Erich Fromm, Ph.D. (Sociology, University of Heidelberg, 1922) was a German-American social psychologist, psychoanalyst, sociologist, humanistic philosopher, and democratic socialist. He was a German Jew who fled the Nazi regime and settled in the United States. He was one of the founders of The William Alanson White Institute of Psychiatry, Psychoanalysis and Psychology in New York City and was associated with the Frankfurt School of critical theory.
Fromm explored the interaction between psychology and society, and held various professorships in psychology in the U.S. and Mexico in the mid-20th century.
Fromm's theory is a rather unique blend of Freud and Marx. Freud, of course, emphasized the unconscious, biological drives, repression, and so on. In other words, Freud postulated that our characters were determined by biology. Marx, on the other hand, saw people as determined by their society, and most especially by their economic systems.
“eğer yaşamın doğası bir büyüme ve bütünleşme sürecinden ibaretse, eğer kontrol veya güç aracılığıyla sevilemiyorsa, yaşam sevgisi her şeyin çekirdeğidir; bu insanın içindeki yaşama duyduğu sevgi, bir hayvana duyduğu sevgi, bir çiçeğe duyduğu sevgidir. yaşama duyulan sevgi, bir soyutlama olmaktan çok ötedir ve herhangi bir sevgi türünün en somut özüdür. bir insanı sevdiğine inanan ama aynı zamanda yaşamı sevmeyen biri başka birini arzulayabilir, onu isteyebilir, ona tutunabilir ama aslında onu sevmez.”
fromm’un hayata ve sevgi kavramına bakışı bana çok doğru hissettirdi, keza bunları aktarış biçimi de öyle. birçok konuda paralel düşünüyormuşuz, zira cümlelerin altını çizme işine girişsem tüm kitabı çizmekle uğraşırmışım. kitabı okurken kendi sevme eylemlerinizi de sorguluyorsunuz; günümüz dünyasında sevgi adı altında konuşulanların büyük bir kısmının yanılsamalardan ibaret olduğunu düşünen biri olarak keşke herkes bu kitabı okusa ve kendi içinde bazı sorgulamalara gitse diyorum. fromm’la güzel bir tanışma oldu benim için, ileride diğer kitaplarına da bakacağım
Sevme Sanatı’nı bana psikoloğum önerdi. İyi ki de önermiş, ben bu kitaptan çok şey öğrendim. Adında hiçbir aldatmaca yok. Bu kitabın amacı, bize sevginin her şeyden önce bir sanat olduğunu öğretmek ve sonrasında da bu sanatın nasıl en iyi şekilde sanatçısı olabileceğimizi anlatmak. Gerçek bir sevgi kitabı bu kitap. Siz karşınızdakini nasıl seviyorsunuz, bu bir sevgi mi, eğer sevgiyse sizin sevginiz hangi yönde ilerliyor ve en önemlisi siz karşınızdakine sevginizi iletebiliyor musunuz? Tüm bunları çok sadece ve açık bir dille anlatmış Fromm. Bu kitap eğer listenizde varsa hiç ertelemeden okuyun derim ben. Bibliyoterapi kitabı diye tam olarak buna derim gerçekten. Ve yine bir psikoloji öğrencisi olarak uyarımı yapmak istiyorum: Bibliyoterapi tek başına tedavi yöntemi değildir, sizi mutsuzken mutlu duruma getirebilir. Ancak uzun süreli mutsuzluklar sadece mutsuzluk olarak adlandırılmamalı, mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır. Bir psikolog ile seans yapmak utanılacak bir şey olmanın aksine gurur duyulacak bir durumdur. Kendinize ve çevrenize psikologlarla görüşmeyi aşılayınız. Kitabın tam potansiyelinden yararlanabilmek adına, neredeyse her terapimizde, psikoloğumla bu kitap üzerine uzun uzun konuşuyorum. O kadar çok şey var ki bu kitap üzerine konuşulacak. Bazı anlatınlar o kadar doğru ama o kadar beni etkileyen şeyler oldu ki kurgu dışı bir kitap olmasına rağmen gözlerimin dolduğunu gördüm çokça. Bunları yazmamın sebebi ise kitabı sadece sizin okumamanızı aynı zamanda yakın çevrenize de okutmanız gerektiğini düşünmem. Herkesin bu kitaptan yararlanması gerektiğine inanıyorum. Sonsöz kısmı ayrıca başarılıydı, değinmeden geçemeyeceğim.
"Saygı, korkmak ve çekinmek değildir. Sözcüğün kökenine (respect, "saygı"; respicere "bir şeye bakmak") göre bir insanı, olduğu gibi görebilme yetisini, onu özgün bireyselliği içinde fark edebilmeyi belirtmektedir. Saygı, diğer kisinin olduğu gibi büyüyüp gelişmesine duyulan ilgi anlamına gelir. Böylece saygı, sömürünün yokluğunun kanıtıdır."
