“O zamanki karmaşa, o zamanki keder, ihtiras, acılar, pişmanlıklar, bunların hepsi önce basit birer et acısına ve sonra morluğa dönüştü, en sonunda da bedenimin üstünde artık benim daha fazla dikkatimi çekemeden yok olup gittiler. Artık başka türlü, ben bir gün ölecek olsam da benden geriye ölmeyecek bir tarih yarattığımı düşünerek yaşıyordum.” Vuslat Çamkerten, hayatın hiçbir zaman tek bir renkten ibaret olmadığını hissettiriyor öykülerinde. Her şeyi kapkara veya tam aksine toz pembe gördüğümüz anların, içlerinde zıddını da barındırdığını gösteriyor. Dünyadan umudunu kesmeyen ama ipleri de tamamen onun eline bırakmayan karakterler yaratıyor. Hiç bitmeyen hevesler, duygulardan çok planlar üzerinden yürümeye başlayan aşklar, intikam hissiyle geçen dakikalar, gizli saklı korkular… Tüfekle Vurulacak Şeyler, kendi sesini bulan öyküler…
evet vuslat çamkerten’in öyküleriyle böylece tanıştım. “tüfekle vurulacak şeyler” için öncelikle kadın öyküleri diyebiliriz. her yaştan, her meslekten, genellikle orta sınıf ve üstü diyelim, farklı dertleri olan kadınlar ve bunu çözme yöntemleri. minik intikamcıklar. öyküler genellikle olay odaklı, elbette klasik olay öyküsü değil ama merkezde gerçekleşen bir şey var çoğunlukla. açıkçası ben en çok kitaba adını veren öyküyü, o belirsizliği sevdim çünkü benim öykü zevkime sanırım daha çok uyuyordu. o minik detaylar, geçmişe dair anıştırmalar ve serpil’in kendi derdinden duyduğu utanç çok hoştu. mesela “3003 no’lu oda”daki uzun monologlar beni biraz kopartıyor öyküden. son öykü eric roberts mıydı acaba, onun oynadığı bi filmi çok anımsattı ama hayal meyal hatırlıyorum. aynen böyle planı olan bir karısı vardı sanki. bazı öykülerde özellikle kahraman anlatıcı olanlarda çoook açıklama yapıyor sanki karakter, bence bunu biraz düşünmek lazım. “ölmeden önce son porno”da karakter giyinirken tek tek anlatıyor ne hissettiğini, “birdenbire nasıl da toparlandım ama, sabahki halimden eser yok şimdi. rutinlerimin beni bir çerçeveye tıkıştırdıklarını düşünsem de onları kendime sakladığım küçük sırlar gibi seviyorum.” ilk cümleyi biz kadının davranışından sezsek mesela… sondakini bilmeye zaten ihtiyacımız yok küçücük öyküde. ama dediğim gibi ben daha minimal, kesiti ele alan öykülere yakınım, oradan ele almaya meyyal oluyorum genellikle :) ilk öykü “ateş sezonu” ise en baştan tahmin ettiğim biçimde ilerlediyse de detaylarla, anneanne karakteriyle, anılarla, belki de kendi aileme çok benzettiğimden acayip yakın geldi bana. eşyaların, yemeklerin, hele hele unuttuğum o oyunun öyküye yavaşça dahil olması etkileyiciydi. ve kitabın en sinematografik öyküsüydü, keşke filmi olsa diye düşündüm hatta, şöyle sepya renklerde. tanıştığıma çok memnun oldum sevgili vuslat. bang bang 🔫 ayrıca öykülerin başındaki resimlerle kitap estetik açıdan müthiş olmuş.
