Genç akademisyen Ada, bir gün posta kutusunda gizemli bir mektup bulur. Mektuptan çıkan eski bir Boğaz haritası, onu Kuzguncuk’taki metruk bir köşke yönlendirecektir.
Merakını dizginleyemeyen Ada, bir zamanlar bir kadın kütüphanesi barındırdığına inanılan bu tozpembe köşkün tarihini eşeledikçe, kendisini insanların cinlere, cinlerin perilere, perilerin de rüyalara karıştığı efsunlu bir hikâyenin içinde bulur. Uzun koridorlarında asırlık falcıların hatıratlarının, denizlerden çıkıp gelen ansiklopedilerin, kadim seyahatnamelerin, rüya ve büyü kitaplarının elden ele dolaştığı, küf kokan odalarında egzotik kuşların uçuştuğu Pembe Köşk sırlarını fısıldamaya başlamıştır artık bir kere!
“Hülasaten, sevgili ve sabırlı okur, bu sayfalar içinde denizli ormanlı koca bir dünyayı keşfedecek ve bu dünyanın içinden bir daha asla çıkmak istemeyeceksiniz.”
Son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaplardandı... Yazarın kelime haznesi çok geniş, dili renkli.
"...çünkü kitaplar da insanlar gibidir ve hepsinin ruhları vardır. Bazılarının hayaletleri de vardır. Cinleri, perileri. Ve kitaplar elden ele dolaştıkça ve yer değiştirdikçe, o cinler de taşınırlar." sf 21
Ceren Sungur’un Youtube kanalında Defne Hanım’ı tanıdım ve merak edip kitabı okudum. Kitabın yazımı şiirsel ve çok hoş.
Kitabın olay örüntüsü belki biraz daha detaylandırılarak anlatılsaydı daha açıklayıcı olurdu diye düşünüyorum ama yine de çok çok hoşuma gitti. Beklentilerimi fazlasıyla karşıladı.
Kitabın yazarının iç dünyasının derinliği de metne yansımış buna bayıldım. Bunu nasıl tarif edebilirim ama sanırım Hozier’in şarkıları gibi. Yani evet düz okuduğunda çok hoş ama bunun üstüne bir de alt metin var -yazarın iç dünyasındaki düşüncesi- bunu öğrenebilirsen metin daha da derinleşecekmiş gibi bir hissiyat var. Tam açıklayamamış olabilirim çünkü bunu kelimelere nasıl dökeceğimi inanın bilmiyorum.
Türk yazarlardan bu tarz yazılar genelde nadir çıkıyor, oysa Türkiyenin folklöru fantastik öykülere çok yakışacağını düşünüyorum. Umarım bu tarz öykülerin devamı gelir.
Herkese merhaba son yaptığım alışverişte bu kitabı almıştım. Dayanamayıp hemen okudum. #defneçizakça dan #melankolikcinlerkılavuzu severek okuduğum #ithakipangea serisine eklenmiş. Kuzguncukta pembe bir köşke gidiyoruz yıkık dökük olan bu köşk zamanında İstanbul'daki ilk kadın kütüphanesiymiş. Üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan Ada bir gün (1993) içinde bu köşkün bilgilerinin olduğu bir mektup alır. Çalışmaları batıl inançlar üzerine olan Ada merak edip haritada işaretlenen yere gider. Araştırmalarına falcı madam Kalliopi ile konuşarak başlar. Kalliopi, sarayda tanıştığı saray hekimi ve kitap koleksiyoncusu Ruhi beyin kızı perihanın daveti üzerine köşke yerleşir, her gün kitaplar arasında geçen zamanlarından sınra el yazmalarına kendini kaptıran perihan, kalliopi'yi unutur. Kalliopi de bunun üzerine üzerine elinde bir falcının defteriyle köşkü terk eder. Tabi bu hikaye ile günümüz zamanları pek tutmamaktadır ve Ada araştırmaya devam eder. Köşkteki diğer araştırmasında kehribar isimli cin onun aracılığı ile hikayesini yazar. Babası zümrüt, Konstantina ansiklopedisini bulmuş bulduğu gibi kaybetmiş ve tüm çocuklarını o ansiklopediyi bulmaya ve bulana kadar da masalları toplamaya görevlendirmiştir. Ve her şey pembe köşke bir şekilde bağlanır. Gerisini okuyun. Köşkün tanımı, istanbulun o dönemki dokusu ve anlatım gerçekten çok güzeldi. Bir masal dinler gibi ama istanbulun sesiyle dinler gibi okudum. Cinlerin tanımlamaları da korkulandan ziyade daha masalsı ve güzeldi. Feminist bir metin diyebiliriz metne de. Ancak olauların 1994 fe geçmesi biraz düşündürücü. Yazar bunca yıl kitabı bir yayınevine göndermemiş mi yoksa sadece o zaman aralığı mı seçilmiş? Eğer göndermemişse yazık çünkü baya iyi buldum ben kitabı.
Defne Hanımı, tarih obasında Ceren Sungur'la yaptığı söyleşide tanımıştım. hem anlatım tarzı hem de ilgi alanlarıyla beni kendine güneşe çekilen meteor gibi çekti. Kitap hem çok akıcı hem de çok ilgi çekici. Hikayenin içindeki tarihi göndermeleri araştırıp okutuyor. Kitap aşığı kadınları bambaşka dünyalara götüren bir kitap. Tarihsel göndermeleri, kenarda kalan hikayeleri seviyorsanız bayılıcaksınız. Elime alıp 2 günde bitirdim.
Bir masalı incelemek, o masalı büyütmek, sembollerini, arketiplerini, mesajlarını okuyabilmek demek ama benim bilgimle bu ne mümkün… Ben size bir en uzun gece kitabı önermiş olayım… Lanetli bir ansiklopedinin peşinde koştuğumuz, onu yazanlara kadar yolculuk ettiğimiz, yolculuğunuza eşlik eden insanların ve tüm diğer varlıkların hikayelerini dinlediğimiz, 12. evinde stelyum olan aşık olunmaması imkansız kadınların izini sürdüğümüz bir yetişkin masalı…
Ne oluyorsa aşktan, ne oluyorsa gariblikten…
Kitabı incelediğim podcast’i “benbikitapokudum” adıyla tüm podcast platformlarında bulabilirsiniz.
It was interesting to uncover overlooked historical details woven into the fiction, but the constant references to magic in the narration felt unnecessary—I would have preferred them to emerge naturally within the storyline. The characters were unconvincing, and Ada, in particular, seemed to serve no real purpose in the plot.
Masalsı, büyüleyici, dopdolu... Sayfalar arasında bir ileri bir geri gidip durdum. Tek şikayetim çok kısa olması. Bir sonraki okuyuşumda bu sefer türk kahvemi alıp hikayelere başka bir farkındalıkla gömülücem
as mystical as its title, this book swept me up in its story and then spat me out all the while teaching about what it means to become a story and also its follower
Kitabın cinler ile olan ilişkisi korku temasından uzak, daha çok 1001 Gece tadında renkli ve tatlı. Yalnız buna rağmen kitap kapağı neden bu kadar gotik onu tam anlayamadım. Kitabın dilini ve anlatımını beğenmekle beraber hem arka kapak hem de ön kapak farklı bir beklenti yaratmıştı bende.