"Saygının ancak ben bağımsızlaşmayı başarmışsam, eğer birisini sömürüp hükmüm altına almadan koltuk değneksiz ayakta durabiliyor, yürüyebiliyorsam, iște o zaman gerçekleşeceği açıktır. Saygı ancak özgürlüğün temelleri uzerinde var olabilir. Şu eski Fransız şarkısının dediği gibi; l'amour est l'enfant de la libert, "sevgi özgürlüğün çocuğudur". O, asla zorbalığın çocuğu olamaz."
Farklı konular üzerinden sevgiyi anlatan güzel bir kitap olmuş. Sevgi/sevmek daha iyi anlatılabilir mi bilmiyorum. Sevgi/sorumluluk/ilgi/gelişim teması çok iyi işlenmiş. Bence herkes bu kitapta kendinden bir şeyler bulabilir. Balkabaklı lattem, keşke sen de şu kitaba yanlışlıkla bir dokunsaydın.
yayımlandığı dönemde getirdiği yeniliklerle ses duyurmuş bir kitap fakat bazı fikirler o zamandan günümüze kadar yayılıp benimsendiği için 21.yy'ın insanı için çığır açıcı olduğunu düşünmüyorum.
bu kitabın kişisel bağlamını eric fromm'un annis freeman'a duyduğu sevgi oluşturuyor. fromm karısı henny gurland'ın intiharından birkaç ay sonra onunla tanışıp 1 sene sonra evleniyor ve 28 yıl boyunca ,ölene kadar, evliliğini sürdürüyor. (henny ile yaşadıkları durum bayağı acıklı. fromm'un kısa sürede başka bir kadınla tanışması için erkeklerin özeti diyebilir miyiz¿)
kitapta fromm temel olarak insanın önemsiz pek çoğu şeye vakit harcarken sevmek gibi hayatın asıl amacı olan olguyu öğrenmek için bir çaba harcamamasından ve sevginin de öğrenilebileceğinden bahsediyor. nasıl bir sanat disiplini öğrenilirken çaba, sabır ve disiplin harcanıyorsa sevme sanatını öğrenmek için de bunun gibi etkenlerin önemli bir faktör olduğundan bahsediyor.
aynı zamanda kitapta yalnızca bir kişiyi sevip dünyanın geri kalanını görmezden gelmenin gerçek sevgi olmadığından, bir kişiyi seversek dünyanın geri kalanına karşı da sevgi dolu olabileceğimizin üzerinde bir hayli duyuluyor. buna pek katılmıyorum. nihayetinde fromm hümanist bir bakış açısına sahip olduğu için bu şekilde düşünüyor.
bunların haricinde de kitapta bolca freud eleştirisi de bulunuyor. fromm, freud'un bir kişiye karşı geliştirilen sevginin temelinde cinsellik dürtüsünün yattığına karşı antitez geliştirip "bir kişiyle cinsellik yaşamak istersek bunun sebebi o kişiye karşı duyduğumuz sevgide yatıyordur" diyor.
şimdi de altını çizdiğim bazı alıntıları ekleyeyim:
"aslında birbirleri için o yanıp tutuşmalar, deli divane olmalar, daha önceki yalnızlıklarının derecesini gösteren bir kanıtken, sevgilerinin şiddetinin ölçüsüymüş gibi kabul ederler."
"insan ancak aklını kullanarak, bir daha elde edememek üzere yitirdiği insanlık öncesi uyumun yerine yeni, insanca bir uyum koyarak ilerleyebilir."
"her çağ ve her uygarlıkta, insan tek ve aynı sorunun çözümü ile karşılaşmıştır: ayrı olmanın üstesinden nasıl gelip birliği nasıl başarabileceği, kişinin bireysel yaşamını nasıl aşıp bütünlüğe nasıl ulaşacağı..."
"baskıcı sistemlerde ise ancak birkaç olağanüstü kahraman ve fedai itaat etmeyi reddedebilir. bu farklılığa rağmen demokratik toplumlarda çok daha büyük ölçüde topluma uygunluk görülür. neden birleşme sorununa her halükarda bir çözüm bulunmasının zorunluluğunda yatmaktadır. başka daha iyi bir yol bulunmazsa sürüsel birliğe uygunluk diğerlerine ağır basar. eğer kişi toplumdan ayrı olmama gereksiniminin yakıcılığını kavrarsa işte o zaman farklı olmanın, sürüden birkaç adımcık uzaklarda olmanın korkusunu anlar."
"nasıl ki çağdaş yoğun üretimde malların standarlaştırılması bir gereklilikse, sosyal süreçte de insanların standartlaştırılması öyle bir gerekliliktir ve bu işe 'eşitlik' denmektedir."
"eğer diğer insanın yaşam deneyimi derin, kişiliği sınırsız ise omu hiçbir zaman yakından tanımak mümkün olamaz ve aradaki barikatları yıkma mucizesi her gün yeniden tekrarlanır. fakat insanların çoğu başkalarının kişiliklerini kendi kişiliği gibi kısa zamanda tanır ve tüketir. böyle insanlar için yakınlaşma sadece cinsel ilişkiyle sağlanır. diğer kişinin ayrılığını sadece bedensel bir ayrılık olarak düşündükleri için bedensel birlik onlar için ayrılığın üstesinden gelmektir."
