‘‘Sultanları deviren, kahramanları, zavallıları ve korkakları doğuran zamandır. Dünya, bir adım önde yürümek isteyenlerin başının gözünün sadakasıdır. Hayal kurmak da ibadettir. İbadetten sual olunmaz.’’
Semih Öztürk, Kırık Rahvan'da birbirine teyellenen öyküler anlatıyor. Kahramanları öyküden öyküye gezdikleri gibi, bazen İstanbul'un karlı bir gecesinde, bazen bal karıncalarının yarıştırıldığı bir hamamın en izbe köşesinde, kuş uçmaz kervan geçmez bucaklarda da dolaşıyorlar. Ama hiç aceleleri yok, üç günlük dünyanın iki gününü oyalanarak geçiriyorlar! Okuru da bu büyülü dünyanın içine çabucak çekiyorlar...
1989’da Giresun’da doğdu. Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü mezunu. İlk kitabı Önce Dağlar Kar Tutacak, 2018 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görüldü ve aynı yıl Varlık Yayınları tarafından yayımlandı. Kedisi Palto ile İstanbul’da yaşıyor ve özel bir reklam ajansında metin yazarlığı yapıyor.
Gerçekle rüyanın sınırında dolaşıp masala dönüşen öyküler… Birbirinden bağımsız görünseler de aralarında sezdikçe derinleşen büyülü bir bağ var. Semih Öztürk dili öyle akışkan kuruyor ki, bir süre sonra ne anlatıldığından çok o masalsı akışın kendisine kapılıyorsunuz. Okurken kendimi bir hayal evrenine bıraktım; ne zaman başladım, ne zaman bitti fark etmedim. Özellikle atmosfer kurmadaki gücü ve dil işçiligi kitabı öne çıkarıyor. Benim için etkileyici bir okuma oldu.
Semih Öztürk’ün Telaş Bandosu’nu okuduğumda, dilinin ritmiyle dikkatimi çekmişti; ama Kırık Rahvan’da bu ritim olgunlaşıp derinleşmiş. Yazarın dili artık hem şiirsel hem sade; sözcüklerin içinden bir iç ses, bir yankı geçiyor. Cümlelerin temposu, bir müzikalite taşıyor — bazen içe dönük bir ezgi, bazen dış dünyaya açılan bir yürüyüş gibi.
Hikâyeler arasında kurduğu bağlar, tematik bütünlük ve semboller — özellikle “yol”, “kırık”, “sessizlik” gibi imgeler — kitabı sıradan bir öykü toplamının ötesine taşıyor. Bir hikâyedeki duygunun yankısını bir sonrakinde duyuyoruz; bir karakterin sessizliğini, başka bir hikâyede bir manzaranın içinde yeniden buluyoruz. Karakterler sadece öykülerin içinde değil, o öykülerin ortak atmosferinde de yaşıyormuş, birbirlerine görünmez iplerle bağlanmış gibiler.
Zaman zaman geçmişe, geleceğe dönüp birbiriyle kesişen, örtüşen, birbirini tamamlayan hikâyeler anlatma biçimi bana İhsan Oktay Anar’ın anlatı dünyasını anımsattı. Elbette Semih Öztürk’ün üslubu bütünüyle kendine özgü; dili çok daha sade, içe dönük ve duygusal bir ritme sahip. Ancak hikâyeler arasındaki geçişlerin doğallığı, olayların birbirine görünmez bağlarla örülmesi ve zamanın akışının esneyip katmanlaşması, Anar’ın çok katmanlı anlatılarını hatırlatıyor. Bu benzerlik bir etkilenmeden çok, anlatıcılık geleneğine benzer bir duyarlılıkla yaklaşmanın sonucu gibi: Öztürk de tıpkı Anar gibi, okurunu hikâyeler arasında gezdirirken zamanı ve mekânı bükebiliyor — ama bunu kendi sessiz, içsel evreni içinde yapıyor.
Bir anlamda, Anar’ın dış dünyaya bakan labirentini Semih Öztürk insanın iç dünyasına çeviriyor. Anar’ın karakterleri tarihin, mitin ve bilginin içinde yaşarken; Öztürk’ün karakterleri sessizlik, yol ve kırılganlık içinde var oluyor. İkisinde de hikâye anlatıcılığı bir tür varoluş biçimi; fakat yönleri farklı: Anar dışa ve yukarıya bakarken, Öztürk içe ve derine bakıyor.
