Her şeye güldüğümüz mutlu yıllardı. Biz çocuktuk, anne babalarımız da gençti. Başkaları yaşlanır, başkaları eksilir sanırdık. Biz değil, başkaları… Salkım Sokak ve “bizimkiler” dokunsam canlanacak bir fotoğraf gibi…
Kalabalık göçmen ailelerin iç içe yaşadığı, küçücük evlere dünyanın en bereketli sofralarının sığdığı; tertemiz, umutlu, erkenci insanların birbiriyle derdini ve ekmeğini paylaştığı, İzmir’de gizlenmiş bir harikalar dünyasıydı sanki o sokak. Solmayan renkleri, çiçekleri, coşkusu, bulaşıcı neşesi, Boşnak halayları, İzmir zeybekleri, Rumeli türküleri, şenlikli kutlamaları ile geldikleri yeri yuvaya dönüştüren insanların inancıyla kurulan bu dünya büyüttü bizi.
Eksik yapbozumun tüm parçalarını saklayan, yetişkinliğimize liman olan bu sokağın hikâyesine gidenler, kalanlar, yaşananlar, hatıralar da dâhildi ve hepsi anlatılmalıydı… Çünkü ben bir mahalle çocuğuyum, bilek-yürek gücüne ve kahramanların “geçmiş” değil “geniş” zamanlarda yaşadığına inanırım.
14 Eylül 1971'de Memur olan ailesinin o dönemde Nevşehir'de görevde olmaları nedeniyle Nevşehir'de doğdu. İlköğretim, lise ve yüksek öğreniminin bir kısmını Ankara’da tamamladı. Ortaokul ve lise yıllarını yazarak ve tiyatro çalışmaları yaparak geçirdi. Orta üçüncü sınıftan itibaren bir yandan okuyup bir yandan çalışmaya başladı. 1989 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'nü kazandı. 2. sınıfta okulu bırakıp Berlin'e yerleşti. Berlin’de profesyonel tiyatro çalışmaları yaptı, çeşitli sosyal çalışmalara ve workshop'lara katıldı. 1996 yılında kesin bir kararla tiyatroyu bıraktı ve Türkiye'ye döndü.
1997 yılında televizyona geçti. Rol aldığı Sıcak Saatler dizisi çok sevildi. HBB'de gündüz kuşağında, "2'den 4'e" adında kadınlara yönelik bir program sundu. Bir süre Kanal D'de, 1998-2000 yılları arasında da Radyo D, Radyo Cumhuriyet, Radyo Kent, BRT FM'de program yaptı. Çeşitli dizilerde oynadı.
1990 yılından beri Tiyatro ve televizyon projeleri üretiminde metin yazarlığı da yapan Aydın’ın ilk kitabı Hayat Güzeldir 2001 yılında okurla buluştu. Ardından Bitmiş Aşklar Emanetçisi (2003), Yaz Bitmesin (2004), Gördüğüme Sevindim (2005), Evlerin Işıkları Bir Bir Yanarken (2009), Senin Adın Bile Geçmedi(2009) isimli kitapları yayımlandı.
2003-2005 yılı arasında haftalık bir kadın dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. Söyleşiler ve günlük köşe yazıları yazan ve medya-yazın alanında üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve vakıflar tarafından pek çok ulusal ödüle layık görülen İclal Aydın televizyon ve sinema oyunculuğuna da devam etmektedir.
Mor salkımların, asmaların, bahçeleri hortumla yıkanan evlerin, bahçeden toplanıveren yeşilliklerin, mahalleciliğin kıymetini bilenlere, Ege'ye tutkun olanlara, sokak oyunlarının, komşuluğun, büyük aile olmanın tadını almış fakat o tat artık damağında kalmışlara doyumsuz bir hediye vermiş İclal Aydın.
Okudukça renklenen, canlanan, yaşayan bir sokak, tanıdığımdan hiç şüphe duymadığım sakinleri, içten ve gerçek bağları, dostlukları, geçmişleri, aşkları, gizemleri, ince bir hüzünle ve nefis örülmüş hikayeleri...