"birbirlerine 'aşık', kendileri dışında başkasına hiçbir sevgi duymayan iki insana sıkça rastlanır. bunların sevgisi gerçekte bencilliktir. onlar kendilerini karşılıklı aynılaştıran iki insandır. ayrı olma sorununu, tek kişi olmayı iki kişi yaşayarak çözümlerler. yalnızlığın üstesinden gelmeyi başarabilirler. ne var ki diğer insanlardan ayrı oldukları için birbirlerinden de ayrıdırlar ve kendilerine yabancılaşırlar, bir olma deneyi boş bir hayaldir. cinsel sevgi iki kişilik yalnızlıktır. oysa sevdiği kişide insan tüm insanlığı, yaşayan ne varsa hepsini sever."
"açıkça görülmektedir ki insanların çoğunluğu kendi kişisel gelişimlerinde bu çocukluk evresini aşamamışlar ve tanrıya gösterdikleri inançla birçokları kendilerini koruyan bir babaya inanmışlardır." (bireyin gelişim aşamasında ilk olarak annenin sevgisine sonra babanın yol göstericiliğine bağlı olduğu düşüncesine hareketle)
"tektanrılı din düşüncesinin olgunlaşmasını izlemek bizi bir tek sonuca götürür: tanrının adını ağzına alma. tanrı hakkında hiçbir şey söyleme. böylece tanrı tektanrılı dindeki gizil gücüne ulaşır. o adsız bir'dir."
"eğer sevgi olgunluk, üretici kişilik gerektiriyorsa ileri uygarlıkta yaşayan bir birey için sevebilme yetisi o uygarlığın ortalama insan üzerindeki etkisine bağlıdır."
"kapitalist toplum bir yandan politik özgürlük ülkesi, diğer yandan tüm ekonomik ve toplumsal ilişkileri pazarın düzenlediği bir temel üzerinde yükselmektedir."
"sıkıca düzenlenmiş ve makineleştirilmiş çalışma düzeni, insanı en temel insanca isteklerinden, kendini aşma ve bir olma halinden habersiz kılar. bu tekdüzelik insanda bir doyum yaratmadığı için insan bu bilince çıkaramadığı sıkıntıdan eğlenceyle, eğlence sanayisinin ona sunduğu müzik ve filmlerle kurtulmayı dener, bundan başka eski eşyalarını değiştirip durmadan yeni bir şeyler alarak kendini avutur."
"tüm dünya ağzımıza layık büyük bir nesnedir; büyük bir şişe, büyük bir elma; büyük bir memedir. insan ebediyen beklenti içinde ve ebediyen düş kırıklığı yaşayan bir emici olup çıkmıştır."
"mutlu evlilik üzerine tüm yazılanlar birbiriyle iyi geçinen bir çifti tanımlar. bu tanımlamalar uyum içinde ve çalışan işçi kavramından pek farklı değildir."
"çift olmanın özüne ve karşılıklı anlayışa verilen önem oldukça yakın zamanda yer alan bir gelişmedir. bundan önce, birinci dünya savaş'nı izleyen yıllarda karşılıklı cinsel doyum, sevgi bağlarının ve mutlu evliliğin koşulu sayılıyordu." wow
"kapitalizmin insanın doğal gereksinimlerini karşıladığını kanıtlamak için insanın doğuştan yarışmayı sevdiğini ve karşılıklı nefretle dolu olduğunu kanıtlamak gerekiyordu. iktisatçılar bunu kar etmeye olan doymak bilmez hırs olarak 'kanıtladılar'. darwinciler en güçlünün yaşamını sürdürdüğü savıyla katıldılar onlara ve freud aynı yere, erkeğin toplumsal baskılar yüzünden gerçekleştiremediği, bütün kadınları elde etmek için bitimsiz bir arzuyla dolu olduğu savıyla vardı. bu nedenle tüm erkekler birbirlerini kıskanıyordu ve bu karşılıklı kıskançlık ve yarışma tüm sosyal ve ekonomik nedenler kalksa bile sürecekti."
"yalancı sevgi biçimleri: putlaştırıcı sevgi: kişi kendi güçlerinin üretici bir biçimde dışarı taşmasıyla bir özdeşlik, bir benlik kuracak düzeye gelmemişss sevdiği kişiyi putlaştırmak ister. kendi güçlerine yabancılaşmıştır, onları sevdiği kişide arar, ona tapar, onu tüm mutluluğun, ışığın, sevginin kaynağı olarak görür. sevdiği kişide kendisini bulacağı yerde onda kendini yitirir. hiçbir Put kendisine tapan kişiye kendinden beklenenleri veremeyeceği için geçen zamanla birlikte düş kırıklıkları başlar ve çare olarak yeni bir put aranmaya başlanır. bu tür sevgide özellik sevginin birden doğması ve ilk anlarında çok şiddetli olmasıdır.
