Mevsim Yenice’nin karakter yaratma gücüne hayranlık duymamak mümkün değil. Özellikle öykülerine başladığında, 3-4 cümle içinde karşınıza hayatınız boyunca tanıdığınız, sokakta ya da metroda rastladığınız ve hep orada olduğuna emin olduğunuz insanları çıkarıyor. Yalnızca birkaç detayla, onların iç dünyalarına ve günlük yaşamdaki mücadelelerine dair bir sezgiye sahip oluyorsunuz. Yenice, karakterleri inşa ederken hem gerçekçi hem de derinlikli bir portre çiziyor; okuyucuya bir ayna tutarken, o aynada kendini ya da bir başkasını görme fırsatı veriyor.
Mevsim'in öykülerinde diyaloglar, hikâyenin duygusal derinliğine katkı sağlarken, okuyucuyu taraf olmaktan uzak tutuyor. Anlatılanların içine çekilseniz bile, sizden bir yargı beklenmiyor. Okuyucuyu üçüncü bir göz olarak tanıklık etmeye, sessizce gözlemlemeye davet ediyor. Bu, okuma deneyimini daha soyut ama bir o kadar yoğun bir hale getiriyor.
Özellikle dikkatimi çeken bir yapı var ki, bunu “üçlü bellek inşası” olarak adlandırıyorum. İlk olarak anlatıcı rolüyle yazarın zihninden hikâyenin genel hali başlıyor, Ardından karakterler ortaya çıkıyor ve o zihinlerin anlatısı başlıyor, yazar kendi zihin halinden onlara geçip karakterlerin iç dünyasına dalıyor ve hikâyeye sahnede oyun başlatıyormuş gibi giriyor, bu 2. yapı olsun. Buraya kadar normal giden akış, Mevsim'in öykülerinde kırılıyor; 3. yapıda, karakterlerin zihinlerinde yeni bir paralel evren kuruluyor. Onların anıları, travmaları, arzuları, geçmişe ve geleceğe kurdukları köprülerle 4.5. ve hatta sonsuz sayıda karakter, mekan, algı ve zaman ağları örülürken, buradan sonra çıkmanız zorlaşıyor, çünkü kendinizi mekanın merkezinde, karakterlerin gözünde buluyorsunuz. Bu katmanlı anlatımın bence en önemli özelliği, öykünün; yazar bitirmek istese de artık onun kontrolünden çıkması hali diyebilirim. Bunu bir önceki kitap olan Bilinmeyen Sular'da “Bataklık Balığı” öyküsüyle ve hatta ilk kitaptan beri sabahları "Yalandan Kim Ölmüş Ltd Şti" gittiğimi düşündürten örneklemesiyle de açıklayabilirim.
Yenice’nin üçüncü kitabıyla birlikte, yazınsal yolculuğunda 'kendimce' bir duygu grafiği çıkarmak gerekirse, “Tekme Tokatlı Şehir Rehberi”, kara mizahıyla güçlü bir giriş yapmıştı. İncelikli karakter gözlemleriyle bu kitap, duygu grafiğinde ani bir yükselme yaratmıştı. “Bilinmeyen Sular” ile yazarın vites küçülttüğü zannedildiğini hissetmiştim, ama aslında bu, daha derinlikli ve içsel bir arayışa yönelmenin göstergesiydi. Yüzeyde sakin görünen bu eserde, alt metinde yoğun bir zihinsel kaos bulunuyordu. Bu kitapta ise, yer alan sekiz öykü, özellikle insanın kendisiyle olan mücadelesini ve modern yaşamın birey üzerindeki etkilerini anlatıyor. Fil Gözü’ndeki karakterler, sürüklenme ve varoluşun boşluğunu doldurmaya çalışırken, okuyucuya tanıdık gelen ama aynı zamanda yabancı bir dünyayı keşfetme fırsatı sunuyor. Bu kitabın dili de , daha minimalist ama derin; sade cümlelerle karmaşık duygular ve zihin oyunları inşa ediyor. Bu yönüyle, okuyucunun da karakterlerle birlikte bir arayışa girdiği, duygusal bir yolculuk niteliği taşıyor.
Ne diyelim,
Mevsim hep yazsın, bizler de okuyalım,
Saygılar.