Okur olarak en yetkin olduğum alan Japon Edebiyatı olmasına rağmen, 'Suda Ölüm' romanını okurken zorlandığımın altını çizerek bahsime başlamak isterim, sonra bozuşmayalım:) Benim nezdimde Kenzaburo Oe, diğer Japon yazarlardan keskin bir şekilde ayrılır. Kendini ifade etme şekli, seçtiği konular ve olayları bağlamlandırmadaki yaklaşımıyla daha çok Batılı yazarlardan alışık olduğumuz modern bir perspektif içerisindedir. Romanlarında çok katmanlı, analojik olarak zengin bir anlatım tercih eder. içerik kadar, içeriğin sunuluşu konusunda da girift bir aktarıcıdır.
'Suda Ölüm' Oe'nin dilimize çevrilen diğer kitaplarının aksine, uzun yazarlık hayatının son dönemine ait bir eser. Haliyle 'Kişisel Bir Sorun' ya da 'Sessiz Çığlık' gibi romanlarından epey farklı. Oe, romanının içerisinde Edward Said'in sözleriyle 'Sanatçının yaşamının sonunda o zamana kadarki tüm eserlerini altüst edecek gerçek bir ustalık dönemi işi' olarak nitelenen; o eseri yazmaya çalışmadığının, yazamadığının altını çiziyor fakat bana kalırsa o ustalık dönemi işini başarmış, yazmış. 'Suda Ölüm' fazla düşünülmüş ve üzerinde çok çalışılmış gibi duran kurgusuyla, samimiyetten uzak bir his yaratsa da yazarlık yeteneği açısından Oe'nin dehasını ortaya koyuyor. Yukio Mişima'nın ustalık dönemi işi olan 'Bereket Denizi Dörtlemesi', yazarın kanından ve ruhundan bir parça gibi ilahi bir hare ile varlığını devam ettirmektedir mesela, bu roman için bunu söyleyemem ama yine de Oe'nin eteğindeki bütün taşları döktüğünü ve olağanüstü bir şeffaflıkla kendi tecrübesini romanına aktarabildiğini söyleyebilirim. Bu açıklık, yazarla alışık olmadığımız tarzda bir yakınlık yaşamamızı sağlıyor ve bunu seviyorum.
'Suda Ölüm' aslında ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu kestiremediğimiz bir anlatı. Japon Edebiyatı'nın yaygın türlerden biri olan 'ben-Roman'ın, en katmanlı örneklerinden bir tanesi. Kenzaburo Oe'nin alter egosu olan yazar Kogito Choko'nun başkarakter olduğu kitapta Oe, babasının onun için şaibeli olan ölümünü kurmacasıyla yeniden yaratmaya girişiyor. Fakat babasına dair o romanı yazamayacağını anladığı süreçte, o romanı yazamamanın yansımalarına dalıyor. Anlayacağınız 'Suda Ölüm' romanı esasen yazılmak istenen bir romanın, yazılamayışının hikayesi. Bu romanda yazara ilk kitabından da aşina olduğumuz engelli oğlu Akari, eşi, arkadaşları, çocukluk anıları, babasının grotesk ölümü, o döneme dair toplumsal fon, tanınmış arkadaşları ve onlarla yaşadıkları, eski romanları, yazarlık motivasyonu, aile ilişkileri gibi çok farklı özyaşamöyküsel gerçeklikler eşlik ediyor. Tüm bu örgü, anlatıyı bizim için gerçek bir sayıklamaya dönüştürüyor.
Babasının ölümü üzerine kapsamlı bir düşünme süreci yaşayan yazarın, zamanla edindiği farkındalık; içsel bir hesaplaşma metni ortaya çıkarıyor. Belleğin öznelliği ile şekillenmiş bir zihnin gerçeği yeniden keşfetmesine dair çok dağınık ama ilginç bir sürece konuk ediyor bizi. Kitabın eksenini sürekli olarak farklı bir yere çeken bir yan sekans da eklemiş romana yazar: Unaiko isimli genç bir tiyatrocunun, postmodern tiyatro denemesine dair tanıklığı ve sonrasında o tiyatro çalışmalarına dahil olması. Bu yan sekans aslında romanın mesaj kaygısı taşıyan ve anlatının vurucu olan noktasını oluşturuyor. Belki sadece bu öyküyü yazmak vardı Oe'nin kafasında ama bunu anlatısının içerisine yerleştirerek, romanının etkileyici sonunu heterojen ama son derece şık bir şekilde örmeyi başarmış. En başından itibaren sıçramalarla giden öyküleme, kitabın son sayfasında yaptığı bir hamle ile bütünleniyor.
İkinci Dünya Savaşı esnasında, aşırı sağcı örgütlerle girdiği ilişkiler sonucunda bir eylem planı üzerindeyken trajik bir şekilde ölen yazarın babasının öyküsü, aslında yansımalarla ölüme çok yakın olan Oe'nin içsel dünyasını bizim için görünür kılıyor. Yani bu roman Oe'nin bir nevi ölüme hazırlanması, hayatı boyunca eserlerinin izleklerinde onu takip eden hayalet imgelerle hesaplaşması, geçmişiyle dürüstçe söyleşmesi olarak yorumlanabilir. Oe'nin en büyük handikabı kendisinin de yer yer belirttiği gibi çağın çok gerisinde bir anlatım şekli tercih etmesi. Zira zaman zaman karakterlerin konuşmaları hantallaşıyor ve okuru yabancılaştırıyor. Ama Kenzaburo Oe'nin edebiyat, şiir, çeviri, istismar, folklor, temsil, tiyatro, siyaset, engellilik, babalık gibi meselleriyle nasıl bir ilişkisi olduğunu analiz etmek adına kusursuz bir kaynak olduğu gerçeği değişmiyor. Usta bir yazarın destansı bir kariyerden sonra okurlarına, kendini böylesine deşifre ettiği bir metin hediye etmesi bende her daim minnet duygusu oluşturuyor.
Roman Natsume Soseki'nin 'Gönül' romanının eleştirel bir analizi ile açılıyor. Sonrasında ise deneysel tiyatronun yöntemlerine dair orijinal canlandırmalarla ilerliyor. Müzikle ilgili çok bilinçli bazı tespitler düşünürüyor. Sonrasında Japon folkloruna dair yerleşik bazı öyküler didikleniyor. Epey zengin bir hikayelemeden bahsediyorum yani, çok renkli çok zengin.
Bu yüzden de, bu zor bir roman. Hatta belki de Türkçede okuyabileceğiniz en zor Japon Edebiyatı metinlerinden biri. Zira kendini dışarıya sunan bir Japon yazar yok burada, haliyle büyülü bir sofistike dünyaya almıyor sizi. Çok Japon bir yerden, kendi gerçekliğinden sesleniyor. Fakat okuduktan sonra zorlandığınıza değiyor.
Son olarak çevirmen Ali Volkan Erdemir'den bahsetmek lazım. Kenzaburo Oe'nin eserleri hep zor çevrilen ve ağdalı metinler olarak anılır. Bu yüzden, sanıyorum ki Türkçede de çevirme girişimi az oldu. Böylesine karmaşık ve yüklü bir metini, bizimle olağanüstü bir Türkçeyle buluşturduğu için Ali Volkan Erdemir'e ne kadar sevgi, ne kadar saygı sunsak az kalır. Ömrü uzun, çevirisi bol olsun umarım. İyi ki var.