duygusal sevgi: bu sevginin özü onun aslında bir fantezi olarak yaşanması, hiçbir zaman orada ya da burada gerçek bir insana karşı duyulmamasıdır. bu sevginin en yaygın örnekleri büyük bir açlıkla sinema ve dergilerdeki aşk öykülerine, aşk şarkılarına koşan kişilerdir. bunlar bu tür ürünleri yutarak sevgi, birleşme, yakınlık gibi doyurulmamış isteklerini karşılamaya çalışırlar. kendi ilişkilerinde ayrı olmanın duvarlarını yıkamayan karı kocalar perdede izledikleri çiftin mutlu ya da mutsuz aşk öykülerine gözyaşı dökerler. duygusal sevginin bir başka görünümü sevginin zaman içinde soyutlaştırılmasıdır. bazen bir çifti sevgilerinin geçmişte kalan anıları çok derinden duygulandırır. oysa o geçmişi yaşadıkları günlerde böylesi bir sevgi yaşanmamıştır ya da bunlar gelecekteki sevginin fantezileridirler. kaç nişanlı ya da yeni evli çift gelecekte gerçekleşecek sevginin mutluluğunu düşlerlerken, yaşadıkları o anda birbirlerinden sıkılmaya başlamıştır bile. bu tutum çağdaş insanın belirgin özelliği olan tutuma oldukça uyar. çağdaş insan içinde bulunduğu anı yaşamaz; ya gelecekte yaşar ya geçmişte."
Sevme Sanatı’nda Erich Fromm, sevgiyi tıpkı diğer sanatlar gibi ustalaşılabilecek, emek gösterilecek ve belli kurallara bağlı bir eylem olarak görüyor. Temeline ise insanın ayrı olma, bütünden kopma, yalnız kalma korkusunu koyuyor. Tarih boyunca çeşitli sarhoş ediciler, uyuşturucular veya bireylerin kendinden geçtiği dini ayinlerle bu korku bastırılırken, modern insan bunu yüzeysel olarak cinsellikle, daha derin ve sağlıklı bir seçenek olarak ise sevgi ile başarıyor. Ayrıca Fromm, Freud’un aksine sevginin kaynağını cinsellik olarak görmüyor. Ona göre sevgi var olduğu için cinsellik var ve bu cinsellik bir bütün olma ihtiyacından doğuyor. Batı toplumlarının sevgi konusundaki en büyük sorunu şöyle anlatılıyor. (Ki unutmamak gerekir burada kapitalist dünya düzeni kast ediliyor ve kitap henüz 1956’da yayımlanmış, yani günümüzde durumun daha vahim olduğu düşünülebilir.) İnsanlar kişiliklerini ve sevgilerini birer meta gibi görüyor. Kendilerini sevilebilir olmak için adeta pazarlıyor: kadınlar süsleniyorlar, erkekler ise maddi güçlerini ön plana çıkarmaya çabalıyorlar. Tek bir amaç var: yalnız kalmamak için SEVİLMEK. Herkes sevilmekle ilgileniyor, sevmek kimsenin umrunda değil. Sevme eylemine değil, sevilen nesneye karşı bir odaklanma ve arayış hali var. Bu da aslında herkesin ana odağı olan sevme haline kimsenin ulaşamadığını gösteriyor. Şaşırtıcı aslında çünkü çoğumuz sevmeyi aşık olma anı ve onu takip eden uzun bir süreç olarak düşünürüz. Fakat Fromm sevdalanma anının sadece iki insanın derin yalnızlığından kopma fırsatı bulmasından kaynaklanan ekstrem heyecan olarak tanımlayarak geçici olduğunu vurguluyor. Yani sevmek ne kolay, ne de bir anlık bir eylem. Çok bütüncül bir yaklaşım var sevgiye karşı. Kişinin sevgiliyi sağlıklı şekilde sevebilmesi için kendini, yaşamı, kardeşlerini (insanları), anne babayı ve son olarak yaşamın tümünü sevmesi gerek. Buna da biyofili olarak isim koyuyor, canlı olana duyulan sevgi ve yatkınlık anlamında. Tüm bu sevmeye engel yanılgılara bir unsur daha eşlik ediyor: anne baba sevgisi. Anneden gelen sevgi karşılıksız ve çok yoğun. Hak edilmeyi gerektirmemesi olumlu ama şöyle de düşünmek lazım: Ya var ya yok, eğer sahip değilsen çabalayarak elde edemezsin. Baban ise seni onun dediklerini yerine getirdiğin ölçüde koşullu olarak seviyor. Bir otorite, onayı kazanılması gereken bir figür. Yetişkin bir birey ise bu anne baba sevgi formlarını, çocukluğundaki aile yaşantısına göre şekillenmiş olarak kendi içinde taşıyor. Anne baba sevgisinin tek taraflı kalması, eksik olması veya gereğinden fazla verilmesi ise kişinin hem kendi hayatında, hem de başkalarına karşı sevgi eylemini gerçekleştirirken yanlış davranmasına sebep oluyor. Bu da ilişkilerde gerekli maskülen feminen dengenin kaybedilmesi, romantik partnerlik değil