Olayları ele alış bakımından "birazcık" yüzeysel bir çalışma olmasına rağmen ben kendimce önemli gördüğüm bilgileri içinden ayıklayarak bilgi haneme ekledim. Türk modernleşmesini III.Selim'den günümüz Türkiye'sine kadar olan süreç içinde ele almış. İttihat Terakki Cemiyeti'nin ve Atatürk'ün beslendiği düşünsel kaynaklara genel bir bakış atıyor. "Pozitivizm" ve August Comte'u daha iyi anladığımızda sanırım Türk Devrim tarihini de daha iyi anlarız gibi geliyor bana.
Yaklaşık iki yüz yıl önce olduğu gibi bugün de teknolojik ve bilimsel yeniliklerin itici gücü ve katalizörü "askeri ihtiyaçlardır." Bu özelliği ile ordu, ilerlemenin başladığı -ve de başlamak zorunda olduğu - ilk alandır. Toplumun her alanına yenilikler öncelikle ordudan yayılır. Osmanlı ülkesinde de ilerleme bu şekilde başladı. Bunu destekleyen bir şekilde 1827’de modern tıbbın öğretildiği askerî bir tıp okulu kuruldu: Eski Yunan tıbbının halen bilimsel tıp olarak kabul edildiği bir toplumda bu okul, "devrimci potansiyeli olan" bir yenilikti. Modern tıp, biyoloji ve fizik çalışmak, öğrencilere kaçınılmaz olarak "akılcı ve pozitivist bir zihniyet" aşılamıştı ve askerî tıp okulu, bu yüzyılda sonradan olağanüstü sayıda reformcu düşünür, yazar ve eylemci yetiştirecekti.
s.118 "....1887’de Cenevre’deki Ermeni öğrenciler tarafından Hınçak (Çan sesi) adlı radikal milliyetçi bir örgüt kurulmuş, bunu, 1890’da Tiflis’te kurulan ve daha ılımlı ve daha büyük bir sosyal demokrat örgüt olan Taşnaksutyun (Ermeni İhtilâl Federasyonu) izlemişti. Bu komitelerin hedefi Ermenilerin bağımsızlığıydı (Ermeni cemaatinin çoğunluğunun, özellikle de daha zengin olanlarının henüz düşünmedikleri bir şeydi bu) ve terörist saldırılar yoluyla dünyanın ilgisini çekmeyi amaçlıyorlardı. Hükümet buna, bazı Kürt aşiretlerini Hamidiye Alayları denilen, Rus Kazak birliklerinden örnek alınmış yeni gayrı resmî birliklere almak suretiyle karşılık verdi. 1894 Sonbaharında bir dizi olay, Sason kazasında Hamidiye Alayları tarafından yapılan geniş çapta bir Ermeni katliamına yol açmıştı. Avrupa’da bir öfke fırtınası esti. Ancak Osmanlı hükümetini Doğu’da reformları başlatmaya zorlamak üzere Büyük Güçler’in kendi aralarında yaptıkları deneme kabilinden görüşmeler, güçler arası rekabet yüzünden başarısızlığa uğradı. 1895 ve 1896’da Doğu’da yine katliamlar oldu ve bir Ermeni gurubunun Osmanlı Bankası’nın yönetim merkezini işgal ettiği ve havaya uçurmakla tehdit ettiği İstanbul’da da geniş çaplı katliamlar gerçekleşti. Büyük Güçler yine etkili olmadılar. 1896’dan sonra Osmanlı hükümeti giderek denetimi sağladı ve kavga yatıştı. Osmanlıların Avrupa’daki itibarı Ermeni meselesi yüzünden zarar görmüşken, 1897 ilkbaharında İmparatorluğun (yeni bir Girit isyanını açıktan açığa destekleyen) Yunanistan’a savaş ilan edip birkaç hafta içinde yenmesiyle kendine olan güveni aniden arttı. Osmanlıların kazandıkları toprakları ellerinde tutmalarına Avrupalı güçlerce izin verilmemiş, ama Yunanistan büyük bir tazminat ödemek ve isyana olan desteğini kesmek zorunda kalmıştı. Milliyetlere ilişkin (Makedonya, Ermenistan, Girit) sorunların hiçbiri çözümlenmemişti. Bununla beraber 1896’dan sonra ağır siyasal bunalımlar az çok hafiflemiş gözüküyordu ve Abdülhamit yönetimi on yıl kadar göreli bir istikrar sağlayabildi...."
