“O kış penceremden dünyayı seyrediyordum. Ağaçlar çıplak, hava soğuk, güneş solgundu. Kar yağıyordu ve ben çocukluğumun karlı günlerini hatırlıyordum. Mutsuzdum.”
Şiirleriyle birçok insanın hayatına dokunan İris mutsuz ve sevgiye aç bir kadındır. Ancak bir gün şiirlerindeki ilhamı dinlemeye karar verir ve doğduğu şehre döner. Orada mucizevi bir şekilde hayatının aşkı Deniz’le ve onun ergenlik çağındaki kızı Zoi’yle tanışır. Sevmeyi, bir aile olmayı hepsi birlikte en baştan öğrenmeye çalışırlar. Mevsimler yavaşça değişirken Zoi, İris’e yüzmeyi, endişe etmeden kendini rahatça sulara bırakmayı ve özgürlüğü öğretir. İris de Zoi’ye yaşamayı, genç bir kadın olmayı ve duygularını olduğunca hissedebilmeyi.
Bazı romanlar okurken değil ama bitirdikten sonra “ağır” geliyor. Yüzme Dersleri benim için bu türden romanlardan. Temelde anlatılan genç bir kadının kendiyle yüzleşmesi, sevgiye dair bildiği, bilmediği her şeyin alt üst olması aslında. Romanın genel tonu, özellikle ilk yarısı, masal gibi ilerliyor. Fakat sonrasında işler değişiyor ve insana dair birçok acı gerçeği okuyucunun yüzüne bir tokat gibi vuruyor yazar. Üstelik bunu da çok sessiz şekilde yapıyor. Hem ürküten hem kucaklayan bir karanlık sarıyor sayfaları. Okurken gidişata dair bir fikir sahibi olsak da olanlardan yine de etkileniyoruz. Çünkü bu sadece İris’in değil hepimizin hikayesi. İçimizdeki boşluğu doldurma çabamız öyle şeyler yaptırıyor ki bize, belki aylar belki yıllar sonra bir gün geliyor, o boşluğun dolmayacağını anlıyoruz ve büyük bir hesaplaşmaya giriyoruz. Tüm bunları itiraf edebilmek, yüzleşebilmek öyle cesur eylemler ki kimseye kızma, küsme hakkımız bile olmuyor. Kendimiz dahil! İşte Yüzme Dersleri böyle bir roman. Düşünceye gark ediyor. Umut dolu ama onu bol keseden dağıtmıyor. Her şey fazlasıyla hayat gibi. Bu yüzden de ağır. Ama tıpkı hayat gibi bir o kadar da güzel. Kolay okunan ama kuytulara inen bir şey okumak isteyen herkese tavsiye ederim.
Zeynep'in Substack yazılarını uzun zamandır severek okuyorum. Onun kendine özgü nahif, masalsı dünyası bana her zaman kendimi iyi hissettiriyor. Yazıları hep kahve kokulu ve jazz esintili...
Yüzme Dersleri de oldukça masalsı bir roman. Ama anne / kız ilişkileri, sevgiyi alabilme ve verebilme kavramları açısından ise oldukça gerçekçi ve can yakıcı bir yönü var. Bir çırpıda okunabilecek, hüzünlü bir peri masalı gibi Yüzme Dersleri.
Deniz sesleri eşliğinde okunduğunda etkisinin daha fazla olacağını düşünüyorum. Kitabı bitirdiğinizde büyük bir fincan kahve içmek ve Beatles dinlemek isteyeceksiniz. :')
Bizim de Sally Rooney'miz var <3 Daha çok yetişkin kitabı yazması gerektiğini düşündüğüm bir teenage kitabı yazarı Zeynep Alpaslan. Ne yazsa keyifle okuyorum. Kendi dünyası var ve yazdıklarıyla bizi de içine çekiyor.
"Biliyor musun İris, seni görünce The Beatles şarkıları çalıyor içimde"
"Arabayla gün batımına doğru ilerlerken radyoda The Beatles şarkılarının çaldığını hayal ediyordum. Ve ayçiçeği tarlalarının yanından geçerken arabayı kenara çekip benim bir fotoğrafımı çektiğini."