de anne çocuk ilişkine benzemesi, narsistik davranışlarla duygusal ististmara sebep olabiliyor. Tabii ki kişinin ailesinden miras kalan bu sevgi engelini aşması öz farkındalıkla mümkün, Fromm’un kendi hikayesi de bunun örneği. Kitap sağlıklı bir sevginin bazı şartlarını belirliyor: Birincisi İLGİ: Kişi ilgisini göstermediği, merak etmediği bir kişiyi sevemez. İkincisi BİLGİ: İlk görüşte aşk imkansızdır. Birini tanımadan, kişiliğini çözümlemeden sevmek mümkün değildir. Bu sebeple bir kişiyle derin muhabbetler kurdukça ve daha iyi tanıdıkça sevginin derinleştiği çıkarımı yapılabilir. Üçüncüsü SAYGI: İlişkide herkes birer birey olmalı, birbirine bağımlılıktan kaçınılmalıdır. Karşı tarafa saygı duymak, onun bir birey olarak düşüncelerine, duygularına, yaptıklarınıa hedeflerine değer vermek şarttır. Bunun yolu da bilmekten ve ilgilenmekten geçer. Dördüncü olarak SORUMLULUK: Romantik ilişkilerde genellikle birbirinin ruhsal ihtiyaçlarına cevap vermek olarak düşünülebilir. Tüm bu şartlar, birbirini doğuran ve tamamlayan bütüncül bir yaklaşımı gösterir. Bu bilince erişmek ve ardından sevgi eylemini hayatının merkezine koyarak odaklanmak gerektirir. Fromm, insan ilişkilerinin ekonomik düzen doğrultusunda düzenlendiğini savunur. Buna göre kapitalist ve tüketici ekonomi, bizi de kendine benzetmiştir. Bu sebeple birey vermekten çekinir, tüketilemek korkusu duyar. İlişkiler üzerinde sağlıksız eğilimlere yol açabilen bu durum, üretici kişiliklerde çözülür. Üretici kişilikler, ilişkide verse de kaybetmeyeceğini, vermenin paylaşmak ve çoğalmak olduğunu bilir ve buna uygun davranabilir. Verme eyleminde kendi kudretlerini hisseder, canlılık duyarlar. Sevgi de üretebilirler. İşi pratiğe dökmek için, gerçek ve yanılgıdan uzak sevginin uygulanması için ise yine birkaç husus sıralanmış. Yeterli olgunlukta olma: Birey ailesinin sevgi kapsamından çıkamamış, öz farkındalığa ulaşamamış ve sevmeyi bir sanat olarak algılayamamış ise, sevemez. Disiplin: Her sana dalı gibi, sevmek için de disiplin şarttır. Fakat acı verici bir disiplin anlayışı reddedilir, kast edilen içten gelen körükleyici bir duyumdur. Sabır: Sevginin inşası, zaman alır ve sabırla derinleşir. Çağımız her şeyin en hızlısını olumlarken, insan sevmek eylemi için yavaşlamayı öğrenmelidir. Yoğunlaşma ve dikkat: Sevme işini diğer her şeyden çok öncelemek gerekir. Dikkatimizi paylaştırmamız gereken bir çağdayız. Bu yüzden henüz kendi kendimize bile yoğunlaşamıyoruz. Müzik dinlemeden veyahut bir film izlemeden yalnız kalmak bizi sıkıyoruz, kendi kendimizden sıkılıyoruz. Hal böyleyken başkasına yoğunlaşmak, onun iç dünyasını dikkate almak ne kadar zorlayıcı değil mi? Narsisizmden kaçınma: Sevgi için benmerkezcilikten kurtulmak gerekir. Sevilecek kişinin yaşadıkları, kendi yaşantımızdan bağımsız, nesnellikle ve yargılamadan uzak şekilde değerlendirilmelidir. İnanç: Sevmek, aslında sevginin süreceğine ve geri sevileceğine dair bir inanmayı gerektirir. Bir ilişkinin süreceğine, bir evliliğin mutlu ilerleyeceğine dair umut olmazsa, sevgi derinleşemez. Cesaret: Kişinin kendi iç dünyasının dışında olanı kayda değer bulması ve onun uğrunda eylemlerde bulunması için cesur olmasına, konformizmden kurtulmasına ihtiyacı vardır. Kısaca sevgi, kuralları, yasakları, teknikleri olan bir sanattır. Önce onun sanat olduğunu kabul etmek ve hakkındaki yanılgılardan kurtulmak için çabalamak gerekir. Kişisel deneyimler, dünya şartları, kişilik ve gösterilen emek sonucunda gerçek sevgiye nadir sayıda kişi ulaşıyor, bunlardan biri olduğunu sanan ise birçok kişi var…
Fromm, temelde Freud ve Marx’tan belirli miktarda etkilenmiş ama bir şekilde kendi yolunu bulmuş bir hümanist. İnsanlığın ihtiyaç duyduğu odak noktası olan şeyin ne Freud’un dediği gibi bilinçaltı ne de Marx’ın dediği ekonomik düzen olmadığı, tamamen bunlara bakmayalım manasında değil de öncelik diyelim, sevgi olduğunu dile getiriyor her fırsatta.