s.122 "...İlk örgütlü muhalefet topluluğunun 1889’da, Mekteb-i Tıbbiye’de kurulmuş olduğu anlaşılıyor; bu tarihte dört öğrenci, amacı anayasa ve parlamentoyu geri getirmek olan İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ni kurmuştu. İlginç şekilde, bu dörtlü içerisinde bir Arnavut, bir Kürt ve bir Çerkes yer alıyordu. Sonraki birkaç yıl boyunca bu cemiyet yavaş şekilde büyüdü..."
s.124"...Jön Türkler’in hepsi Ahmet Rıza’nın peşinden gitmeye istekli değildi. Bunun sebebi Ahmet Rıza’nın inançlı bir pozitivist haline gelmiş olması ve dini reddedişinde çoğu Jön Türk’ün kabul edemeyeceği kadar aşırıya kaçmasıydı. Hepsi de Avrupa’daki bilimcilik, materyalizm ve sosyal Darwinizm gibi akımların etkisi altında olmalarına karşın “İnsanlık Kilisesi”nin* mensubu olacak kadar sıkı pozitivist değillerdi. Ayrıca uyuşması zor ve geçimsiz bir kişi olduğu anlaşılan Ahmet Rıza’nın kişiliğinin de uzlaşmazlıkta bir payı vardı..."
s.170-172"....Bir diğer husus, adliye ve eğitim sistemlerinin daha fazla laikleştirilmesi ve ulemanın konumunun zayıflatılmasıydı. Şeyhülislâm 1916’da kabineden çıkarıldı ve ertesi yıl yetki alanı her bakımdan sınırlandı. 1917’de şer’iye mahkemeleri, (laik) Adliye Nezareti’nin denetimi altına verildi, medreseler Maarif Nezareti’ne tâbi kılındı ve vakıfları yönetecek yeni bir Evkaf Nezareti oluşturuldu. Aynı zamanda medreselerin öğretim programı yenileştirildi, hatta Avrupa dillerinin öğrenilmesi zorunlu tutuldu. Aile hukuku şeriatın nüfuz alanı olarak kalmıştı, ancak İslâmi devletin bu son kalesinde bile gedikler açılmıştı. 1913’te Alman yasasını esas alan yeni bir miras yasası uygulamaya konuldu. 1911’de şer’iye mahkemelerindeki yargılama usulünü düzenleyen bir yasa yürürlüğe girmiş ve bir kararname bütün Osmanlı tebaası için, İslâm’ın dört Ortodoks mezhebinin hükümlerinden modern bir seçme üzerine oturtulmuş bir aile hukuku getirmişti. Kararname gayrımüslimler için bazı özel düzenlemeleri içermekteydi.../...Kadınların boşanma hakları genişletilmiş, ancak çok eşlilik yasaklanmamıştı. 1917’deki Aile Yasasına göre evlilikler hâkim huzurunda sonuca bağlanıyor ve evlenecek kadının (her ne kadar hâkim istisnaları kabul edebilecekse de) 16 yaşın üzerinde olması gerekiyordu. Jön Türkler kadınları toplum yaşamına katılmaya teşvik etti ve böylece orta ve üst sınıftan kadınlar halkın önünde kocalarıyla birlikte görünmeye ve tiyatroya, müzik gösterilerine gitmeye başladılar. Kadınlar Türk milliyetçilerinin Türk Ocağı kulüplerindeki konuşmalarını dinlemekle kalmayıp kendileri de konuştular. Hepsinden önemlisi, İttihatçı yönetimin yarattığı eğitim olanaklarıydı. Genç kızlar sayıları artan çeşitli seviyelerde okullardan yararlandılar. Dahası, ilk öğretim 1913’te kızlar için zorunlu hale getirildi..."
