Boncuk, Emirhan Burak Aydın’ın üçüncü kitabı. Edebiyatımızın en yaratıcı genç yeteneklerinden olan Aydın, bu öykü toplamıyla birlikte çağdaşlarından apayrı bir yerde durduğunu kanıtlıyor. Tüm büyük yazarlar gibi az tercih edilen ihtimali kovalıyor, sürükleyici ve esrarengiz hikâyeler anlatıyor. Sıradan ile sıradışı arasındaki sınırı deşiyor, öykülerini kimi zaman bilimkurguyla, kimi zaman fantastikle, ama dünyamızın katı gerçekliğinden asla kopmadan anlatıyor. Hatalıların, ya değişmek ya da hep aynı kalmak isteyenlerin, kabullenemeyenlerin, zorunlu hissedenlerin, kopamayanların, gitmediği yerleri özleyenlerin arasında rahat ediyor.
1990 yılında İstanbul’da doğdu. Kocaeli Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Çevirmenlik ve editörlük yapıyor. Öyküleri Notos, Öykülem, Altzine, Trendeki Yabancı, Öykü Gazetesi, Sarnıç Öykü, Sözcükler, Lacivert, Peyniraltı Edebiyatı dergilerinde ve Marşandiz Fanzin’de yer aldı. Kitapları: "Gözlemci Olarak Buradayız" (2018, Dedalus Kitap) "Her Kabilenin Bir Endişesi" (2020, Everest Yayınları) "Boncuk" (2024, Holden Kitap)
emirhan burak aydın’ın kafasındaki dünyaya girmek çok zor olsa gerek. bu öyküleri nasıl kurmuş, birbirine bağlamış, bu kadar detayı ve bazen bilgiyi öykülere yedirmiş, cidden zor. açıkçası benim öykü dünyama yabancı öyküler bunlar, fantastiğe de garip öykülere de uzağım. ama merak ettiklerimi okuyorum arada. o nedenle galiba kitaptaki en normal öykü “baldır” benim en sevdiğim oldu 🙈 hem enderunlu fazıl ayrıntısı, hem iki adamın diyaloglarının bence kitabın en iyi diyalogları olması, hem yaşlı olanın kendine has sözcükleriyle hop diye gözümüzün önünde canlanması, hem de yaşanan şeyin bir şekilde masumiyeti etkiledi sanırım beni. onun dışında “dizi seyircisi” cidden bambaşka bir öykü. gerek araya sokuşturduğu popüler bilgiler ve bunları bayıla bayıla okumamız, gerek hikâye anlatmanın yaşamdaki yeri, gerek bayık hikâye anlatımıyla dalga geçmesiyle… ama asıl önemlisi edebiyat dünyasında ödülüne de, eleştirmenine de, atölyesine diyerek alttan alta yaptığı eleştiriler çok hoş bence. bir de bildiğimiz o yayınevinde gözümüzün önünde yaşanan çöp suyu meselesini tüm çıplaklığıyla anlatması… işte böyle sonsuza kalır bazı çirkinlikler patron bey! üç-dört öyküden parçalar taşıyan bu son öykü aslında kitabın adının hakkını veren öykü olmuş çünkü o “boncuk” şeyler nedir öyle. izmir’i çok az bilsem de tam bir izmir öyküsü olarak “karabağlar’a” da günümüz iş hayatını, saçma sapan zorlukları ve çıkışsızlığı güzel anlatmış. hele yurdum insanının ırkçılığını, şikayetlerini bazı diyaloglarla ansızın görmek çok komikti. bazı öyküler aşırı uzamış gibiydi, ben öyküde fazlalıklardan arınmak gerektiğine inanıyorum sanırım. diyalogların birçoğunun üzerinde biraz daha çalışılması iyi olurmuş ve bazen kimden bahsedildiğini tam anlayamadığımız, anlamın belirsizleştiği, bazen de aynı sözcüklerin tekrar edildiği epey cümle vardı. ben old school’um tabii bu arada, belki de garip öykülerde bunlar sorun sayılmaz, bilmiyorum :) sonuç olarak emirhan burak aydın’ın hayal gücüne şapka çıkartarak eline sağlık diyorum.
Uzun zamandır üzerinde çalıştığım yeni kitabım. Dokuz öykü. Ya maraz ya da şifa, ya biat et ya da ettir, ya İzmir ya da İstanbul, ya ilham ya da boş ver, ya içine kapan ya da dökülüp taş, ya başkasını suçla ya da adını kabullen, ya duvar ör ya da koro kur, ya hep anlat ya da iyi dinle, ya bağışla ya da Boncuk.