Kaleminde zarif bir hüzün var İclal Aydın'ın ve her yazdığı içime dokunuyor, "acıklı bir keman taksimi gibi, dokunaklı bir film sahnesi gibi".
Çok seveceğimi bilerek hevesle beklemiştim, beklediğimden de güzel bir roman okudum. Salkım Sokak'ta hayata ve kendime dair çok şey buldum, siz de muhakkak uğrayın derim 🪻
Tek kelimeyle harikaydı. Kitabın geçtiği yerde yaşamak ayrı bir heyecan kattı bana ve o duygu selinde bir çırpıda okudum hatta hemen bitmesin diye baya da uğraştım. Yer yer çok ağladım. Mertin yaşadığı o acıları kalbimde hissettim. Bir de okurken sanki kulağıma İclal Aydın fısıldayarak okuyormuş gibi hissettim ara ara onun o tatlı tebessümü hep kulağımdaydı. Ben bu kadar güzel, zarif bir kalem okumadım. Benim için hep yeri ayrı olucak bir yazardır. İyi ki kalbimize dokundun 🥲
Açıkçası muhacir hikayelerinden oldukça sıkıldım derken gerçekten hikaye ilerledikçe bu taraf oldukça küçük kaldı. Kitap geçmişe özlem temalı ve maalesef günümüzü de çok iyi anlatmış. Maalesef diyorum çünkü ülkemiz adına iyi giden birşey yok ve bu yalnızca kendi geçmişimizi özlememize değil, ülkemizin de içinde bulunduğu duruma karşılık geçmişini özlememize neden oluyor.
Ben çocukluğum Büyükada'da geçti. O yüzden bu kitapta anlatılan arkadaşlığın, dostluğun, ilk aşkların, cumartesi günü saat meydanında yapılan "piyasa"ların, denizin, bisikletin, keşiflerin, maceraların hepsini birinci elden yaşadım.
Ailem hala yazlarını orada geçirse de ben 18 yaşımdan beri gidemiyorum. Çünkü faytonlar adanın çok önemli bir dokusuyken sırf atların sağlığına sahip çıkacak iradeye bile sahip olamadığımız için bir avuç görüntüde hayvanseverin kurbanı oldu o zavallı atlar. Lizbon'da, Malaga'da, New York'ta sadece bir at o yükü çekebilecek güçteyken, bizde iki atın çekemediği faytonlar olay oldu. Atı kurtardılar, bravo, toprağın altına sokmak için. Şimdi garip ucubik akülü arabalar, ring servisler, peşkeş çekilen motorlar, adanın dokusunu anlayamayacak kalabalıklar.
Taksim de öyle değil mi? Üniversitedeyken Asmalı Mescit'te bir barda çalışıyordum ve ciddi ciddi İstiklal'i benimmiş gibi benimsiyordum. Şimdi sevdiğimiz mağazalar bir bir kapanır yine koca cadde araplara peşkeş çekilirken, son 5 senedir sokağı uçtan uca bir kez yürümemişimdir.
Bilmiyorum benim de böyle bir halim var. O güzel sokaklar, o harika anlar anılarımda kalsın, günümüzün çirkinliği, pespayeliği onu kirletemesin istiyorum. Kendimi de oralara bir daha gitmeyerek korumaya çalışıyorum.
O yüzden bu üç yıldız eder kitabı, biraz da mutlu sonla bitirmediği için, dört yıldızla taçlandırıyorum.
İclal Aydın, doksanların ruhunu iyi yakalamış. Bu ülkede en çok satan ve herkesin özlemini duyduğu yılları ustaca kurgulayarak hikayesini yazmış.
Kitapta özlemini duyduğunuz her şey var; doksanlar, arkadaşlık, çocukluk, ilk aşk, sokaklar, aile, komşuluk hepimizin yaşadığı, bildiği yıllar. O yüzden okurken bizlerde o yıllara gidiyoruz.
Fahriye Abla’ya selam çakması yüzünden kitabı bir tık daha sevdim. ‘Hatırada kalan şeyler değişmez zamanla…’ Normalde kitabın haklı üç yıldız ama Fahriye Abla nedeniyle dört yıldız verdim.