s.186"....II. Meşrutiyet dönemindeki bu düşünce akımları gözden geçirilirken, dikkat çekici olan nokta tartışmalara iştirak etmiş önemli çoğu düşünür ve yazarın, tıpkı İTC’nin etnik bakımdan karma olan Makedonya bölgesinden çıkmış olması gibi, çevre bölgelerden ya da karma bölgelerden gelme olmalarıdır. Rus İmparatorluğu’nun Türki bölgelerinden gelenlerin (Akçura, Ağaoğlu, Hüseyinzade, milliyetçi şair Mehmet Emin (Yurdakul)) yanı sıra, en ateşli Türk milliyetçilerinden Tekin Alp, Serez’li bir Museviydi, Batıcı Abdullah Cevdet Arapkir’li bir Kürt’tü, Diyarbakırlı Ziya Gökalp yarı Kürt’tü ve Said Nursi Bitlis’li bir Kürt’tü. Öyle anlaşılıyor ki, bu bölgelerde İmparatorluğun çoklu etnik niteliğiyle doğrudan karşılaşmış olmaları, bu kişileri Osmanlı toplumunun temel sorunları hakkında daha yoğun şekilde bilinçlendirmiştir..."
s.206"...Başlangıçta örgütleyiciler, nüfusunun büyük bir kısmı yok olmuş savaş yorgunu bir halkı harekete geçirmede güçlük çekiyorlardı, ama İzmir’in Mayıs 1919’da Yunanlılarca işgaliyle müthiş bir canlılık kazandılar..."
s.234"...Mustafa Kemal Ocak ayında Türk basınıyla olan mülakatlarında bu karışık durumu değiştirmeye ve Cumhuriyeti ilân etmeye niyetlendiğini ima etmişti ve Eylül ayında bir Viyana gazetesiyle olan mülakatta bu görüşünü tekrarlamıştı. Ekim ayında meclis, meclis ikinci başkanlığı ve dâhiliye vekaleti için hükümetin gösterdiği adayları reddedip, bu mevkilerden ilki için Hüseyin Rauf (Orbay)’ı diğeri için de Sâbit (Sağıroğlu)’nu seçince bir fırsat doğdu. Mustafa Kemal, bu durumun bir güvensizlik durumu oluşturduğuna Başvekil Ali Fethi (Okyar) hükümetini ikna edince, hükümet istifa etti. Bu durum meclise, bu hükümeti yeni bir vekiller heyetiyle değiştirme görevi yüklüyordu, ancak Mustafa Kemal önde gelen taraftarlarına mevki kabul etmemeleri talimatı vermiş olduğundan, bu mümkün olmadı. Mustafa Kemal, meclis kendisine danıştığında, seçilmiş bir cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı tarafından atanmış bir başvekili ve bir kabine sistemi olan bir Cumhuriyet ilân edilmesi teklifini sundu. Meclisteki çoğunluk bu teklifleri kabul etti ve 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilân edildi. Cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve ilk başvekili İsmet (İnönü)’ydü. Bu karar, bağımsızlık savaşında rol oynayan bazı ünlü isimler, örneğin Hüseyin Rauf, Ali Fuat (Cebesoy), Adnan (Adıvar), Refet (Bele) ve Kâzım (Karabekir) başkentte olmadıkları bir sırada alınmıştı. Bunlar İstanbul basınındaki mülakatlarda bu ilâna öfkeyle tepki gösterdiler; bu kararı zamansız bulup, devleti bir Cumhuriyet olarak adlandırmanın aslında özgürlük getirmediğini ve ister bir Cumhuriyet yönetiminde olsun ister bir monarşi yönetiminde olsun, asıl farklılığın istibdatla demokrasi arasında olduğunu vurguladılar. İstanbul gazeteleri bu eleştirileri beğeniyle yayınladı...Birçok kimse, kuşkusuz özellikle İstanbul’dakiler, hanedana duygusal şekilde bağlı bulunuyordu, ama ayrıca halifenin, Mustafa Kemal’in siyaset sahnesindeki üstünlüğüne karşı olası tek karşı ağırlık olduğuna da inanılıyordu..."