Vuslat hanımın kalemiyle bu kitabında ilk kez tanıştım. Çoğu öykü yazara göre farklı bir tarzı var. Öykülerini günümüze yakın kurgularda yazmış. Hayal gücü etkileyici, hiçbir öyküsü birbirine benzemiyor. Tek ortak özellikleri, kadın öyküleri olmaları. Birikimi olan bir yazar olduğunu her satırda hissediyorsunuz. Ancak, zaman zaman hikayelerde birden fazla durum ve olaydan bahsederken, özünden ayrılıp, hikayeyi havada bırakmış hissiyatı verdi. Yine de farklılığından, yeni şeyler deneme cesaretinden etkilendim. En sevdiğim öyküleri; Tüfekle Vurulacak Şeyler, Angel, Son Tango oldu.
Hikayeler çok kolay akıp gitse de gerek karakterler gerekse konular sanki Türk bir yazar degilde Amerikalı bir yazar yazmış gibi. Bu yüzden kitap bana hitap etmedi.
Içindeki tüfekle vurularak şeyler hikayesi sadece merak uyandırdı ben de ve kitapta en sevdiğim oldu.
Her hikayede bir patili dost olması da hoşuma gitti.
Akışkan dişi bir dil fakat dönemin benzer konseptlerinden ayrı bir sadelik, hayatın pozitif ve negatifine dönük bir anlatı. Kadın yazını için güzel bir tuğla daha konulmuş ortaya. Özellikle kitaba ismini veren "Tüfekle Vurulacak Şeyler" öyküsünü çok beğendim. Vuslat Çamkerten öyküleriyle barışçıl görünen ilişkilerin defolarını tüm gözler için ortaya döküyor. Dediğim gibi, günümüz kadına dönük anlatıda bu kör bıçaklarla sert bir şekilde yapılırken onun elinde gerçekler bir doktor hassasiyeti ve bir neşter gibi zarif ama oldukça keskin.
Bu kitap zihnimde insan olarak canlanacak olsa 60larında, sarışın, ağzında sigarası, elinde büyük taşlı yüzükleriyle çok iyi tavsiyeler veren bir teyze olurdu.
Öykülerdeki anlatıcımılarımızın hepsi kadın karakterlerden oluşuyor ve hepsi görünenin ardına bakıldığında zıtlıklarını içinde barındırıyor. Küçük sırlar, sürprizler birbirini izliyor. Karaktelerle bir bağ kuramadığımı hissettim ama genel olarak öyküleri beğendim. Zaten en başında da kitaba çekilmemin sebebi adının oldukça yıkıcı bir yerden geliyor olmasıydı. Öyküler hislerimde yanılmadığımı hissettirdi.
Dipnot: Kapak tasarımına bayıldım. Bana feminine rage havası verdi.
“Uçak kazaları. Araba kazaları. Dağılmış bisikletler. Patlak lastikler, patlak toplar. Neydi bu kısa filmin ismi diye yanımdaki sehpadan bir broşür alıyorum ama karanlıkta okumam mümkün değil. Görüntüler devam ediyor. Bu kez kırılmış vazolar. Kopmuş küpeler. Kırılarak, bozularak. Bir sona doğru. Yok olarak. Eşyalar. Nesneler. Şeyler. Gördüğümüz şeylere giderek ölüm hissini veren, büyükten küçüğe sıralanışları mı diye düşünüyorum. Eğer süreç küpeyle başlasa ve görüntüler giderek uçağa varsa bu yine ölümü çağrıştırır mıydı, yoksa daha çok bir büyümeyi mi ima ederdi? Çocukluktan yetişkinliğe geçmek gibi mesela, parçalanarak büyümek ya da parçalanarak bile büyümek zorunda olmak.”
Bilindik kadın karakterlerin beklenmedik şeyler yaptıkları/yapabildikleri öyküleri çok severek okudum. Bu iki tezatın buluşmasını çok tatlı bir dile anlatıyor Vuslat Çamkerten ❤️ Favori 3lüm: Tuz Gölü, Ateş Sezonu ve 3003 no’lu oda Bir de kitabın adı elbette ❤️