Büyük ihtimal ileride bu kitabın dizisi de yapılır, okurken bariz dizi yapılsın diye yazıldığını hissettiriyor.
İclal Aydın ilk defa okudum. Sanırım kalemi bana göre değil. Kitap kendini okutturuyor mu evet 1 günde okutturuyor hem de. Ama zaten İclal Aydın’ın kitap yazmasının dinamiği o. Şurda gözleri doldururum, şurda insanlar geçmişe gider ağlatırım gibi…
Kitabın dili hem samimi hem de akıcıydı. Karakterlerin hislerini, yaşadıklarını bana çok iyi bir şekilde geçirdi. Göç ve göçmen olma üzerine şu cümle insanı biraz düşündürüyor.
”Göçmen olmayı üzücü bulmuyorum. Doğduğun yerde kalamamayı, kaldığın yerde mutlu olamamayı üzücü buluyorum.”
“Öyle yıllardı işte… Birine samimiyetle üzülmek için onu tanımak gerekmezdi. Hiç tanımadığımız birinin sağlık haberine, başarısına, hatta sevincine bile içten sevinmek mümkündü.”
“Yüz parça oldu testi. Yüz parça oldu gidenin kalbi. Yüz parça oldu geride kalanın kalbi.”
İclal Aydın ne yazsa içime dokunup hatırlamadığım anıların özlemini hissettiriyor bana. Bu da öyle romanlarindan biri. Mahalle kültürünün, gerçek arkadaşlığın, ilk aşkın sıcaklığını hatırlattı, iyi geldi bana.
Son altını çizdiğim cümleyi bırakıyorum: "Bazen olmaz. Sonraki tüm ihtimallerden birinin doğuşudur bu."
Ah İclal Aydın, yine mahvettin beni, yine kalbime dokundun, yine ağlattın. Elimden bırakamadım yine kitabını... Sıcacık bir kitap... Nasıl güzel bir anlatım... İclal Aydın, iyi ki yazar olmuşsun, iyi ki ben de senin okucuyun olmuşum. Teşekkürler 🙏
“Seninle olabileceğini hayal ettiklerimi hiç yaşamadan geçiyorum bu hayattan. Ben seninle olsun isterken, belki de olabilecek tüm ihtimalleri kaçırmışım” . İclal Aydın’dan 5 yıl öncesinde Üç Kız Kardeş kitabını okumuştum, gariptir ki favorilerime girmiş olmasına rağmen kitapta ne olup bittiğini zerre hatırlamıyorum ama hissettirdiği o sıcaklığı unutmadım. Bu sefer ise annemin ısrarıyla Salkım Sokak No:3’ü okudum. Daha geçen ay Balkan turuna çıkmış olduğumdan bu kitabın göçmen mahallesinde geçmesi ve çoğu karakterin Balkanlar’a dair bir geçmişinin olması ilginç bir tesadüf oldu. Bir diğer tesadüf ise Ahmet Erhan’ın şiirleriyle karşılaşmak oldu ki ben onun şiir kitabını birkaç aydır yavaş yavaş okumaktayım. Kitap basitçe özetlenirse aslında ana karakter Mert’in çocukluktan başlayarak hayatını anlatıyor. Ama aslında bundan çok daha fazlası. Her bir karakter çok güzel detaylarla işlenmiş özellikle Edis ve Ayda üzerinde iyi uğraşılmış. Necdet, Amina abla, Şakir dede gibi ara sıra beliren karakterler de romanı güçlendirmiş. Yaşam anlatısı ama aslında bütün bir mahalleye, kültüre bakış katıyor. Benim en çok sevdiğim şey kitaptan buram buran akan nostaljik samimi his oldu. Özellikle çocukluk kısımlarını okumadım da yaşadım desem yeridir. Suskunlar ile arasında zerre alaka olmasa da anlatılan arkadaşlık bana o dizideki arkadaşlığı anımsattı. Araya dargınlık, zaman girse de gerektiğinde birbirlerine koşabilen kişilerdi. Ayda’nın sonlara doğru yazdığı bir mail/mektup beni çok etkiledi. Hatta ben daha farklı bir son beklemiştim ama istediğim son belki de Ayda’ya haksızlık olacaktı. Ufak eleştirilerim elbette var mesela Mert’in karakterinde yer yer aşağılık kompleksini zorlayan tutum pek de hoşuma gitmedi daha farklı bir tutum sergileyebilirdi. Bir diğer kısım ise evet nostalji güzel hisler taşıyabilir okura ama dozunu da ayarlamak lazım. Geçmişi anlatırken bütün kötü yanları örtüp sadece o zamanlar şöyle güzeldi, şöyle kıymetliydi demek kolaya kaçmak oluyor. İnsan zihni önce kötüleri unutuyor sonra hatırasındaki iyi olan her şeye sığınıyor. Bu belki de şimdiki zamanda yaşadığı mutsuzluğa bir bahane olarak kullanılıyor.