"The Beatles'a olan sevgim de yok olup gitti. Onları dinleyemem bir daha asla. Sensiz dinleyemem Strawberry Fields Forever şarkısını. Sen gittin ve en sevdiğim müzikler silindi gitti dünyadan. Tıpkı Beatles'ın hiç var olmadığı bir dünyayı anlatan şu Yesterday filmi gibi."
Yazarın okuduğum ikinci kitabı, bu kitapta da The Beatles'a çok fazla atıfta bulunulmuş. Bu yüzden bu kitabı okurken kafamda The Beatles şarkıları çaldı.
Kitap çok kasvetli... Kitabın ilk yarısında olaylar hızlıca akıyor, ikinci yarısında karakterlerin psikolojisine iniliyor. 3 karakterin yaşadığı durum aslında hiç sevgi görmemelerinden kaynaklanıyor. Bu 3 karakter The Beatles şarkısı olsaydı, "All You Need Is Love" olurdu.
Bu kitabı okurken kafamda çalan The Beatles şarkılarından soundtrack yaptım :P Zoi'nin üvey annesinin varlığını kabul etmediği, içten içe öfkelendiği kısımlarda "Hey Jude" (bu şarkı Paul McCartney tarafından annesi-babası yeni boşanmış Julian Lennon için yazılıyor, ailelerin parçalanması açısından bu şarkı çaldı kafamda.), Iris'in zorlu olaylarla yüzleşmeye çalışmasında (benim de favori parçalarımdan- "there will be an answer let it be") "Let It Be" , karakterlerin yaşadıkları hayal kırıklıklarında da ("living is easy with the eyes closed, misunderstanding all you see" sözlerini baz alarak) "Strawberry Fields Forever" çaldı kafamın içinde :) Bende de kitabın sonu biraz hayal kırıklığı yarattı (evet, gerçek sevgi-gerçek aşk ilk önce insanın kendisini sevmesiyle ve ilişkide kendi bireyselliğine de değer vermesiyle oluyor ama yine de daha farklı bitebilirdi. Adamla ilişkisini umursamıyorum, ama üvey kızıyla kurduğu bağ çok güzeldi. Onunla farklı bir son olabilirdi. Yıllar geçince, aynı şehirde olabilirlerdi…) o zaman çilek tarlalarında birkaç gün takılmaca :P
"Yemeğin sonunda kısmet kurabiyemi açıp baktığımda ise, senin şiirlerinden çok sevdiğim bir alıntı çıktı karşıma: 'Gerçek sevgiden daha azına razı olma.' Ve ben bunun bir işaret olduğunu anladım."
"Ben bir denizkızı olmalıyım, Rango. Derinliklerden hiç korkmuyorum ama sığ bir yaşamdan ödüm kopuyor."
Masal gibi ama bir o kadar da gerçek bir hikaye... Sevgiye olan açlığın, sevilmeye değer olup olmadığının sürekli kafayı kurcalamasının ama bir yandan da onu bulacağına dair inanca tutunmanın hikayesi. Bazen işler umduğumuz gibi gitmiyor; Rolling Stones'un da dediği gibi bazen "istediğimizi değil, ihtiyacımız olanı" bulabiliyoruz. Iris'in başına gelen de tam da bu işte. Öncelikle kendimizi sevmemiz gerektiğini, geçmişten ders almamızı ama ona obsesif bir şekilde tutunmamamızı, herkesi iyileştiremediğimizi kabullenmemizi, başkalarının acılarının ve davranışlarının bizim sorumluluğumuz olmadığını ve çok daha fazlasını hatırlatıyor.
Okurken de bitirdikten sonra da ne kadar “derin ve anlamlı” olduğunu anladığınız bir kitap. İnsanı düşünceye gark ediyor. Önce kendimizi sevmemiz gerektiğini anlatan en güzel romanlardan biri. Okurken her satırın altını çizmek istedim. Yılın son kitabı da bu oldu. Kolay okunan ama bir o kadar da kuytulara inen…🌸
Duyulara son derece dokunan, kokusu ve tadı olan cümlelerle dolu bir kendini buluş romanı. Gerçeklikle olağandışılığın dengesinin çok iyi korunduğu, sevgiyi ve varlığı tanıma ve tanımlamaya yönelik bir kurgu. Çok naif, çok acı, çok tatlı…