Tutunamayanlar'dan sonra okuduğum ikinci Oğuz Atay kitabı. Sekiz hikâyeden oluşuyor. Bu hikâyeler farklı tarzlarda, farklı üsluplarla yazılmış, ki bu bana farklı zamanlarda yazılmış olduğunu düşündürttü. İlginç deneysel hikâyeler yine Atay tarzında ön planda.
Burada bütün hikâyelerle ilgili tek tek yazamam tabii, ama kısaca şöyle sınıflandırabilirim:
İyiler: Ne Evet Ne Hayır, Beyaz Mantolu Adam, Korkuyu Beklerken.
Vasatlar: Demiryolu Hikayecileri, Unutulan, Babama Mektup
Kötüler: Tahta At, Bir Mektup
Ben en çok Ne Evet Ne Hayır'ı beğendim. Bir yazar için her zaman riskli sular olan avamın diline girmek, onun zihnine inmek işini Atay'ın başarılı bir şekilde yaptığını düşünüyorum. Bunu tabii hafifletmek için araya görece entelektüel bir karakter sokmuş ve hikâyedeki karakterin yazdığı mektupla okuyucu arasında biraz da olsa ironinin güvenli rahatlığını yerleştirebilmiş, anlaşılabilir bir tercih. Oğuz Atay'ın en azından gözlem yaptığını, yapabildiğini (istediği zamanlarda) öğreniyoruz bu hikâyede.
Beyaz Mantolu Adam, Atay'ın bana çok sert ve estetik olmaktan uzak gelen kaba doğruculuğunu ve ısrarcı açık sözlülüğünü (hadi biraz da haddimizi aşıp "mızmızlanma" sözcüğünü kullanalım) bırakmasa da azaltıp hikâyenin akmasına izin verdiği nadir işlerden, en azından benim okuduklarım arasındaki bir yazar gibi, bir sanatçı gibi dünyaya baktığı tek örnek. Tutunamayanlar'da da mevcut olan, göstermek ve karakterlere nefes aldırıp hikâye etmek yerine söylemek, dile getirmek, yakınmak alışkanlığının bir yazar için handikap olduğunu düşünüyorum. Beyaz Mantolu Adam tüm absürtlüğüne rağmen nefes alan, yaşayan, hareket eden, evrende yer kaplayan bir karakter; tabii bunu onun edilgenliğine, onun edilgenliğinin de Atay'ın hikâye üzerindeki edilgenliğinin azalmasına, dolayısıyla hikâyenin Atay'ın sözünden çıkmasa da, Atay'ın gölgesinden biraz olsun kurtulabilmesine yormak mümkün, ki böyle düşününce de bu tarzla Atay'da sık sık karşılaşamayacağımızı çıkarsayabiliriz.
Korkuyu Beklerken ise, kitaba adını vermesinden de tahmin edileceği üzere kitabın en önemli, en Oğuz Atayvari bölümü. Hikâyeler içinde en çok emek verileni, en dolusu ve en semboliği desek de yanlış olmaz sanırım. Atay'ın Kafka etkisinde kaldığı açıktır bu hikâyede.
(Bundan sonrasında hikâye ile ilgili spoiler var)
Korkuyu Beklerken'i okurken doğal olarak aklıma Dino Buzzati'nin Tatar Çölü kitabına geldi. Edebiyatta benzer temaları farklı anlatım biçimleriyle işleyen kitapları paralel okumak lazım bir zevkse, benzer anlatım biçimleri ile farklı temaların işlenişini okumak da öyle bir zevk. Beklemek üzerine kurulu olan Tatar Çölü, hayattaki anlam arayışını, anlam ve amaç bekleyişini anlatır;
hayatını Bastiani kalesinde düşmanın gelmesini bekleyerek geçiren askerlerin hikâyesi epey karanlıktır. Fakat, Oğuz Atay ondan da karanlık, kötümser bir hikâye yazmayı başarıyor. Kafka'nın karakterlerinin ansızın Kafkaesk'i fark etmeleri gibi, Atay'ın karakteri de evinde gizemli bir mektup buluyor. Tuhaf bir dille yazılmış bu mektupta "mektup eline geçer geçmez, evden çıkmaması gerektiği" yazdığını anlayınca itaat ederek korkuyla eve kapanıyor.