Konusunu okuyunca kafamda canlanandan bambaşka diyarlara götürdü İclal Aydın beni. Başkalıklar ancak bu kadar güzel harmanlanabilirdi. Bir de - Mert’in yalnızlık günlüklerinde resmen benim ruh halimi anlatmış arkadaş. Artık sorana o sayfaların fotoğraflarını atacağım 🫢
İzmir'de Salkım Sokak'ta yaşayan Mert ve ailesinin hikâyesini beğendim. Özellikle Mert'in annesi favori karakterim olabilir sanırım. Eşi hastalandığında özveriyle onunla ilgilenmesi, oğlunun bütün bir yaz çalışıp aldığı küpeleri kocasının duyguları incinmesin diye takmayışı. Hayranlık uyandıran bir kadındı.
Gerçi bir de Nevzat vardı çok sevdiğim. Mert'in en yakın arkadaşı olmak isteyen ama o kontenjanı Edis'e kaptıran, dışarıdan neşeli, havai, uçarı görünen ama aslında çok derin bir kişiliğe sahip, vefalı Nevzat.
Genel olarak bütün karakterler gerçekçi ve samimi karakterlerdi ama yan karakterlerinin hikâyelerine zaman zaman biraz fazla yer verilmişti. Bu da olayın akışını kesintiye uğratıyor, dikkati Mert'in hikayesinden uzaklaştırıyor, bana kalırsa.
Yurtdışı hayallerini anlamaya ve normal karşılamaya çalışıyorum ama her kitapta yer verilmesi de bana pek mantıklı gelmiyor artık. Bunu sadece İclal Aydın için söylemiyorum elbette ama memlekette herkesin bir ayağı yurtdışındaymış gibi, herkesin yabancı bir ülkede bir tanıdığı veya bir bağlantısı varmış gibi sürekli bu şekilde gelişen hikayeler tuhaf geliyor bana artık çünkü öyle olmadığı biliyorum. Ülke sınırları içinde anlatılacak hiç mi hikaye yok? Neden bu topraklarda başlayan her hikaye başka yerde bitmek zorunda?
Aydın'ın 90'lardaki Türkiye'den manzaralar paylaşmasını sevdim. Sel felaketleri, hastanelerin rezil ötesi durumu derken kitaba daha gerçekçi, daha ayakları yere basan bir hava katmış bu ayrıntılar. Yanlışı, kötüyü dile getirmek konusunda sıkıntımız yok zaten ama sanırım iyi olan tek özelliğimiz başka milletten insanlarla yan yana hep birlikte yaşayabiliyor olmamız. Çok güzel, çok samimi bir manzaraydı Salkım Sokak'ta çizilen ama sanırım artık bu özelliğimizi de kaybettik ya da kaybetmeye çok yakınız.
"Her şeye güldüğümüz mutlu yıllardı. Biz çocuktuk çünkü. Biz çocuktuk, anne babalarımız da gençti..."
Hepimiz çocuktuk. Çocukken yaşadıklarımız, o masumiyet o sıcacık mahalleler, komşuluk ilişkileri eskiden daha samimiydi, sıcaktı, gerçekti… Coğrafyanın neresinde olursak olalım her milletden, her dinden insanlarla iç içeydi yaşam. Bunu da asla yadırgamaz aksine bir aile gibi yaşayıp giderdik. Kürdü, türkü, çerkezi, lazı, göçmeni, tek millet gibiydik. Kimse kimseyi kategorize etmez, aksine herkes birbirnden bişiler kapar gül gibi geçinip giderdi.