Fromm, tam 28 yıl boyunca bir kadına (Annis Freeman) bağlı kalıyor ama kitabında özellikle vurguluyor sevgi yalnızca bir kişiye yönelik değildir, olursa sağlıklı olmaz diye ki burada da hümanist yanı bize kocaman bir göz kırpıyor.
Kitabın hemen başında lafı kıvırmadan bu kitabı okuyan sevecek anlamı çıkmasın diye baştan lafını söylüyor: “… bu kitap, belirli bir olgunluk düzeyine erişmeden kişiye sevgiye ulaşamayacağını göstermeyi amaçlamaktadır.” Zaten devamını okuyunca 4 unsurda bu işin detayını vermiş oluyor ama kendisinin de dediği gibi bu kitap pratik olarak yönlendirme içermiyor, mevzunun farklı açılardan (sevme nedir, anne-çocuk ilişkisi, cinsel ilişki vs vs) detaylı bir teorik analizini ve ders kitabı tadında yorumlamasından ibaret. Sevmenin birine duyulan bir ihtiyaç olmadığını, sadece şahıslara olmayacağını ve vermenin önemini vurguluyor. Çünkü kendinden verme karşıdakini zenginleştirir.
Fromm’a göre verme unsuru ön şart olmak üzere sevginin ya da sevme eyleminin dört temel unsuru vardır, biri Paracelsus’un da dediği gibi bilgi, diğerleri ilgi, sorumluluk ve saygı. Çok klişe olacak ama Selvi Boylum, Al Yazmalım’da ne deniyordu: “Sevgi neydi, sevgi emekti.” Sorumlu olmak derken aidiyet ya da iş yapmak anlamında değil ama karşılık vermeye hazır olmak anlamını kastediyor Fromm. Saygıyı açıklarken ise bunun korkmak veya çekinmek olmadığını birini olduğu gibi görebilme yetisi, onu özgün bireyselliği içinde fark edebilmeyi belirttiğini söylüyor. Bilgisi ilginin boş olduğu eklerken bunu dini inançtan örneklerle de anlatıyor.
Fromm, Freud’un cinselliğe fazlaca ruhsal-biyolojik baktığına farklı boyutlarını (erkek dişi kutuplaşması gibi) es geçtiğini ve şefkatin içgüdünün yüceltilmesi olarak değerlendirmesiyle sevginin temelinin cinselliğe dayanmasına dair düşüncelerini eleştiriyor. Sevme eyleminin Meister Eckhart’in önerdiği gibi kişinin önce kendisini sevmeden başlayabileceğini ama bunun mazoşizm ya da narsizme kaymaması gerektiğini gerekçeleriyle açıklıyor.
Ülkemizde de sıklıkla görülen anne-merkezli kişilerin yaşamlarından çok defa sorun yaşamalarının kaçınılmaz olduğundan dem vururken bu kişilerin yalnız bırakıldıklarında sık sık iç çatışmalar ve huzursuzluklarla boğuştuklarını belirtiyor.
Sevme sanatında ustalaşılabilmesi için disiplin, yoğunlaşma, sabır ve eksiksiz ilgi göstermenin önemine dikkat çekiyor, aslında herhangi bir sanat için uygulanabilir unsurlar bu ve Fromm da tam olarak bunu vurguluyor.