s.245"...Nutuk, dikkate değer ve son derece etkili bir metin olup üzerinde durulmayı gerektiriyor. Mustafa Kemal bu metni, 1919’dan 1927’ye kadarki Türk ulusal hareketinin tarihine dair bir bilgilendirme metni olarak sundu; Türkiye’de sonraki kuşaklar bunun tarihsel bir kaynak mı yoksa bir tarih yazıcılığı örneği mi sayılması gerektiğini tartışsalar da, Mustafa Kemal’in bu metnin sahip olduğunu iddia ettiği tarihsel nitelik, genel olarak kabul görmüştür. Yazarının saygınlığı ve o dönemin siyasal havası, bu metnin, o döneme ilişkin neredeyse tüm Türk tarih yazıcılığına bugüne kadar dayanak olmasını sağlamıştır. 1928-1929 yıllarında Almanca, Fransızca ve İngilizceye çevrilmiş ve yabancı tarih yazıcılığında da son derece etkili olmuştur... /...Nutuk, 1925-1926 yıllarındaki temizlik hareketlerinin bir savunmasıdır ve Mustafa Kemal’in Mart 1926’da yayınlanan “hatıralar”ı gibi, Nutuk’un da ana teması aslında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın eski liderlerinin eleştirisidir. Mustafa Kemal eski çalışma arkadaşlarını gözden düşürmeye çalışırken, onları baştan sona tereddüt içerisinde, yeteneksiz ve hain olarak sunar ve kendisini ise hareketi başından itibaren yöneten kişi olarak tanımlar..."
s.253"...Türkiye’de akademik yaşam 1933’ten başlayarak, Hitler iktidara geldikten sonra Almanya’dan ayrılan Alman araştırmacılarının ve bilim adamlarının akınıyla güçlenmişti. Türk hükümeti 63 Alman profesörü Türkiye’ye gelip ders vermeleri için çağırdı; bunlar, Türkiye’de akademik öğretimin seviyesini çok çarpıcı bir biçimde yükselttiler ve birkaç öğrenci kuşağı üzerinde önemli bir etkileri oldu..."
s.254"..Mustafa Kemal’in, faşizm, nasyonal sosyalizm, ya da Marksizm-Leninizm gibi gözden düşebilecek çok kesin bir ideolojiyle ilişkilendirilemiyor oluşu, onun kişiliğinin yüceltilmesini, etkisinin ise siyasal iklimdeki değişmelere rağmen sürebilmesini sağlamıştır. Bu yüceltme, Türkiye resmî kültürünün hâlâ önemli bir parçasıdır..."
s.258"... Atatürk'ün taktik ustalığı, acımasızlığı, gerçekçiliği ve azmi, emsalsiz biçimde birleştirmiş kişiliği olmaksızın, Türkiye’nin bağımsız bir devlet olarak ayakta kalmasının çok zor olacağı doğrudur. 1919’a kadar İTC’nin askeri kilit kadrosunun bir üyesi iken, hem parlak bir kurmay subay, hem kavgacı ve aşırı ihtiraslı bir şahsiyet olarak ün yapmıştı. O'nun, ülkesinin tarihindeki en büyük bunalım esnasında kesinlikle en uygun adam olduğuna ve ülkenin ayakta kalması için herkesten çok katkısı bulunduğuna hiç kuşku yoktur..."