İşte bu hikaye o günlere götürüyor insanı. Hikayedeki gibi bir İzmir değil de belki Eskişehir, ama tamda böyleydi mahallemiz. Sokaklarda çocuk sesleri eksik olmazdı. Anneler babalar hep bir arada olurdu. Düğünler, cenazeler özel anlar bir aile gibi hep birlikte kutlanırdı. Şimdilerde nerdeee böyle ilişkiler. 8 senedir yaşadığım apartmanda bir merhaba demişliğimiz yok bazı komşugillerle. O derece uzaklaştı insanlar birbirinden, bir selam dahi vermekten. O nedenle bu kitap ruhuma şifa gibi geldi, eski bir albümü açıp hatıraları yâdetmek gibiydi.
Babası polis olan Mert’in İzmir’e tayinlerinin çıkmasıyla hikayeye adım atıyoruz. Bir göçmen mahallesine yerleşiyorlar. Her kültürden insanın iç içe olduğu bu mahallede Boşnak göçmeni Şakir Dede ve ailesi, Mert ve ailesi, güzelliği dillere destan, elinin lezzetiyle nice güzel yemeklerle karşılayan Amina abla her bir karakter insanın içine işliyor. Çocukluklarından erişkinliklerine kadar yaşadıkları mutluluklara, hüzünlere, kayıplara tanık oluyoruz. Kah gülüyor kah hüzünle okuyoruz sayfaları. Hikaye öyle güzel öyle sıcak ve samimi ki detaylara girmiyorum bu duygu yoğunluğu ile okumanız gerekiyor. Yıllar sonra yeniden İyiki okudum dedim iyiki…
Bir boşnak torunu izmirli mimar olarak kitabın su gibi aktığı beni içine kolayca aldığını düşünüyorum. İlk 3 bölümde “kitapta bir şey eksik ne eksik ya” diyerek okudum. Ama 4. Bölüm bence Ayda’nın mektubu ile kitap iyi bir noktaya geldi. Sonradan farkettim ki ilk üç bölüm aslında hepimizin “geçmişi nostaljik bir perspektiften izleme” hissiymiş. En azından ben öyle düşünmek istedim. Eğer öyleyse kitabı çok başarışı buldum. Değilse “ruhu eksik” bir kitap olarak kalacak içimde. Nevzat çok iyi bir karakter. Sanki kitap zaten Nevzat’ı anlatmak için yazılmış. Hepimiz biraz biraz Nevzat değil miyiz zaten diye düşündüğüm bir dönemden geçiyoruz. Ben özellikle onu çok içselleştirdim. “Hep orada olan ama kendisi pek önemsenmeyen” arkadaş evlat eş dost olma hali benim için çok tanıdık. Kalbim kırıldı okurken. Son sayfayı çevirdiğimde ufak bir kırıklık kaldı içimde güzel bir hisle hatırlayacağım bu kitaptan geriye.
Mimar olarak pritzker ödülüne, karadenizli fadime temel detayına, bir noktada hayatımıza giren podcast yapan kadın ve eşi (Nilay Örnek ve Sinan Hamamsarılar bence) gibi detaylara gerek var mıydı emin değilim. Tolga abi detayı gelecekti gelmedi… Bir de yüm göçmenlere boşnak dense çok sinirlenirler benden söylemesi…
Salkım Sokak No:3 kitabını okurken içimde bir yerler hep cız etti. Çocukluğuma, Vişne Sokak yıllarıma gittim. Bizim sokakta da Boşnaklar vardı. Hatta iki bina hep beraber otururlardı. Yaşlı teyzemiz cam kenarında oturur kahve öğütücüsü ile hep dışarı seyrederdi.... Resmen o günleri yaşadım okurken.... Gerçekten de çok misafirperverlerdi. Hep bir aradaydilar.... Bayramları seyranları renkli geçerdi.. bizler güzel çocukluklardık, yaşadık... Gerçekten de şimdi çok üzülüyorum çocuklara, sokak yok, anılarında cam kenarında oturan teyze yok ...