Acayip bir adamdan daha da acayip bir kitap. Olgunluk çağı eserlerinin ilki diyebiliriz. İlk yarıdan Karabağlar’a adlı öyküyü çok sevdim. Mıy Mıy Mıy da aklımda yer edenlerden… İkinci yarıya gelirsek: Yankıyer, Tamamköy, Dizi Seyircisi üçlüsünü bir roman kurgusunda, daha geniş geniş okumak isterdim ama bir yandan Yankıyer o kadar inanılmaz bir öykü ki tek başına takdir edebilmek de güzel. Gerçekten dönüp dönüp okuyarak içinde kaybolunacak türden bir delilik (kesinlikle herkese göre değil). Dümdüz fantastik deyip geçmek mümkün olmasa da fantastik edebiyatımıza benzeri kolay kolay gelmeyecek bir katkı. Tamamköy, Charlie Kauffman meets Emirhan Burak Aydın gibi bir tatta, yer yer melankolisi içime işledi, sevdim ama ölüp bitmedim. Dizi Seyircisi’nin ise tadı damağımda kaldı (ilk okuyuşum ama son okuyuşum olmayacak), gerçekten böyle bir öykü de başkasından çıkmazdı herhalde (bir yazar için dile getirilebilecek en güzel övgülerden biri olsa gerek). Bir yandan çok gerçek, bir yandan gerçeklikten o kadar uzak; yazarın istediği de böyle bir etki herhalde. Velhasıl kelam, ne duruyorsunuz, okusanıza Boncuk’u.
Tek cümleyle özetlemem gerekirse, "bizim için artık 'normal' olmuş, tuhaf şeylerle dolu" diyebilirim. Her öyküyü, yazarın nerede, ne yaptığını tam olarak anladım diyemem: yer yer çok çok fazla ayrıntı verilmişti mesela, benim beynim onları depolarken "ileride nerede lazım olacak acaba" diye endişeye kapılıyor. Belki de öykülerin genelindeki tedirginliği, endişeyi, sıkışmışlığı yansıtmak içindir hepsi. Gerçekle fantastiğin, distopiğin dengesinin sapıttığını düşündüğüm günümüzde benzer dertleri olanların, benzer şeyleri dert edenlerin olduğunu hissetmek iyi geldi. En aklımda kalan BALDIR öyküsü oldu. Belki de içindeki o çaresizliği özellikle bugünlerde çok ama çok hissettiğim içindir, kimbilir...
Emirhan Burak Aydın iyi bir yazar. Çok iyi başladığını düşündüğüm kitapta “Yankıyer” öyküsü ve (novella demek daha doğru olabilir) sonrasında okumam sekteye daha doğrusu kafa karışıklığına uğradı. Açıkçası anlayamadığım yerler olduğunu düşünüyorum. Aslında yazarlık anlamında çizgi ötesine uzanmayı, makul sınırları aşmayı, bazı engelleri yıkmayı çok seviyorum, yapanları görünce mutlu oluyorum. Sevgili Emirhan tam da bu minvalde yazınımızda meydan okuyor. Özellikle üç yıldız veriyorum çünkü Emirhan’a ve yazabileceklerine itimadım çok yüksek. Bir sonraki kitabını merakla bekliyorum.
deneyimlediğim kadarıyla yazarın öyküleri bende bir rüyada olmak gibi (pardon) hissettiriyor. detaylara her zaman hakim olamayabiliyoruz, bazen okur tüm karakterlere yabancı bir gözlemci oluyor, bazense onların dünyalarına dahil olurken kendi dünyasına yabancılaşan bir konumda kalıyor. bu rüya-benzeri histen şikayetçi değilim. ülkemizden isimler, temalar, şehirlerin getirdiği gerçekçilikle birleşen hayal-üstlüğü sevdim diyebilirim. kitabın ilk yarısı ve ikinci yarısı farklı tonlara sahip ve sanırım ikinci yarıdaki tamamen kendi dünyası olan hikayelerden ziyade ilk yarıyı biraz daha sevdim. öte yandan kitaptaki korku unsurları göründüğü kadar fantastik değil çünkü insanın kendinden kaçmaya çalışmasının verimsizliğine bir ayna tutuyor sadece. insanın derisini söküp vakumlayan, bir anda masada beliren bir silah patlayacakmış hissi veren, delirmiş bir ihtiyarla bir odada kapalı kalmaya benzeyen bir bulanıklık ve kaçış hâli. benim için bunun patlamaya hazır olduğu nokta “gulyabani dostlarım”dı, ki sanırım en sevdiğim öykü de o oldu. kitaptan kırdığım puan, yazarın önceki okuduğum kitabına kıyasla daha maharetli metinler okumak isterken başı sonu daha az belli, kurgusundan ziyade (yankıyer ve tamamköy’ün kendine has dünyaları hariç) acısında kendini daha çok kaybetmiş öykülerle karşılaşmamdan. fantastik ögeleri olan bir öykü kitabı olarak bakıldığında benim beklentimin biraz altında kaldı ama farklı kimliklerdeki adam(lar)ın hayatın ve zamanın içinden geçişini anlatmada etkileyici bir kitap.
Bu kitabı esrarlı bir gecenin şafağında elime aldım. O da beni eline aldı, birbirimizi oyuncak ettik.
Bu kitap, sınırsız bir evrenin tadım testi gibidir. Yazarın zihni öyle olasılıklara, öyle dünyalara gebedir ki; bize sunduğu pencere bile oldukça sarsıcıdır. Bu doğum bizi aşar.
Çocuk kitabı dendiğinde ne anlaşılıyorsa, bu kitap onun tersidir. Basit kurgulardan sıkılmış, beynini kullanmayı özleyenler derhal bu dünyanın kılavuz metniyle tanışmalıdır. Yön bulmak için değil, yönünü kaybetmek için.