Semih Öztürk’ün hikâyelerinde hem kırılganlık hem direnç var; bu ikili denge, kitabın duygusal gücünü artırıyor. Kırık Rahvan, yazarın hem dil hem yapı açısından belirgin biçimde geliştiğini gösteren, olgun ve bütünlüklü bir kitap olmuş. Okuyucusu bol olsun.
sondan başladım semih öztürk okumaya. kırık rahvan, yazarın son öykü kitabı. başka bir kitabı okurken biraz bakayım dedim ve bırakamadım elimden. büyüsüne kapıldım heralde ben de.
civan, işmar, canzâde, basri ağa, çelebi, çingen ismet, karanfil ve gece… hepsi birbiri ile bağlantılı birçok karakterle özlediğimiz istanbul’u geziyoruz bolca. karda, karanlıkta. her öyküde başka yerdesiniz, başka mevsimde.
hepsi birbirinden güzel öykülerle dolu bir kitap ama en çok “gece ve karanfil”i sevdim ben. okuru bol olsun.
Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve son olmayacağı kesin.
Istanbul'un karlı sokaklarında geçen birbirine bir ṣekilde bağlı uyku ile uyanıklık arasındaki hikayeleri çok ama çok beğendim. Kesinlikle roman okuyucuları için yazılmıṣ bir kitap, hikayelerin birbiriyle bağlı olması bir roman ya da novella hissi yaratıyor
Özellikle yazarın bu kadar güzel Türk filmi tadında Istanbulu ve o zamandaki insanları tasvir edebilmesi takdirimi kazandı.
Yazardan okuduğum ikinci kitabı idi. İlk kitap beni nasıl etkiledi ise ikinci kitapta aynı şekilde etkiledi. Yazarın İlk kitabını kalabalık bir mekanda okumuştum ve bitirdiğim de bütün sesler susmuş ve sadece kitap karakterleri var gibi hissetmiştim. İkinci kitabı okurken de sadece Üsküdar yaşadım, dolaştım ve bitirdim gibi hissettim. Yazarın kalemine ,kitaplarının kurgusuna, hikayelerinin birbiri ile ilişkili olmasına hayranım. Herkesin yolunun Semih Öztürk ile keşismesini istiyorum.
İlk öykü kitabı "Önce Dağlar Kar Tutacak" ile 2018 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülüne lâyık görülen Semih Öztürk'ün üçüncü öykü kitabı "Kırık Rahvan", geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Yazarın kalemiyle tanışmama vesile olan "Kırık Rahvan", bir öykücünün hayallere göstermesi gereken sevgiyi kanıtlarcasına özenle dokunmuş bir kitap.
"Asıl uğursuzluk insanı insandan ayıranlardadır."
Semih Öztürk, kitaptaki karakterlerden biri olan Karagözcü (Hayalî) Civan'dan el almışcasına, hangi zamanda geçtiği müphem masallardan doğan imgeleri, perdesi gibi kullandığı sayfalara yansıtmış.
"Kırık Rahvan"da, birbirine sızan altı öykü yer alıyor. Bunlar yer yer birbirini tamamlıyor, yer yer bir karakterin geçmişini veya geleceğini aydınlatıyor. Biçimsel ve bağlantısal birkaç farklılıkla romana da çok yakın duran "Kırık Rahvan"ı okurken, "Üsküdar'da Bir Kış Vakti" diyebileceğim kadar "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti" düştü aklıma. Sevgi Soysal'ın harika eserindeki yapıyı hissettirmesi hoşuma gitti.
İnsanı, hayatı ve kaderi öykülerine serpiştiren Öztürk, Gece, Karanfil, İşmar ve Hamamcı Basri gibi unutulması zor karakterler oluşturuyor. Gerek Öztürk'ün anlatış biçimi, gerekse Karanfil'in babasına masalları, öykülere, "Binbir Gece Masalları"ndan çıkmış gibi bir hava katıyor. Yazarın ve karakterlerin düşleri okuyucuyu da bir başka hayal âlemine farketmeden çekiveriyor.
"Aklını ruhunla eş tut, sakın ola birbirinden ayırma. Biri yolda kalsa öbürü imdadına yetişir mutlaka."
