şöyle oldu -Evet hocam; davetinizi, Cumhurbaşkanına arz etmiştim. Kendilerine, sizin ifadelerinizi de eksiksiz naklederim” (s.578)
“Aynen polisiye filmlerde gördüğüm sahnelerin bir benzerini yaşıyordum. Elbiselerimi aldılar. Portakal rengi bir tulum verdiler. Onu giydim. Sonra karşılarına oturttular. FBI ajanları tarafından sorgulama başladı.
Görevli-Türkiye Adalet Bakanlığı’ndan bir talimat var. Biz, o talimata uyarak, seni yakaladık. Çeşitli sorularımız olacak. Cevap verip vermemekte serbestsiniz.
Çağlar-Niçin yakalanıp, buraya getirildim anlamış değilim. Bu işte, yanlışlık olacak. Ben, Türkiye’de milletvekilliği ve bakanlık yaptım. Zaman oldu, Türkiye Cumhurbaşkanı’yla birlikte, ABD’ye geldim. ABD Başkan’yla karşılıklı oturup, toplantılar yaptık. Önemli konuları konuştuk. Bunun yanı sıra sizin Türkiye’deki büyükelçiniz de evime kadar geldi. Evet, tekrar ediyorum; bu işte bir yanlışlık var.
Görevli-Hayır, yanlışlık söz konusu değil. Biz talimatla hareket ediyoruz. Şimdi size sorularımız olacak. Türkiye, bazı komşu ülkelerine karşı baskı uyguluyormuş.
Çağlar-Hangi ülkelermiş?
Görevli-Bunlardan biri Ermenistan, diğeri ise Suriye.
Çağlar-Hükümette olduğum sırada, her iki komşuyla da ilgilendim. Ermenistan, Dağlık Karabağ Bölgesi’nde bize akraba olan millete, Azerilere saldırıyordu. Onlar üzerine, sınırları kapattık.
Suriye konusunda gelince........... Ben de kendisine düşüncelermiz anlatıtm.
Görevli-Siz öyle söylüyorsunuz ama bize gelen bilgilere göre, Kürtler asimile etmeye çalışıyormuş. Ermenilere de saldırıyormuşsunuz.
Çağlar-Bu sorduğunuz soruları, devlet adamları karşılıklı olarak konuşur, görüşür. Bu konuların, gözaltına alınmamla ne ilgisi var?
-Görevli- Mesele anlaşıldı. İsterseniz itirafçı olur ve iltica etme talebinde bulunabilirsiniz.
Çağlar-Hayır, iltica etmeyi asla düşünmüyor, en kısa zamanda ülkeme gitmek istiyorum. Tekrar ediyorum; beni derhal serbset bırakmanız gerekiyor.
Görevli-O yetki, bize ait değil. Ülkeniz istedi, siz de istiyorsunuz, o zaman belli bir süre sonra mahkeme karar verir” (s.600-601)
“Ünlü işadamları İshak Alaton ile Üzeyir Garih de zaman zaman ziyraetime gelir, adeta özel görevli gibi, bu iki konuyu, yani Ermenistan ve Suriye konularını benimle müzakere ederlerdi. Ziyaretlerinin amacı; müzakere edilen konuların, Cumhurbaşkanımız, liderimiz Demirel’e intikali için aracılık yapmamdı. Adeta Amerikan elçisi veya özel görevli gibi gelir ve konuşurlardı. Türkiye’nin Ermenilerin üstüne gitmemesi tavsiyesinde bulunur, Suriye meselesinde de ülkemizin tarasız kalmasını isterlerdi. Demek ki bunlar, Amerikan politikasıymış” (d.610)
“Demirel- Büyük devletlerle aynı çuvalın içine girme” (s.619)