s.261"...Kemalist reformların ilk dalgasının, yüzyıl önce Sultan Mahmut zamanında başlatılmış ve İTC’nin 1913-1918 yılları arasındaki yönetimi sırasında hemen hemen tamamlanmış olan, devlet, eğitim ve hukukun laikleştirilmesi sürecini sona erdirmiş olduğu ileri sürülebilir. 1922-1924 yıllarında saltanat ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet’in ve yeni anayasanın ilânı, devletin laikleştirilmesindeki son safhalar olmuş ve İslâmı Türkiye’nin devlet dini yapan hükmün 1928’de anayasadan çıkartılması bu gelişmeye son noktayı koymuştu..."
s.264"....Belki de en zorlayıcı tedbir, 1928’de Latin alfabesinin kabulüydü. Osmanlı Türkçesi, Arapça/Farsça alfabenin bir çeşitlemesiyle yazılırdı. Bu alfabe geç dönem yazılı Osmanlıcanın dörtte üçünü oluşturan Arapça ve Farsça sözvarlığına uygun olmasına karşın, Türkçe sözvarlığındaki seslerin ifade edilmesinde son derece elverişsiz kalıyordu; Arapça sessiz harfler bakımından zengin, sesli harflerden yana çok fakirdi; oysa Türkçe bunun tam tersiydi. Bunun sonucu olarak kimi zaman tek bir ses için Osmanlı Türkçesi’nde dört farklı işaret bulunuyor, başka bazı sesler ise hiç ifade edilemiyordu. 19. yüzyıl ortasında basın ve telgraf gibi yeni iletişim araçlarının gelişmesiyle yazılı dil önemli bir iletişim aracı haline gelince, alfabenin ıslahına ihtiyaç duyulmuştu. Bu konuyu ilk defa, Tanzimat devlet adamlarından Münif Paşa 1862’deki bir konuşmasında ortaya atmıştı. İkinci Meşrutiyet döneminde bazı Jön Türk yazarları –Hüseyin Cahit (Yalçın), Abdullah Cevdet, Celâl Nuri (İleri)– Latin alfabesinin kabulünü savunmuş, Enver Paşa ise Osmanlıca harflerin ıslah edilmiş bir çeşitlemesini orduda denemişti. Bu konuda 1923’ten sonra İzmir İktisat Kongresi’nde ve –Şubat 1924’te– Millet Meclisi’nde tek tük tartışmalar oldu. Bu sırada muhafazakar ve dinci çevrelerde Latin harflerinin kabulüne karşı hâlâ büyük muhalefet vardı, ama 1925’ten itibaren bu muhalefet susturulmuştu. Ayrıca Sovyetler Birliği’ndeki Türki cumhuriyetler 1926’da Latin alfabesinin kabulüne karar vermişlerdi ve bu gelişme Türkiye’deki tartışmalara ivme kazandırmıştı. 1928 yazında bizzat Mustafa Kemal’in yönetimindeki bir komisyon konuya ilişkin bir rapor kaleme aldı ve Cumhurbaşkanı 9 Ağustos’ta ilk kez, Osmanlı alfabesinin yerini “Türk harflerinin” alacağını resmen açıkladı. Bir “alfabe seferberliği” ilân edildi ve Mustafa Kemal sonraki aylarda ülkeyi dolaşarak yeni harfler hakkında açıklamalar yapıp herkesin bu harfleri süratle öğrenmesini ve yurttaşlarına da öğretmesini ısrarla tavsiye etti. Yeni alfabeyi 1 Ocak 1929’dan itibaren kamu iletişiminde zorunlu hale getiren bir yasa 1 Kasım’da meclisten geçirildi. Bu değişikliğin son derece makul gerekçeleri olmakla birlikte, Mustafa Kemal ve yandaşlarının bu değişimi çok hızlı bir şekilde zorla ve hızla gerçekleştirmiş olmalarının sebebi kuşkusuz ideolojikti: Bu değişiklik, Türk toplumunu Osmanlının ve Ortadoğu’nun İslâmi geleneklerinden kopartmak ve Batı’ya doğru yönlendirmek yolunda bir başka adım oldu..."