Burada evin, karakterin dünyası olduğunu söyleyebiliriz. Yani bu gizemli otorite tarafından verilen mesajı "kendi dünyanın dışına çıkma, kabını aşma, sınırlarını zorlama, dışarıyla ilgilenme" şeklinde okuyabiliriz. Karakterimiz de çaresiz kabullenir ve kendi evinin içinde yaşama yolları arar. Bu sırada telefonu kesilir, dışarıdaki dünyayla ilişkiye girme ümidi verilmez. Evdeki malzemelerden yemekler yapar, o zamana kadar hiç ilgilenmediği önemsiz işlerle ilgilenir ve bir şekilde vakit geçirir. Bu önemsiz işlerle ilgilenme alışkanlığı hikâye boyunca devam eder.
Ve daha ilginci Latince çalışmaya başlar. Burada Atay'ın bir entel (entelektüel olamamış kişi) eleştirisi yaptığını düşünebiliriz. Hayatı ve kendini anlama yolunda hiç yol alamazken, Latince öğrenmeye çalışır, sonrasında da üniversiteyi bitirir. Hangi bölümü bitirdiğinden emin olamayacak uzaktır o dünyadan, lakin bir diploması olur.
Evde erzağı bittiğinde, mucizevi bir şekilde bir kurye gelir ve ona manav açtıklarını söyler. İleride de parası bittiğinde ona mucizevi bir şekilde kaynağı meçhul bir para gelir. Bunlar, otoritenin eve hapsettiği, ehlileştirdiği, kontrol altına aldığı bireye umut verme, hayatta tutma yöntemleridir.
Karakterimiz delirdiğinde, bir doktor çağırır, ama Josef K. için nasıl tam aklanma yoksa, o da o şekilde tedavi edilemezdir, çünkü K. için aklanmak nasıl korkuyu beklemeyi ortadan kaldıracaksa, bizim karakterimiz için de iyileşmek aynı anlama gelecektir.
Bunun üzerine Karakterimiz isyan eder. Evden kaçışından sonra ikinci isyanıdır bu.
"Param vardı, yiyeceğim vardı, kitabım, evim her şeyim vardı; fakat isteğim yoktu: Gizli mezhebe, yorgun bir öfke duyuyordum; onlara karşı çıkmak istiyordum, gücüm olmadığı halde. Kendimi yormadan onlara göstermeliydim."
Evi yakmaya karar verir. Bu korkuyu beklemekten vazgeçtiği andır ve tam o anda gazetede gizli mezhebin çökertildiğiyle ilgili haberi okur. Gizli mezhep, o yüce mistik gücün aslında önemsiz ve güçsüz olduğunu görür. Korkusu yersizdir, anlamsızdır.
Hikâye buraya kadar olsaydı, tüm karanlığına rağmen Atay'ın bir çıkış noktası bıraktığını söyleyebilirdik, ama bundan sonrası sadece daha karanlık. Karakterimiz bu aydınlanma ile evini bırakır, dışarı çıkar. Ama o dışarı çıkıp tanıdıklarını gezerken, yani korkuyu beklemekten vazgeçtiğinde ev yıkılır. İçine hapsedildiği kendi dünyasını aşmıştır.
Bu yeni dünya görüşünde yalnız kalmıştır, bu yüzden mektubun gittiği diğer insanları bulur. Oysa onlar mektubun anlamlarından haberdar değildir. Bunun üzerine evlenmeye karar verir, yani bir ölçüde mektubu anlamayanlara dönüşmek ister, normal olmak, hiçbir şeyin farkında olmamak ister. Ama bu da gerçekleşmez.
"Kötülüğü, fakirliği, gizli mezhebi ve yalnızlığı bilmedikleri için başlarına geleceklerden habersiz oldukları için, içlerinden geldiği gibi davranıyorlardı. Onları kıskanıyordum."
Artık bilgiyle, aydınlanmayla kirlenmiştir. Geri dönüşü yoktur. "Onlar" gibi olamayan karakterimiz, Ubor Metenga mektupları atmaya başlar. Korkuyu bekleyenden, korkuyu bekletene evrilir.
Joon-ho Bong'un çektiği Snowpiercer filminde sistem bir tren metaforuyla anlatılır; bu trende bir öndeki vagonlarda lüks içinde yaşayanlar, bir de arka vagonlarda fakirlikten kırılan garibanlar vardır. Adalet arayışı film boyunca sürer, lakin gerçekleşmez. Filmdeki önerme, önce trenden çıkılmasıdır. Yani trenin, sistemin içinde adalet hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Oğuz Atay ise, bu metafor üzerinden konuşacak olursak, trenin ön vagonlarına ulaşanların, ön vagonlarda kalıcı olacağını söyler bize. Sistemin döngüsü budur. Sistemin çıkmazı budur. Oğuz Atay her şeyiyle, bütün duraklarıyla kapkaranlık bir hikâye anlatır.