Sevgiye bakış açısına hayran olduğum ancak bu bakış açısını elde etme sürecinde sunulan çıkarımlarla zaman zaman çelişki yaşadığım bir yolculuk oldu. Her şeyden önce Fromm'u tanımaya "1918 yılında savaş bittiğinde, ben 'kitlesel insan davranışının usdışılığını' anlayabilme umudu ile barış ve uluslar arası anlayışa duyduğum tutkulu arzuyla, 'savaşın nasıl mümkün olabildiği' sorusunu aklına takmış, oldukça tasalı bir delikanlıydım." cümlesiyle başlamak gerektiğini düşünüyorum. Fromm, sevgi tanımıyla kendine yardım ederken bir toplumun dönüşümü hayalin kuran şair bir ruhtu. Belki de bu yüzden kitaba "Sevme Sanatı" gibi iddialı bir isim koydu ancak Fromm'un sanattan çıkardığı anlamı kitap boyunca satır aralarından anladığımı söylemeliyim. Önce sanatı kendi içinde tanımlayarak bir tablo çizmesini dilerdim. Metin boyunca da sanat gibi pek çok kavramın apaçık bir temele oturmadan okuyucuya sezdirildiğini gördüm. (mesela "olmak" kavramı bu kitapta sadece sezdiriliyor ancak kendisi bu kavrama başka yazılarında oldukça uzun değinen biri) Metnin tamamına baktığımda coşkunun hakim olduğunu düşündüğüm için satır arası okumaların o kadar da negatif bir durum ifade ettiğini düşünmüyorum. "Sevgi, sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz aktif ilgidir." "Sorumlu olmak demek yanıt vermeye hazır olmak demektir." "Eğer sorumluluk, sevginin üçüncü unsuru saygıyı içermezse, kolayca kendine bağlamaya ve zorbalığa dönüşebilir. Saygı, korkmak ve çekinmek değildir. ...Saygı, diğer kişinin olduğu gibi büyüyüp gelişmesine duyulan ilgi anlamına gelir. Böylece saygı, sömürünün yokluğunun kanıtıdır. " "Bir insanı tanımadan (bilmeden) onu saymak olanaksızdır. İlgi ve saygı eğer bilgi tarafından yönlendirilmezse kör kalır. Eğer ilgiyi bilgi doğurmamışsa boştur. " diyerek sevgiyi "ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgi" kavramlarıyla dinamik bir yapıda açıklamasını çok sevdim. Fromm'un sevgiyi bir eylem, yetenek, üretim ve öğrenilen bir kavram olarak da ele alması, onun sevgiye ve insana toplumsal ve kültürel bir yapı olarak baktığına işaret ediyor. Bu da onu çok çok sevmenin yeterli bir sebebi. Freud'un fikirlerinin üstüne çıkıp şefkati ve naifliğiyle dünyaya umutla bakmayı sağlıyor. Yine de her şeyin temelini anne-baba-çocuk ilişkisiyle kurma olgusundan genel olarak sıkıldığımı söylemeliyim. Temeli bu olguya kurmak mümkün ancak bu şekilde insanı insan yapan şeyleri fazla göz ardı ettiğimize inanıyorum. Her şeyin anneden kopuşla başlaması sadece insani bir özellik olmadığı için (bknz. Harlow'un maymun deneyleri -göz yaşımı tutamıyorum, cani insan!!!-) insanın sevgi ile ilişkisinde kendine has sorunların baş göstermesinin insani özelliklerle açıklanabileceğini savunuyorum. Mesela "düşünme üzerine düşebiliyor" olmamız, dil ile iletişim kurmamız... Bu nedenle aslında Fromm'un zaten değindiği "bilgi" kavramını yine Fromm'un gelişletmesini dilerdim. (belki başka eserlerinde genişletmiştir. Henüz içeriklerini çok tüketmedim) Bu sayede yorum, inanç, batıl inanç... gibi kavramlarla insan bilincinin karmaşıklığına açıklık getirmiş ve insanın sevgiyle sorunlu ya da sağlıklı bağını kanımca daha iyi temellere oturtmuş olurdu diye düşünüyorum. (benim cognitivist ve behaviorist ataklar...) Eğer Fromm cinsel kimlik tanımı üzerine bu kadar tartışma ve devrim yaşanan bu dönemde yaşasaydı "Eşcinsellikte bu kutupların birliğine ulaşılmaz Bu nedenle eşcinsel kişi bir türlü gideremediği ayrı olma acısıyla kıvranır. Sevemeyen ortalama bir heteroseksüelde aynı açıdan pay almaktadır." der miydi şüpheliyim ve merak içerisindeyim. Bazen Fromm'un olaylara fazla dışardan baktığını hissettim.
Son olarak, o kadar çok alıntı yaptım ve kavramları o kadar çok sevdim ki bir mindmap oluşturdum ve Fromm'un eserlerini okudukça bu tabloyu genişletmeye karar verdim. Drawio ile inceleyebilirsiniz: https://drive.google.com/file/d/1Xa09...
Sevgi aslında sandığımız gibi sadece “hissettiğimiz” bir şey değilmiş. Fromm’a göre sevgi bir beceri, hatta bir sanat. Yani öğrenilmesi, emek verilmesi ve üzerine çalışılması gereken bir şey. Bu bakış açısı beni çok etkiledi çünkü çoğu zaman sevginin kendiliğinden gelmesini bekliyoruz ama Fromm bize sevginin aslında bilinçli bir seçim ve sürekli bir çaba olduğunu hatırlatıyor.
Sevmek, sadece birine “hissetmek” değil; ona saygı duymak, sorumluluk almak, onu gerçekten anlamaya çalışmak ve kendini de geliştirmek demek. Yani sevgi aslında aktif bir eylem. Bu yüzden sevgi, sadece hayatımıza giren biriyle değil, kendimizle ve dünyayla olan ilişkimizi de dönüştürüyor.
Benim için bu kitabın en değerli yanı, sevginin pasif bir bekleyiş değil; bilinçli, sabırlı ve sürekli bir öğrenme süreci olduğunu anlatmasıydı. İlişkilerde ya da hayatın diğer alanlarında sevgiye farklı gözle bakmamı sağladı. Öve öve bitiremeyeceğim muazzam bir kitap.