Tarihimizden gelen ögeler ve zengin dil mirasımızı kullanma yönünden en başarılı yazarlarımızdan biri olan İhsan Oktay Anar'ın anlatımındaki masalsı damardan akan nektarın tadı, olay örgüsü ve kelime seçimi yönünden daha erişilebilir bir tutum benimsediğini düşündüğüm Öztürk'te de hissediliyor.
Yazarın okuduğum son kitabı olmayacağına emin olduğum, kökenini kültürümüz ve hayallerden alan, üslubuyla, edebiyatımızın usta isimlerine saygısını ortaya koyan, zekice oluşturulmuş bu zarif ve etkileyici öykü kitabını tüm öyküseverlere öneririm.
Diğer alıntılarım:
‘’Yeryüzünde bunca kötülük varken, üstelik her biri insan eliyle gerçekleştirilirken dizini kırıp oturamazdı. Elbet kırılacak başka şeyler bulunur, değişmesi gerekenler değişirdi. En azından bu uğurda mücadele verilirdi.’’
"Böyle zamanlarda kendini çekip çevirmek konusunda mahir olan herkesin en iyi bildiği şey, üç günlük dünyanın iki gününün oyalamakla geçtiği idi. Geriye kalan bir gün yaşamaya, sevilmeye ve şair duyguların tesadüfüne bile yetmezdi. Mevsimler gelip geçerken değişen her şey günün sonunda hükmünü yitirir, geriye yalnızca gölgesini bırakırdı."
"Keder nereden gelirse gelsin dayanmak için hatırlamak gerektiğini babasından öğrenmişti. Şayet sabrın sonunda selamet olacaksa iyiyi ve güzeli yeniden hatırlatmak, içindeki dehlizlerden yeniden ve yeniden yaşatmak gerekirdi. Yazılı olmasa da kural buydu. İnsan olmanın eksikliği de fazlalığı da sabırla yoğurulmalıydı."
"Sultanları deviren, kahramanları, zavallıları ve korkakları doğuran zamandır. Dünya, bir adım önde yürümek isteyenlerin başının gözünün sadakasıdır. Hayal kurmak da ibadettir. İbadetten sual olunmaz."
Semih Öztürk’ün okuduğum ilk kitabı Kırık Rahvan.Okurken bir öykü kitabı okuduğumu sık sık unuttum. Metinler birbirinden bağımsız öyküler gibi görünse de aralarında kurulan bağlar, kitabı zihnimde tek parça bir romana dönüştürdü. Bu geçişler öyle doğal ki, bir hikâyeden diğerine geçerken kopmak yerine daha da derine, detaya çekiliyorsunuz. En çok etkilendiğim şeylerden biri İstanbul’un ve Üsküdar'ın tasviriydi. Belki gurbette olduğum içindir. Şehir, sadece bir arka plan değil; neredeyse yaşayarak hikayeye eşlik ediyordu. Sokaklar, anlar ve detaylar, kullanılan dil o kadar sahici ki, okurken zihnimde çok net bir İstanbul kuruldu.Bir de metinlerin içindeki deneme tadı… Yazarın düşünceyle hikâyeyi iç içe geçirme biçimi çok dengeli. Ne anlatıdan koparıyor ne de düşünceyi yüzeyde bırakıyor. Bu geçişleri okumak ayrı bir keyifti. Dilin sadeliği ve ritmi, anlatılanların ağırlığını daha da görünür kılıyor. Gösterişsiz ama etkili bir anlatım var; tam da bu yüzden hikâyeler uzun süre zihinde kalıyor. Karekterler bir öyküye göre son derece derinlikle kurgulanmış. Kırık Rahvan, sadece iyi yazılmış öykülerden oluşan bir kitap değil; aynı zamanda bütünlüklü bir okuma deneyimi sunuyor. Bende bıraktığı his, bir kitabı bitirmekten çok bir yolculuktan çıkmak gibiydi. Yazarın diğer kitaplarını merakla okuyacağım.
Uzun zamandır böyle “maneviyatı” yüksek bir metin okumamıştım. Hiç sevmem bunu da sevemedim. İyiler ve kötüler siyah beyaz gibi ayrık, ikinci öyküdeki çingene bireyin konuşması yer yer düzeliyor tuhaf geldi unutulmuş sanırım. Öykülerin birbiriyle bağlantılı olmasını sevdim sadece, başlamış bulunduğum için bitirdim.
This entire review has been hidden because of spoilers.