Kısacası yine sonlara doğru aktı gözlerimden yaşlar ... yaşananlardan bazilari içimde ki yaraya dokundu 🥺 İki günde hiç bitmesini istemeyerek okudum..... Çok iyi geldi yine #iclalaydın kitabı.... kitaptan bir kaç alıntı;
🫂 Bazen öyle şeyler varmış ki hayatta... İçinde sözcükler yokmuş ama tonlarca acı varmış Edis.
🫂 Gerçek hikâye kaçanlardan çıkar daima. #gulsahinkitapligi
Nerden başlasam bilemiyorum. İclal Hanım yine yapmış yapacağını ve bizleri yüreğimizden vurmuş🥺 Uzun zaman sonra anca bitirebildim. Geçen sene başlamıştım fakat nedense okumaya devam etmek istememiştim. Meğer bir nedeni varmış... Farkettim ki o vakitler doğru zaman değilmiş. İçimde çözemediğim bir çok duyguya, büyüme sancılarıma ve çocukluğuma ışık tutması gereken vakit tam bu zamanlarmış🥹
İnsanların eskiden nasıl dil, din, ırk ayırt etmeden birlik ve beraberlik içinde yaşadıklarını, el değmemiş temiz duyguları, çocukluktan yetişkinliğe geçerkenki sancıları, hayatın tatlı,acı sürprizlerini ve İzmir'in güzel sokaklarını anlatmış bizlere. Üzerine çok konuşasım var ama kelimelere dökmek de zor geliyor bana🤧
"Hayatta yaşanan her olayın ve tanıştığınız her insanın bir nedeni vardır." Şimdilerde bu cümle bu kitap ile daha çok anlam kazandı benim için🤗
İclal Aydın’ı okumaya ilk bu kitapla başladım. Betimlemeleri, kelimelerin derinliği sarhoş edici. Hayatın kısa bir özeti gibi bu roman. Tüm o sokak sanki benim de anılarımdan bir parçaymış gibi şimdi. Okurken, hayatını sorgularken buluyor insan kendini - geçmişi, bugünü, olabilecekleri, “zaten olmazdı”ları… İnsanın kimliği organik bir yapı gibi; büyüdüğümüz yer, karşılaştığımız insanlar, gittiğimiz yerler -hepsi iz bırakıyor… İclal Aydın’ın bu romanı, bunu tekrar hatırlatıyor gündelik koşturmada. “Böyle çok küçücük bir an kırıldı zamandan. Şuradan şuraya kadar, çıt”. Romanı bitirdiğimde geleceğe gittim ve sevdiklerimi özledim. İnsan bağlarına, bir insana, bir yere veya bir anıya ait olmak gibi derin bakıyorsanız hayata; bu roman duygu tazeler nitelikte.
"Bazen olmaz, ama sonraki tüm ihtimallerden birinin doğuşudur bu"
Ya ben yaşlanıp duygusallaşıyorum ya da Iclal Aydin ustalasiyor. Muhtemelen her ikisi de. Bu kitap en sevdigim Iclal Aydin kitaplarından biri oldu. Başı, kahraman Mert'in çocukluk dönemi biraz uzamış olsa da sonraki bölümler unutturdu bu fazlalığı. Hoş, buruk hüzünlü bir roman.
Geçmişten bir yaprak…cok ağlayarak, severek, hissederek okudum. Hikaye çok güzel, bana sevdiğim ozlem duydugum tüm güzellikleri hatirlatti ama ne yazık ki bazi bölümler edebiyat kaygisiyla çok uzatilmisti.
20. yuzyilin sonlarindaki arkadaslik ve aile baglarini anlatan bir roman.
Kapagi guzel oldugu icin almistim, eski donemlere ait o samimiligi her zaman merak etmis biri olarak heyecanla kitaba basladim fakat bekledigim gibi degildi. Dusundugumden cok daha cliche idi.
İclal aydını tebrik ediyorum tek kelime ile harika . Sizi bulunduğunuz yerden alıp Ege ye götürecek, çocukluğunuzu hatırlatacak nefis tatta bir kitap …