İlişkilere, sevgiye ve kendini geliştirmeye ilgi duyan herkesin okumasını tavsiye ederim.
1 yildiz kirdim yeterince potansiyelinden yararlanamadigim icin (yine okumam gerekecek kitaplara bunu yapiyorum) Disardan bakinca ve yazarı da tanimiyorsak sanki kisisel gelisim kitabi gibi algilanabilir. Oysa konunun derinligine ragmen oldukca akici bir dille sevme konusunu ele almis ustat. Zamana (degisen yillar) mekana göre (Dogu Bati) farkli perspektiflerden ele alip ortak ve ayri yonleri degerlendiren, sentezler sunan ve herkesin icinden kendisiyle alakali mutlaka bir şeyler bulacağı (aksi mumkun mu sanki), tekrar tekrar okunmasi gereken bir kitap.
Sonunda adında "sanat" geçen ve gerçekten 10 yıldızı hak eden bir eseri okumuş oldum. Anlatım sistematiği resmen ders niteliğinde kitap veya makale yazacaklar için özellikle ilk bölümü bir kılavuz olarak kullanılabilir. İçeriğe gelecek olursak, her sayfa kenarında en az 2-3 not almak zorunda kaldım. Kitabın her satırı alıntı yapılabilecek dolulukta. Milyonlarca satması ve okunması boşuna değilmiş.
inanılmaz bir analiz kitabıydı, çok çok güzeldi. hayatın farklı dönemlerinde açıp farklı bakış açılarıyla tekrar okunmalı. özellikle metin içinde verilen alt okumalar da şahaneydi.
Sevmeyi bir sanat olarak görüyor erich fromm ve bu sanata hem felsefik açıdan hem de bilimsel açıdan yaklaşmış. Bence dili çok yumuşak ve naifti. Tam bir baş ucu kitabı.
Hayatın her döneminde tekrar ele alıp okunması gereken kitaplardan. Yazılacak çok şey var ama spoiler vermemek için ayrıntıya girmeyeceğim. Her bireyin okuması gerektiğini düşünüyorum.
Bu kitabı okumamış olan erkek arkadaşım bu kitapta yazan her şeyi bana aylar önce ayaküstü muhabbet sırasında söylemişti, erich fromm da sevgilim de çok haklılar
biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söylemem gerek, bazı pasajlar, bazı analizler “ah gerçekten de öyle” dedirtti ama doğru olmadığını düşündüğüm ve fazlaca basite indirgendiğini düşündüğüm bazı konseptler de vardı, okuduğum için mutluyum ama birkaç can alıcı cümle haricinde beklediğimi alamadım
Erich Fromm, Sevme Sanatı’nda sevginin bir duygu değil, bir pratik, bir yaşam biçimi olduğunu savunur. Fromm’a göre sevmek bir sanattır ve bu sanatın özü vermektir. Vermek, insanın kendi iç zenginliğini, kudretini ve canlılığını hissedebildiği en yüksek varoluş hâlidir. Vermekte canlılığın gücü yatar.
Fakat her veriş sevgi değildir; her verme olgunluk içermez. Fromm’a göre sevginin olgunlaşabilmesi için bazı temel koşullar gerekir. Olgun sevgi, her şeyden önce sevdiğimiz kişinin büyümesine, yaşamasına ve gelişmesine dönük aktif ilgi ve emekten beslenir. Bununla birlikte sevgi, sevdiğimiz kişinin ihtiyaçlarına açık olmayı ve bu ihtiyaçlara yanıt vermeye hazır olmayı ifade eden bir sorumluluk içerir. Olgun sevginin bir diğer unsuru ise saygıdır: karşımızdakinin varoluşunu, özgürlüğünü, iradesini ve kendi gücünü tanımak ve kabul etmektir. Tüm bunların temeli ise bilgidir, yani karşımızdaki insanı gerçekten tanımak—çünkü tanımadan ne ilgi sahici olabilir, ne emek doğru yere akar, ne sorumluluk sağlıklı kurulabilir, ne de saygı kök salabilir.
Fromm’un sevgiyi bir sanat olarak ele alması, onu kendiliğinden gelişen bir duygu olmaktan çıkarıp bir yeti, bir çaba, bir disiplin olarak görmesi, kuşkusuz kitabın en güçlü önermesidir.İnsanın önce kendisini ve sevme kapasitesini inşa etmesi gerekir; tıpkı bir sanatın icrası gibi bunun da bilgiye, çalışmaya, dikkat ve sabra ihtiyaç duyduğunu anlatır.
Ben Fromm’un sevgiyi hem bir sanat hem de insanın kendini gerçekleştirme çabasının en olgun biçimi olarak görmesine yürekten katılıyorum.Ve şuracıkta bir kez daha söyleyeyim Can; Sevgiyle güçlenen bir ömürden daha biricik hiçbir şey yok. Dilerim bunu yalnızca düşüncede değil, pratikte de her gün hissettirebiliyorumdur Can…